Sivil anayasa meselesine jeopolitik bir perspektiften baktığımızda gayet bariz şekilde şu gerçeğin farkına varmamız gerekiyor; Türkiye’nin “Orta Koridor” stratejisi, Avrasya entegrasyonundaki kritik rolü, Afrika ve Ortadoğu’da her geçen gün artan askeri ve diplomatik varlığı, ancak iç hukuk düzeninin küresel standartlarda bir öngörülebilirlik sunmasıyla taçlandırılabilir.
Yabancı yatırımların ülkeye çekilmesi, ekonomik güvenliğin tahkim edilmesi ve uluslararası arenada “hukukun üstünlüğüne dayalı sivil bir güç” imajının pekiştirilmesi, yeni anayasanın getireceği sistemik rahatlamaya doğrudan bağlı. Devletin bekası ile milletin refahı arasındaki o hassas denge, bürokratik oligarşinin ceza hukuku mantığıyla değil, sivil toplumun dinamizmini temel alan bir metinle kurulabilir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Tabii, parlamentodaki mevcut sandalye dağılımı ve partiler arasındaki ideolojik uçurumlar düşünüldüğünde, bu sürecin somut bir neticeye ulaşıp ulaşamayacağı sorusu haklı olarak akıllara geliyor. Lakin stratejik akıl, imkansız gibi görünen denklemlerden yeni formüller üretebilme becerisidir. Meclis’teki aritmetik, şu an hiçbir bloğa tek başına anayasa yapma ya da bunu referanduma götürme gücü vermiyor.
Dolayısıyla, yeni anayasa sürecini kaçınılmaz olarak bir müzakere, uzlaşı ve denge üzerine inşa etmek gerekiyor. İktidar, bu süreçte kendi kırmızı çizgilerini korurken, sistemin işleyişini rahatlatacak ve muhalefetin de kolay kolay “hayır” diyemeyeceği demokratik kazanımları içeren paketlerle kapıyı çalmak durumunda. Bu da günlük kısır polemiklerin ötesine geçerek, Türkiye’nin entelektüel sermayesini ve siyasi elitini devletin geleceği üzerine derinlemesine düşünmeye zorlayan yapıcı bir işlev görüyor.
Aslında, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın sivil anayasa çıkışını, geçici bir iç politika malzemesi olarak görmemek gerekiyor. Bu hamle, Türkiye Cumhuriyeti’nin ikinci yüzyılına adım attığı bu kritik dönemde, devletin kurumsal yapısını Soğuk Savaş’ın tortularından arındırma ve çok kutuplu dünyada tam bağımsız, jeopolitik olarak özerk bir aktör olma iddiasının hukuki olarak tescillenmesi girişimi.
Öte yandan devlet geleneğimizin ve içinde bulunduğumuz medeniyet coğrafyasının bize yüklediği sorumluluk, toplumu devlet için değil, devleti toplumun refahı, güvenliği ve küresel iddiası için yeniden organize etmeyi gerektiriyor. Sivil anayasa, işte bu organizasyonun manifestosu olmalı.
Önümüzdeki süreç, Türk siyasetinin bu çağrıya ne kadar olgun, ne kadar milli ve ne kadar jeopolitik bir şuurla yaklaşacağının tarihi bir imtihanı olacak gibi gözüküyor. Yeni anayasa tartışmalarının sunduğu bu tarihi fırsat penceresini, devleti hantallıktan kurtaracak ve bireyin önünü açacak pratik hamlelerle değerlendirmemiz gerekiyor.
Öncelikle, yüksek yargı kurumları arasında son dönemde iyice ayyuka çıkan yetki krizlerini kökten çözecek net bir kurumsal görev tanımı şart. Hangi mahkemenin sözünün nerede biteceği şüpheye yer bırakmayacak şekilde yazılmalı ki sistem tıkanmasın. Cumhurbaşkanlığı Hükümet Sistemi’nin getirdiği o hızlı karar alma refleksini korurken, Meclis’in denetim yetkisini ve yasama kalitesini artıracak, yani yürütme ile yasama arasındaki dengeyi rasyonel bir çizgiye oturtacak esnek mekanizmalar kurulmalı.
Vatandaşın devletle olan ilişkisinde “ceza ve şüphe” odaklı bürokratik dili tamamen terk edip, dijital çağın hızına ayak uyduran, girişimcinin ve sivil toplumun önünü açan, mülkiyet hakkı ile hukuki öngörülebilirliği mutlaklaştıran bir felsefe metne yön vermeli. Velhasılıkelam, toplumsal yapıyı yapay kutuplaşmalardan koruyacak, ideolojik bagajlardan arınmış, sade ve kucaklayıcı bir sivil anayasa anlayışının oturtulması gerekiyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish