Aynı özlemin şarkıları

Selçuk Ramazanoğlu Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Dijital çağ, insanı hiç olmadığı kadar bilgiye yaklaştırırken belki de hiç olmadığı kadar kendisinden uzaklaştırıyor.

Gün boyu önümüzden geçen sayısız görüntü, haber ve ses arasında ruhun tutunabileceği şeyler giderek azalıyor. 

Böyle zamanlarda insan, kurumuş toprağın suya duyduğu özlem gibi, kendisini yeniden kendisine hatırlatacak bir sese ihtiyaç duyuyor.

Bazen bir şarkı çıkıyor karşımıza ve bütün gürültü susuyor.

Son günlerde peş peşe dinlediğim 3 eser bende tam da böyle bir etki bıraktı:

Göksel Baktagir'in "Aşk Masalı", Feyruz'un sesinden "Konna Netlaka" ve Kul Duran'ın "Gül ki güller açılsın…" deyişi.

İlk bakışta birbirinden uzak gibi duran bu üç eser, biraz durup dinleyince aynı duygunun farklı dillerde söylenmiş hâlleri gibi geliyor insana.

Anadolu'dan Levant'a, oradan Mezopotamya'ya uzanan geniş kültür havzasında yüzyıllardır değişmeyen bir şey var:

İnsan, sevdiğini kaybetmekten korkuyor, geçmişi özlüyor ve ulaşamadığı şeyin hasretini çekiyor.

Algoritmaların sonsuz akışı içinde dönüp dolaşıp onların sesine yolculuğa çıkıyorum.


Aşk Masalı – Henüz gitmeden başlayan hasret

İnsanın içinde henüz veda edilmemiş birine karşı erkenden başlayan o sinsi hasret, aslında bir sevme biçimidir… 

Yanı başınızda dururken bile onun bir gün gideceğini, bu güzel günlerin mutlaka biteceğini bilmenin getirdiği o tuhaf keder... 

Batı dünyasının o net, kesin ve bugünü yaşayan rasyonalitesine tamamen yabancıdır bu duygu.

Anadolu'nun, Levant'ın, Mezopotamya'nın insanı sevinci hep bir mahcubiyetle, aşkı ise hep saklı bir endişeyle yaşar. 

Biz birine sımsıkı sarılırken bile, o sarılmanın arkasında bir gün gurbete düşmenin, ayrılmanın o kaçınılmaz gölgesini taşırız.
 


Göksel Baktagir'in "Aşk Masalı" mesela…

İlk kez yıllar önce dinlediğimde kulağıma sadece zarif bir eser gibi gelmişti.

Ama yaş aldıkça insan aynı müziği başka türlü duymaya başlıyor.
 


Dr. Hüseyin Balkancı'nın kelimeleriyle hayat bulan bu eser, klasik Türk musikisini modern bir duyarlılıkla yeniden yorumlayan Baktagir'in kanunundan yükselen tınılarla işlenmiş ince ruhlu bir şarkı. 

Ben Baktagir'in eserlerinde eski İstanbul'un zarafetiyle modern insanın yalnızlığının aynı yerde buluştuğunu hissederim hep.

Albümdeki o rafine Çiğdem Gürdal yorumunun yanında, son zamanlarda genç ses sanatçısı Ezgi Eyüboğlu'nun sesindeki o hafif kırılganlıkla söylediği versiyon da insanın içine sessizce yerleşiyor.

Gitme… Sensiz hayata alışamam ben…
 


Söz son derece sade. Ama tam da bu yüzden etkiliyor insanı belki de. 

Çünkü bizim coğrafyamızın aşk dili böyledir; fazla süslü değildir ama insanın en savunmasız yerine dokunur.

Göksel Baktagir'in bestesindeki duygu da tam burada devleşiyor.
 

Kanun virtüözü Göksel Baktagir / Fotoğraf: AA
Kanun virtüözü Göksel Baktagir / Fotoğraf: AA

 

Şarkı "gitme" derken bir öfke ya da hesaplaşma taşımıyor. Daha çok, insanın içinden sessizce dökülen bir korku bu. 

Sevilen kişiyi kaybetmekten ziyade, onsuz kalınca hayatın tüm anlamını yitireceğini bilmenin ürpertisi.

Gidersen bu hayatın tadı eksilecek, masal yarım kalacak duygusu... 

Bazen insan birini henüz kaybetmeden özlemeye başlar…

Gitme, yokluğuna alışamam ben
Sensiz bu hayata yakışamam ben
Masal yarım kalır bir gün gidersen
Kal, ne olur gitme


Koca bir coğrafyanın hafızası: Feyruz

Feyruz'un ailesinin hikâyesi bu coğrafyanın parçalı hafızasını taşır.

Babasının kökleri Mardin'e uzanır; sesi ise Beyrut'ta büyüyüp bütün Levant'a, oradan da Ortadoğu'nun ortak belleğine karışır. 

O, bu topraklarda sadece bir sanatçı değil, kaybolan zamanın sesidir.

Onun şarkılarında insan bazen bir şehri, bazen çocukluğunu, bazen de geri gelmeyeceğini bildiği bir iklimi arar.
 

Feyruz, asıl adıyla Nouhad Wadie Haddad, Lübnanlı şarkıcı
Feyruz, asıl adıyla Nouhad Wadie Haddad, Lübnanlı şarkıcı / Fotoğraf: Reuters

 

"Konna Netlaka"yı Feyruz'un sesinden dinlerken bende bıraktığı duygu tam da bu oluyor.

Şarkı büyük acılar anlatmıyor, gösterişli cümleler kurmuyor.

Eski bir karşılaşmanın ardından sessizce zihne düşen bir anı gibi akıp gidiyor.

Belki de bu yüzden derinleşiyor... 

Çünkü hayatımızdaki en gerçek özlemler çoğu zaman büyük yıkımlardan değil, geri dönmeyeceğini bildiğimiz o sıradan, huzurlu günlerin yokluğundan doğuyor. 

Farkında olmadan geride bıraktığımız bir zaman dilimi, artık yerinde olmayan bir ev...

Feyruz'un sesi tam da o kaybın üzerinde dolaşıyor.
 


Onu dinlerken insan sadece bir kişiyi değil, bir dönemi uğurladığını fark ediyor.

Benden giden yıllarım
Bana geri dönün
Bana geri dönün
Ne olursunuz geri dönün
Beni çocukluğumun kapısında unutun
Güneşli sokaklarda koşayım

Bu dizelerde anlatılan özlem, Göksel Baktagir'in "Gitme"sindeki o sinsi korkudan çok uzak değil. 

Biri sevdiği insanın gidişine barikat kurmaya çalışırken, diğeri elinden kayıp giden yıllara sesleniyor.

Ama ikisinin de merkezinde aynı kırılganlık var: 

İnsan, elindekinin değerini en çok onu tutamayacağını anladığı o eşikte hissediyor.


Gül ki güller açsın…

Sosyal medya mecralarında son zamanlarda sıkça karşımıza çıkan bir gerçek var:

Bilgi, kontrol edilmeden hızlıca yayıldıkça asıl kaynağından kopuyor ve kolektif hafıza yanlış bir bilgi etrafında şekilleniyor.

Dijital platformlarda ısrarla on yedinci yüzyılın büyük halk ozanı Karacaoğlan'a atfedilen o meşhur dize de bunun en somut örneklerinden biri.

Oysa bu konunun Karacaoğlan ile doğrudan bir ilgisi yok; buradaki bağ, popüler kültürün düştüğü bir hafıza karıştırma hatasından ibaret. 

Bu duru ve derin sözler, Anadolu halk şiirinin en güçlü ama en mütevazı isimlerinden biri olan, Kul Duran mahlasıyla yazan Turan Cabul'a ait.
 

Malatyalı Halk Ozanı Aşık Kul Duran (asıl adıyla Turan Cabul) / Fotoğraf: Pirha
Malatyalı Halk Ozanı Aşık Kul Duran; asıl adıyla Turan Cabul (1949-2020) / Fotoğraf: Pirha

 

1949 yılında Malatya'nın Arguvan ilçesine bağlı Asar köyünde doğan Kul Duran'ın hikâyesi, Anadolu ozanlık geleneğinin o eski ve hiç değişmeyen karakterini taşır.

Yoksulluk nedeniyle ilkokuldan sonra eğitimine devam edemez, genç yaşta İstanbul'a gelerek uzun yıllar mozaik ve merdiven işçiliği yapar.

Fakat beton tozlarının arasında şiir yazmayı, saz çalmayı ve türkü söylemeyi hiç bırakmaz. 

Gösterişten uzak, ekmeğinin peşinde ve derdini en sade cümlelerle anlatacak kadar derin bir ruh...

Anadolu'nun ozanlık damarı zaten gücünü hep bu sessiz ve derinden giden akıştan alır.

Saraylardan, büyük akademilerden ya da şehirli elitlerden uzakta; tarlada, şantiyede, gurbette üretilen bu sözler, insanın içine doğrudan dokunur.

Kul Duran da o geleneğin modern şehir hayatındaki mahcup bir temsilcisidir.

Bugün onun bu deyişini dijital mecraların estetiğiyle yeniden dolaşıma sokan ve genç kuşakların hafızasını tazeleyen ise Anatolian Vibes'ın yaptığı modern dokunuşlar oluyor.

Görünen o ki, arkasında kimin olduğunu tam olarak bilmediğimiz, yapay zeka destekli anonim bir proje bu. 

Algoritmaların ürettiği melodilerdeki o yapay mükemmellik bir şekilde kulağı yakalasa da bir makinenin insan duygularını, o beton tozları arasından süzülen hasreti bu kadar kolay taklit edebilmesi içimde tarif edemediğim bir tekinsizlik yaratıyor.

Dijital dünyanın bu tekinsiz, mekanik kusursuzluğundan uzaklaşıp toprağın ve insanın gerçek kokusunu arayanlar içinse bu eser, hâlâ Cengiz Özkan ve Muharrem Temiz'in o nefes kokan rafine seslerinde en hakiki karşılığını buluyor.

Gül ki güller açsın gül yanağında
Yanım sola dönük yatam sağında
Firdevsin ala da irem bağında
Sana benzemeyen
Gül olmaz olsun gül olmaz olsun

 


Anadolu'dan Levant'a, oradan da Mezopotamya'ya…

Anadolu'dan Levant'a, oradan Mezopotamya'ya uzanan bu geniş kültür havzasında diller değişiyor, şehirler değişiyor, makamlar ve enstrümanlar farklılaşıyor; ama insanın içindeki o kadim özlem hiç değişmiyor. 

Belki de bu yüzden Göksel Baktagir'in kanunundan yükselen tını, Feyruz'un Beyrut'tan taşıdığı hüzün ve Kul Duran'ın o sade dizeleri dönüp dolaşıp aynı görünmez eşikte buluşuyor. 

Çünkü insan, her şeyin hızla tüketildiği bir çağda yeni olanı değil, kendisine o hiç eskimeyen, hakiki cevheri hatırlatan sesi arıyor. 

Ve galiba bu coğrafyanın bütün güzel şarkıları, yüzyıllardır aynı büyük hasreti farklı renklerde fısıldamaya devam ediyor…

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU