Türkiye ile Mısır arasında son dönemde ivme kazanan diplomatik ilişkiler süreci oldukça dikkate değerdir. Ankara-Kahire hattındaki gelişmeler yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik bir yumuşama değil; Doğu Akdeniz, Kuzey Afrika ve Orta Doğu’daki güç dengelerinin yeniden kurulmasına dair açık bir reel politik tercihtir. Mısır Cumhurbaşkanı Sisi’nin “ortak tarihimizden gurur duyuyoruz” vurgusu, sembolik bir nezaketten ziyade, iki devletin çıkarlarının yeniden kesiştiği bir tarihsel hafızaya yapılan bilinçli bir göndermedir.
Son 16 ayda gerçekleştirilen 50’den fazla karşılıklı ziyaret ve tesis edilen stratejik işbirliği mekanizmaları, Ankara–Kahire hattının artık geçici bir normalleşme değil, kurumsallaşmaya yönelen bir eksen olduğunu göstermektedir. Kahire’deki İttihad (Birlik) Sarayı’nın adı dahi, bölgenin en temel meselesine işaret eder: parçalanmaya karşı birlik. Sudan, Somali, Libya ve Filistin gibi kırılgan coğrafyalarda yaşananlar, bölge ülkelerinin en büyük zaafının iç bölünmeler, en büyük tehdidinin ise bu bölünmeleri derinleştiren dış müdahaleler olduğunu bir kez daha ortaya koymaktadır.
Sisi’nin Sudan, Somali ve Libya konusunda verdiği “toprak bütünlüğü” mesajları ile Filistin ve Kudüs’e dair açıklamaları, Mısır’ın 20. Yüzyılın ikinci yarısında oluşan statükoyu koruma anlayışı yanında devlet merkezli güvenlik anlayışını yansıtmaktadır. Bu tutum, Türkiye’nin son yıllarda savunduğu bölgesel sahiplenme ve dış müdahalelere karşı denge siyaseti ile giderek daha fazla örtüşmektedir.
Ekonomik göstergeler de bu yakınlaşmanın maddi zeminini teyit etmektedir. Türkiye–Mısır ticaret hacminin 9 milyar dolara ulaşması ve Türkiye’nin Mısır’ın dış ticaretinde beşinci sıraya yükselmesi, karşılıklı ekonomik ilişkilerin güçlenmekte olduğunu ve derinleştiğini göstermektedir. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın işaret ettiği gibi bu rakamın kısa sürede 15 milyar dolara çıkması, sadece ekonomik değil, stratejik bir eşiğin aşılması anlamına gelecektir.
“Aziz-i Mısır” Hitabıyla Dostluk Mesajı
Cumhurbaşkanı Sisi’nin Cumhurbaşkanı Erdoğan’a hitaben kullandığı “Mısır’ın en aziz misafiri” ifadesi, sıradan bir diplomatik nezaket cümlesi değildir; derin tarihî ve sembolik anlamlar taşır. Zira “Aziz-i Mısır” sıfatı, İslam dünyası ve Mısır siyasal hafızasında doğrudan Hz. Yusuf ile özdeşleşmiş, yalnızca idarî değil, ahlâkî ve koruyucu bir otoriteyi temsil eden müstesna bir unvandır. Bu sıfat, Mısır’da devlet kudretinin ve meşruiyetinin en yüksek sembollerinden biri olarak kabul edilmiştir.
Nitekim Osmanlı Devleti döneminde dahi bu unvanın ne denli kapsayıcı ve güçlü olduğu bilinmektedir. 1867 yılında Hıdiv unvanını alan ve hukuken Osmanlı Devleti’ne bağlı Mısır Valisi olan İsmail Paşa, esasen “Aziz-i Mısır” sıfatını talep etmiş; ancak Sultan Abdülaziz, Sadrazam Keçecizade Fuat Paşa’nın da teklifiyle, bu unvanın tarihî ve siyasî bakımdan fazlasıyla geniş ve iddialı olduğu gerekçesiyle bu isteği uygun görmemiştir. Bunun yerine yine “vali” anlamını muhafaza eden, fakat daha sınırlı bir egemenlik alanını ifade eden Hıdivlik unvanı ihsan edilmiştir. Bu tercih, Osmanlı devlet aklının sembollere verdiği önemi açıkça göstermektedir.
Bu tarihî arka plan dikkate alındığında, bugün Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Kahire’de “Mısır’ın en Aziz Misafiri” diye karşılanması, yalnızca bir protokol cümlesi değil; Mısır Devleti’nin Erdoğan şahsında Türkiye’ye atfettiği siyasî ağırlığın ve stratejik değerin açık bir ilanıdır. Bu hitap, eşitler arası bir ilişkiyi, karşılıklı saygıyı ve tarihsel sürekliliği ima eden güçlü bir devlet dilidir.
Bu sembolik vurguyu tamamlayan bir diğer önemli ifade ise Sisi’nin, “ortak tarihimizden gurur duyuyoruz” sözleridir. Bu cümle, Osmanlı mirasını bilinçli biçimde reddeden Arap Baharı sonrası söylemlerin ötesine geçen, tarihsel gerçeklikle barışık ve reel politik bir yaklaşımı yansıtmaktadır. Mısır’ın bu ifadeyle Osmanlı dönemini bir “kopuş” değil, ortak devlet tecrübesi olarak hatırlatması, Türkiye ile ilişkilerin ideolojik değil, tarihsel derinlik ve stratejik çıkar temelinde yeniden kurulduğunu göstermektedir.
Kahire’de Erdoğan’a gösterilen yüksek düzeyli protokol ve Sisi’nin konuşma esnasında sergilediği dikkatli ve saygılı duruş, diplomatik jestlerin ötesinde, bölgesel aktörler arasında yeniden tesis edilen güç dengesinin sembolü olarak okunmalıdır. Mısır’ın tarih boyunca ordu merkezli bir devlet geleneğine sahip olduğu unutulmamalıdır. Amr bin Âs’tan Selahaddin Eyyubi’ye, Tolunoğulları’ndan Memlükler’e ve Osmanlı dönemine uzanan bu askerî-siyasi miras, Kavalalı Mehmet Ali Paşa ile modern bir devlet ve sanayi projesine dönüşmüştür. Bugünkü Mısır ordusunun siyaset, ekonomi ve sanayi üzerindeki belirleyici rolü, bu uzun tarihsel sürekliliğin ürünüdür.
Arap Baharı sürecinde karşıt kamplarda yer alan iki ülkenin, 12 yıl sonra ilişkilerini yeniden güçlendirmesi, ideolojik değil ulusal çıkar temelli bir zorunluluğun sonucudur. Türkiye ve Mısır’ın Libya, Sudan ve Somali gibi alanlarda uzun süre zıt politikalar izlemesi; Doğu Akdeniz’de ise birbirlerini dışlayan denklemlere razı olması sürdürülebilir değildi. Bu durum, özellikle Türkiye açısından Mavi Vatan bağlamında ciddi riskler doğuruyordu. Mısır’ın dışlandığı ya da Türkiye karşıtı bloklara eklemlendiği her senaryo, Doğu Akdeniz’de Türkiye’nin deniz yetki alanlarını daraltan bir sonuç üretmekteydi.
Bugün gelinen noktada, Doğu Akdeniz gaz denklemi bu yakınlaşmanın en somut reel politik boyutunu oluşturmaktadır. Avrupa’nın Rus gazına bağımlılığının azalmasıyla birlikte, Doğu Akdeniz kaynakları stratejik bir alternatif hâline gelmiştir. Mısır’ın münhasır ekonomik bölgesinden çıkarılacak gazın, Türkiye üzerinden Yumurtalık hattına bağlanması ihtimali, Ankara–Kahire iş birliğini jeoekonomik açıdan vazgeçilmez kılmaktadır.
Gazze meselesi ise bu ilişkinin en hassas ve stratejik boyutudur. Refah Sınır Kapısı nedeniyle Gazze’ye açılan tek kara kapısına sahip olan Mısır, Filistin denkleminde kilit aktördür. Gazze’nin yeniden inşası ve insani yardım koridorlarının işlerliği, Türkiye ile Mısır arasında eşgüdüm olmaksızın mümkün değildir.
Riyad–Kahire–Ankara Hattında Dostluk Havası
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Suudi Arabistan ve Mısır ziyaretleri, Türkiye’nin dış politikasında öne çıkan “bölgesel dostluk ve denge kurma” yaklaşımını yansıtmaktadır. Türkiye, Orta Doğu’da oluşabilecek güç boşluklarının dış aktörler tarafından doldurulmasını engelleyerek, bölge ülkelerinin kendi inisiyatifleriyle denge oluşturmasını hedeflemektedir.
Riyad ve Kahire ile geliştirilen ilişkiler; savunma sanayii, enerji, yatırım ve bölgesel istikrar alanlarında somut iş birliklerine dönüşmüştür. Özellikle Gazze konusunda Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’ın eşgüdüm içinde hareket etmesi, Filistin meselesinde nadir görülen bir ortak tutum oluşturmakta ve İsrail üzerinde sınırlı da olsa diplomatik baskı yaratmaktadır.
Bununla birlikte bu yakınlaşma, hassas bir denge siyaseti anlamına gelmektedir. Savunma sanayii ve enerji alanındaki ortaklıklar Türkiye’ye güç kazandırırken, Batı ile ilişkiler ve küresel rekabet açısından dikkatli yönetilmesi gereken kırılganlıklar da doğurmaktadır. İran–ABD geriliminde Türkiye’nin arabulucu rolü önemli bir avantaj sağlasada başarısızlık durumunda ciddi maliyetler barındırmaktadır.
Suriye meselesi ise bu politikanın en zor sınavıdır; sahadaki çok aktörlü yapı ve güvenlik tehditleri, kalıcı istikrarı zorlaştırmaktadır.
Sonuç olarak Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır’la ilişkiler üzerinden bölgesel denge kurucu bir aktör olmayı hedeflemekte; bu rol hem fırsatlar hem de riskler içermektedir. Ankara’nın son hamleleri, Orta Doğu’da “masada kalma” iradesini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Mısır Devlet Başkanı tarafından “Mısır’ın en Aziz Misafiri” hitabı ile dört asırlık ortak tarihe yapılan vurgu, Ankara–Kahire yakınlaşmasının yalnız bugüne değil, derin bir tarih hafızasına ve karşılıklı meşruiyet algısına dayandığını ortaya koymaktadır. Riyad’da da aynı şekilde karşılanan Erdoğan Ürdün Kralı’nı kabulünde muhatabının sergilediği samimi işbirliği mesajları ile birlikte değerlendirilmelidir. Bu durum, Türkiye’nin bölgesel güç kimliğinin ve Doğu Akdeniz’deki stratejik konumunun, yalnız askerî ve ekonomik değil, sembolik ve tarihsel düzlemde de kabul gördüğünün güçlü bir göstergesidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish