Toplum biyolojik anlamda canlı bir organizma olmasa da sosyolojik anlamda bir organizma gibi çalışır. Toplumda bir değişim ortaya çıkıyorsa veya bir değişim hedefleniyorsa, genellikle bunun arkasında değişen değerler, inançlar, fikirler ve davranış kalıplarını kapsayan süreçler vardır.
Örneğin 1776 yılında kuvvetler ayrılığına ve fikir özgürlüğüne dayalı ABD’yi kuran kurucu babalar, Avrupa’daki Aydınlanma düşüncelerinden etkilenmişti. Lenin, 1917’de Rusya’da iktidarı ele geçirip komünist bir sistemi kurmadan önce Marksist olmuştu. Margaret Thatcher ve Ronald Reagan piyasaları serbest bırakmadan önce ise entelektüeller neoliberalizmi ortaya koymuştu. Max Weber, Almanya’da kapitalizmin gelişimini Protestan ahlakına bağlar; Osmanlı’da sanayi devriminin gerçekleşmemesini ise tarihçiler ve sosyologlar toprak düzenine ve zihniyetin değişmemesine bağlarlar.
Yani toplumda bir değişim ve dönüşüm olacaksa veya böyle bir değişim hedefleniyorsa, bu değişim ve dönüşümün üzerine oturacağı bir sosyolojik zemine ihtiyaç vardır. Değişim ve dönüşüm böyle bir zemine oturmadan, yukarıdan aşağıya dayatma yoluyla gerçekleşirse, başarısız olma ihtimali başarılı olmasından çok daha yüksektir. Nitekim toplumsal zemini oluşmadan Batı’ya öykünerek ülkelerini modernleştirmek isteyen elitler ve liderler genellikle başarılı olamamışlardır. Rusya’da Batı’ya öykünerek modernleşme hamlesi başlatan Büyük Petro’nun başarısızlığı da bunun bir örneğidir. Bu durum, yer yer Türkiye’nin modernleşme tarihi için de geçerlidir.
Türkiye’nin en büyük başarısızlıklarından biri, Cumhuriyet ile birlikte millî devleti kurduktan sonra Arap, Boşnak, Arnavut ve Gürcülerden oluşan farklı etnik grupları başarılı bir şekilde yeni millî devlete entegre ya da asimile etmeyi başarırken, Kürtlerin tümünün entegrasyonu konusunda aynı başarıyı gösterememiş olmasıdır. Alevi meselesi ise Selçuklu ve Osmanlılardan itibaren ortodoks ve heterodoks İslam ayrımı ya da merkez-çevre gerilimine dayalı olarak sürekli var olagelmiş bir mesele olarak kalmıştır. Oğuz İsyanı, Babailer İsyanı, Şeyh Bedrettin İsyanı ve Şah İsmail ile yapılan savaşlar, bu meselenin patlak verdiği tarihî çatışma ortamları olarak değerlendirilmiştir.
Türkiye, Kürt meselesinde son bir buçuk yıldır Sayın Devlet Bahçeli’nin başlattığı ve hükümetin de desteklediği bir “kardeşlik” projesi ile yeni bir süreç yürütmektedir. Şimdiye kadar bu süreç, en azından dış konjonktür açısından başarılı görünmektedir. Gelinen noktada sorulması gereken soru şudur: Türkiye, toplum olarak bu meselenin çözümü için hazır mıdır? Ya da Cumhuriyet ile kurulan millî devlet, tüm etnik ve mezhepsel unsurları entegre etme aşamasına gelmiş midir?
Türk toplumunun Kürt sorununun ya da Alevilik meselesinin çözümüne hazır olup olmadığını farklı kamuoyu araştırmalarıyla ölçüp analiz ederek bir sonuca varmak mümkün olabilir. Ancak Türkiye’nin farklı bölgelerinde Sünni ve Alevi Türkler ile Sünni Kürtlerin bir arada yaşadığı ilçe ve bölgeler de bulunmaktadır. Bu ilçe ve bölgelere bakarak bir sonuç çıkarmak da mümkün olabilir.
Başlıkta ismi geçen Erzurum’un Şenkaya ilçesi, bu anlamda ampirik bir örnek sunabilecek demografik bir senteze ve zenginliğe sahiptir. Şenkaya ilçesinin yapısını anlamak, Kürt ve Alevi meselesini temelden daha iyi kavramak açısından da iyi bir örnek teşkil edebilir.
Şenkaya, Erzurum’un doğusunda, Kars ve Ardahan sınırında yer alan ve 75 köyden oluşan bir ilçedir. Nüfus açısından incelendiğinde Şenkaya’nın yaklaşık 22 bin civarında nüfusu bulunmaktadır. Bu nüfusun yaklaşık üçte biri Sünni Kürtlerden, üçte biri Sünni Türklerden ve üçte biri de Alevi Türklerden oluşmaktadır. Gürcü ve Çerkes gibi farklı etnik gruplar da bulunmakla birlikte, baskın unsur belirtilen gruplardır.
Eskiden itibaren Kürtler ile Türkler arasında ilçede kayda değer bir sorun yaşanmadığı ifade edilmektedir. PKK terörünün en yoğun olduğu dönemlerde dahi ilçede Kürt-Türk ayrımı yaşanmadığı gibi, iki etnik grup arasında çok sayıda evlilik de gerçekleşmiştir. Aleviler ile Sünniler arasında kayda değer bir problem yaşanmamakla birlikte, iki mezhep mensubu arasındaki evlilik oranları oldukça düşüktür.
1970’li yıllara kadar ilçede ve büyük köylerde hem okullaşma oranlarının düşük olması hem de ilkokuldan sonra ortaokul ve liseye devam edenlerin sayısının azlığı nedeniyle Alevi ve Sünni köyleri arasındaki irtibat da minimum düzeydeydi. Ancak 1970’li yıllardan itibaren ortaokul ve liseye giden öğrenci sayısının artması ve köyleri ilçe merkezine ve Aksar (eski adı Kosor) gibi merkezi yerleşimlere bağlayan minibüs, traktör gibi ulaşım araçlarının yaygınlaşmasıyla birlikte Aleviler, Sünniler, Türkler ve Kürtler arasındaki sosyal etkileşim artmaya başladı. Son elli yılda bu gruplar arasındaki ilişkiler geliştikçe dostluklar, arkadaşlıklar ve evlilikler de çoğaldı. Gelinen noktada Şenkaya ilçesi ve köyleri, tüm etnik ve mezhepsel grupların bir arada sorunsuz yaşadığı bir model oluşturabilecek konuma ulaşmıştır. PKK’nin yükselişte olduğu yıllarda ya da Türkiye genelinde mezhepsel gerilimlerin arttığı dönemlerde dahi Şenkaya bölgesinde kayda değer bir toplumsal gerilim ve çatışma yaşanmamıştır.
Şenkaya, bu özelliğiyle Türkiye’nin temel meseleleri olan Kürt ve Alevilik sorunları açısından bir model olabilir ve sorunsuz birlikte yaşamanın mümkün olduğunun somut bir göstergesidir. Şenkaya’da etnik ve mezhepsel gruplar arasında 1970’lerde başlayan sosyalleşme süreci, Türkiye genelinde de 1980’lerden itibaren hız kazanmıştır. Farklı etnik ve mezhepsel grupların özellikle 1980’lerden sonra taşradan büyükşehirlere göç ederek farklı kesimlerle karşılaşmaları, Türkiye’yi bir entegrasyon krizine sürüklemiştir. PKK terörü dışında, özellikle 1990’lı yıllarda farklı toplumsal gruplar arasında çeşitli gerginlikler ve çatışmalar yaşanmıştır.
Şenkaya’nın farklı toplumsal grupların genel topluma ve devlete entegre olabileceğini göstermesi gibi, bu modelin mümkün olabileceğini sosyolojik araştırmalar da teyit etmektedir.
Bunlardan biri, sosyolog Robert Ezra Park’ın yaptığı araştırmalardır.
Amerika’da sosyoloji biliminde Chicago Okulu’nun kurucu isimlerinden biri olan Park’ın, 20. yüzyılın başında Chicago’da göçmen topluluklar üzerine yaptığı çalışmalardan çıkardığı sonuçlar, günümüz Türkiye’sinde ve Şenkaya modelinde olduğu gibi, var olan etnik ve mezhepsel meselelerin anlaşılması ve çözümlenmesinde hâlâ yol gösterici olabilir. Park’ın çalışmalarının merkezinde, Amerika’ya gelen farklı etnik ve dinî grupların Amerikan toplumuna nasıl entegre olduğu sorusu yer alır. Bu süreci doğrusal fakat çatışma içeren bir toplumsal ilişki döngüsü olarak açıklar. Bu döngü “Race Relations Cycle” (Irk / Grup İlişkileri Döngüsü) olarak adlandırılır.
Robert E. Park’ın entegrasyon modeli dört aşamalı bir süreçten oluşur. Farklı etnik ve dinî gruplardan insanlar bir araya geldiklerinde, ilk aşamada rekabet (competition) ortaya çıkar. Göçmen gruplar, geldikleri şehirlerde iş, konut, kamusal alan ve ekonomik kaynaklar için diğer gruplarla rekabet ederler. Bu aşamada ilişkiler kişisel değil, daha çok ekonomik ve yapısaldır. Gruplar henüz birbirini tanımaz; yalnızca alan paylaşımı söz konusudur. Chicago’da İtalyanlar, İrlandalılar, Yahudiler ve Afro-Amerikalılar arasındaki mahalle ve iş rekabeti Park’ın temel gözlemleri arasındadır.
Rekabetin bir sonucu olarak ikinci aşamada çatışma (confrontation) ortaya çıkar. Bu çatışmalar zamanla etnik gerilimlere, ayrımcılığa, önyargılara ve kimi zaman şiddete dönüşebilir. Çatışma sürecinde “biz ve onlar” algısı güçlenir; kültürel ve dinî farklar daha görünür hâle gelir. Nihayetinde siyasi hareketler, protestolar ve hatta silahlı çatışmalar dahi ortaya çıkabilir. Park’a göre çatışma kaçınılmazdır; ancak aynı zamanda toplumsal değişimin de itici gücüdür.
Çatışmanın ardından üçüncü aşama olan uyum ve iş birliği (cooperation) süreci başlar. Farklı gruplar zamanla birlikte yaşamanın ve çalışmanın kaçınılmaz olduğunu fark eder. Ortak çıkarlar etrafında iş birliği gelişir. Kurallar oluşur, kurumsal ilişkiler başlar ve gündelik hayatta yan yana yaşama pratiği yerleşir. Bu aşamada entegrasyon henüz tamamlanmamıştır, ancak çatışma kontrol altına alınmıştır.
Dördüncü ve son aşama ise entegrasyon (integration) ve asimilasyon sürecidir. Bu aşamada göçmen gruplar toplumun kalıcı ve meşru bir parçası hâline gelir. Eğitim, siyaset ve ekonomi gibi alanlarda temsil artar. Kültürel farklar tamamen ortadan kalkmaz; ancak çatışma nedeni olmaktan çıkar. Park, entegrasyon ile asimilasyonu aynı şey olarak görmez. Kültürel farklılıklar devam edebilir, fakat ortak bir toplumsal aidiyet gelişir. Bu süreç genellikle nesiller arasıdır; entegrasyon çoğunlukla ikinci ya da üçüncü kuşakta gerçekleşir.
Park’ın araştırmalarının temel sonucu şudur: Entegrasyon hızlı ve sorunsuz bir süreç değildir. Çatışma bir başarısızlık değil, doğal bir aşamadır. Devlet politikaları kadar şehir yaşamı, ekonomi ve gündelik etkileşimler de bu süreci belirler.
Kısaca Park şunu söyler:
“Toplumsal uyum, çatışmanın yokluğu değil; çatışmadan sonra kurulan dengedir.”
Park’ın 1913 yılında Chicago için tespit ettiği bulgular ile 1980’lerden sonra şehirleşmenin artmasıyla Türkiye’de yaşananlar arasındaki benzerlik, oldukça dikkat çekici bir gerçeği ortaya koymaktadır.
Şenkaya modeli ve Park’ın bulguları, farklı toplumsal kesimlerin özellikle aynı mekânlarda bir araya gelmesiyle toplumsal entegrasyon sürecinin başladığını göstermektedir. Ancak entegrasyona giden yol, Park’ın da belirttiği ve Türkiye’nin deneyimlediği gibi sancılı bir süreçtir ve bazen birkaç nesil sürebilmektedir.
Gelinen noktada Şenkaya modeli Türkiye geneline uyarlandığında, farklı kesimlerin bir arada sorunsuz yaşamasının mümkün olduğunu; ancak bu noktaya giden yolun sancılı bir süreç olduğunu göstermektedir. Buna rağmen mevcut aşama itibarıyla Türkiye’nin bu sancılı süreci büyük ölçüde geride bıraktığı ve entegrasyon sürecine girdiği söylenebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish