Bu konu, bedihi (delil getirmeyecek kadar) açık olan konulardan değildir.
Bununla ilgili biri; "Allah'ın geleceği bilemeyeceğine", diğeri de "bileceğine" dair 2 tür görüş belirtilmiştir.
Allah'ın geleceği bilmeyeceğine dair istidlal ettikleri görüş şöyledir:
Allah'ın bildiği şeyler, hep var olan şeylerdir. 'Madum' (henüz olmayan) şeyleri Allah bilemez.
Bu konuya dair birçok ayette de vurgu yapılmıştır. Nitekim Kuran bir ayetinde müşriklere hitaben şöyle der:
De ki: 'Siz Allah'a, göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi (şeriki mi) haber veriyorsunuz?' (Yunus: 18)
Yani şayet "şerik" diye bir varlık olsaydı, Allah mutlaka onu bilirdi. Öyle bir şey yok (madum) olduğuna göre, yokluğu Allah bilmez ki.
Diğer bir ifadeyle:
Şayet bir şey var olursa ve o var olan şeyi de Allah bilmezse, o takdirde O'na 'cehalet' nispeti verilir. Ve bu da Allah için noksanlık olur. Şayet bir şey yoksa, böyle bir durumda 'yok olanı niçin bilmiyorsun?' diye de Allah sorguya çekilemez.
Örneğin "Allah mutlak kudret sahibidir." Fakat Allah'ın bu kudreti, muhal olan (gerçekleşmesi mümkün olmayan) şeylerle ilgili değildir ve o türden şeyler, Allah'ın kudreti dâhiline girmemektedir. Dolayısıyla bu türden şeylere Allah'ın kudretinin ulaşmaması, Allah için bir naks/noksanlık sayılmaz.
Kudret konusunda "Allah her şeye güç yetirendir" (Bakara: 20) diyoruz. Bu sözü söylerken aslında "Allah, her var edilmesi mümkün olan şeye güç yetirendir" demiş oluyoruz. Gerçekte şu "mümkün" kelimesi ayetten çıkarılmıştır. Ya da örtülü olarak ayetin içerisinde mevcuttur.
"Muhal" (imkânsız) olan şey, aslında var olmayan şeydir. Örneğin "içtima-i zıddeyn/iki zıt şeyin bir araya gelmesi" hususuna Allah'ın gücü yetmez. Yine "kendine bir şerik (ortak) yaratmaya ve kendini katletmeye (intihara) Allah'ın gücü yetmez."
Oysaki insanların, Allah'ın yapamayacağı bazı şeyleri yapmaya kudretleri vardır.
Örneğin insan yiyip içebilir, fakat Allah bunu yapamaz. İnsan evlenebilir, Allah evlenemez. İnsan uyur, ama Allah uyumaz.
Tüm bunlara rağmen, bunların hiçbirisi Allah için bir eksiklik teşkil etmez. Çünkü bunlar zatı itibarıyla Allah için muhal (imkânsız) olan şeylerdir. Allah'ın da muhal olan şeylere gücü yetmez.
Yine Allah'ın "madum" (yokluk hâlinde) olan şeyleri bilmeye de gücü yetmez. İşte buraya kadar söylediklerimiz, konunun (Allah'ın geleceği bilmeyeceğine dair olan hususun) girişi türündendir.
Allah'ın, insanın geleceğini bilme meselesi, vehme dayalı bir meseledir. Buradan Allah'ın -haşa- cahil olduğu sonucuna varılmaz.
"Cahil"; "var olan bir şeyi bilmeyene verilen isimdir."
Allah'ın geleceği bileceğine dair istidlal ettikleri görüş ise şöyledir:
Allah'ın geleceği bileceğine dair Kuran ayetleri ile hadislerde bir kısım delillerimiz mevcuttur.
Bu sözden anlaşılan o ki, İslam âlimleri insanların zihinlerine, hem de çok derinlemesine Allah'ın geleceği bileceğine dair bir düşünceyi işlemişlerdir. Fakat bu düşüncelerinin çok da güçlü bir dayanağı yoktur.
İnsanlar, Allah'ın geleceği bilemeyeceği düşüncesine O'nun -haşa- "cehaleti" gözüyle baktıkları ve Allah için bunu bir "noksanlık" olarak gördükleri için, genelde "Allah'ın geleceği bileceği düşüncesini" kabul etmişlerdir.
Oysaki yukarıda da belirttiğimiz gibi, "Allah'ın 'madum' (yokluk hâli)'ne dair bilgisinin olmaması, O'nun için bir noksanlık sayılmaz."
Ayrıca Kuran'daki tüm ayetler, geleceği Allah'ın bilemeyeceğine delalet etmektedir.
Bununla ilgili birkaç ayeti de örnek olarak aktaracağım.
Birinci ayet:
Hanginizin daha iyi davranacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O'dur. (Mülk: 2)
Yani Allah bizi dünyada yaratmış ve bize de bunu (niçin yarattığını) haber vermiştir. Yaratmadaki hedefinin bizi sınamak olduğunu bildirmiştir.
Allah, bizi niçin yarattığını bildirmeyene kadar bizler, "hayırlı ve şerir insanın kim olduğunu bilmiyorduk."
Bizi dünyada var etmedeki amacı, temiz olanlarımız ile habis olanlarımızı birbirlerinden ayırmak içindir. Bu da şu anlama geliyor:
Allah bizleri bundan önce temyiz edemiyordu. Varlığımıza vücut vermedeki gayesi, bizleri birbirlerimizden temyiz etmekti.
Nitekim Kuran'da bu husus şöyle geçer:
Şeytan'ın onların üzerinde bir egemenliği yoktu. Sadece ahirete inananı, onun hakkında tereddütte olandan ayırt ederek belirlemek istedik. (Mülk: 2)
Görüldüğü üzere, Allah ahirete inanan ile tereddüt edeni birbirinden temyiz etmek için Şeytan'ı bir araç olarak kullandığından bahsediyor.
İkinci ayet:
Sonra 2 topluluktan hangisinin onların (Ashab-ı Kehf'in) bekleme süresini daha iyi hesapladığını bilmek için onları dirilttik. (Kehf: 12)
Burada Kuran yine "Li Na'leme/Bilelim diye" sözünü kullanıyor. Yani önceden o iki topluluğun hangisinin onların bekleme süresini daha iyi hesapladıklarını bilmiyorduk.
Üçüncü ayet:
Şüphesiz, içinizden cihat edenleri ve sabredenleri belirleyinceye kadar sizi imtihan edeceğiz. (Muhammed: 31)
Yine bu ayette de açıkça "bilmemiz/belirlememiz için" diyor.
Yani sizlerin kim olduğunuzu öğrenmek için diyor.
Dördüncü ayet:
Allah içinizden cihat edenleri ve sabredenleri ayırt etmeden cennete gireceğinizi mi sandınız?!. (Âl-i İmrân: 142)
Ayete baktığımızda Allah "bilme/ilim" konusunu kendine nispet veriyor.
Beşinci ayet:
Yoksa Allah, sizden cihat eden… kimseleri bilmeden/belirlemeden kendi hâlinize bırakılacağınızı mı sandınız? (Tevbe: 16)
Yine ayette kendisinin bilmesinden bahsediyor, "Resulünün bilmesi" ya da "sizin bilmeniz" için demiyor.
Altıncı ayet:
De ki: Siz Allah'a, göklerde ve yerde O'nun bilmediği bir şeyi mi haber veriyorsunuz?!. (Yunus: 18)
Ayet açıkça diyor ki Allah, böyle bir şerikin ne göklerde ne de yeryüzünde olduğunu biliyor. Çünkü dedik ki şirk, "madumidir/yokluktur."
Konuyla ilgili bu kadar ayeti nakletmenin yeterli olduğu kanaatindeyiz. Bu ayetlerden de gördük ki Kuran, Allah'ın yok olan bir şeyi bilmediğini teyit ediyor.
Allah, insanın müstakbeline (geleceğine) dair de aynı durumdadır. Yani insanın müstakbelde neler yapacağını da bilmiyor.
Bunu bilmediği içindir ki insanları yaratmıştır ve yarattıktan sonra da onlar içerisinde kimin salih ve kimin şerir olduğunu temyiz etmiş ve etmektedir. Ayetler açık bir şekilde bunları beyan ediyordur.
"Nesih" ile ilgili ayetler de bundan dolayıdır. Yani Allah önce bir hükmü nazil etmiştir. Ama o hükmün geleceğine dair bir bilgisi yoktur.
O hükmün geleceğine dair bilgiyi elde ettikten sonra, onu nehyediyor ve onun yerine başka bir hüküm koyuyor.
Örneğin, Enfal Suresi 65'inci ayette ilk önce şöyle bir hüküm nazil ediyor:
Sizden sabırlı 20 kişi olursa, 200 kişiyi yener ve sizden 200 kişi olursa, küfre sapanlardan 1000 kişiyi yener.
Bu ayetteki hükümden sonra ikinci bir ayet daha gelmiş ve bu ayetteki hükmü nesih (iptal) etmiştir.
İndirilen o ikinci ayette de şöyle geçmiştir:
Şimdi Allah sizin yükünüzü hafifletti ve sizde zaaf olduğunu bildi. Şu hâlde sizden sabreden 100 kişi olursa, 200 kişiyi yener ve sizden 1000 kişi olursa, Allah'ın izni ile 2000 kişiyi yener. (Enfal: 66)
Yani bu ikinci nazil olan ayet şunu diyor:
Şimdi sizden 10 kişi, onlardan (müşriklerden) 20 kişiye karşı koysun. Çünkü önceden müminlerin zayıf olduklarını tecrübe etmemiştik.
Tecrübe edip zayıf olduklarını bildikten sonra, yeni bir hüküm nazil etmiş ve önceki hükmü hafifletmiştir.
Kuran "El'an/şimdi" dediğine göre, demek ki Allah, önceden bunu bilmiyordu ve bilmediği için de ilk önce öyle bir hükmü nazil etti. Zaten öyle olmasaydı, hikmetin hilafına olurdu.
Yüce Allah diğer bir ayette de Hz. Musa'ya hitaben şöyle diyor:
Firavun'a gidin; o gerçekten azdı. Ona yumuşak söz söyleyin; belki öğüt alır veya korkar. (Taha: 43-44)
Söz konusu bu ayette Allahu Teâlâ "laelle/şayet" kelimesini kullanıyor. Çünkü Firavun'un iman edip etmeyeceğini bilmiyordu.
Yani Ey Musa ve Harun. Siz ona hakikati söyleyin; belki dinler ve hidayeti bulur.
Şayet Allah onun hidayet olup olmayacağını bilseydi "laelle/şayet" kelimesini kullanmazdı. Çünkü kesinlikle bilseydi, "şayet" kelimesini kullanmasına gerek kalmazdı.
İşte gördüğünüz gibi kimi İslam âlimleri Allah'ın ilmi üzerine bir vehim uydurmuş ve bunu da insanların zihinlerine kökleştirmişlerdir. Bundan da neler ve ne gibi fitneler çıkardıklarını artık siz varıp düşünün.
Yedinci ayet:
Hani Allah şöyle dedi: Ey Meryem oğlu İsa. Sen mi insanlara 'Allah yerine beni ve annemi 2 ilah edinin' dedin? O, 'Seni her eksiklikten uzak bilirim, hakkım olmayan bir şeyi demek bana yaraşmaz…' (Maide: 116)
Onlara ancak bana emrettiğin şeyi söyledim; Rabbim ve Rabbiniz olan Allah'a ibadet edin… (Maide: 117)
Bu ayet de Allah'ın geleceği ve insanların istikbalini bilemeyeceği hususunu teyit edenlerden birisidir.
Ayet üzerinde şu tahlili de yapmak mümkündür, şöyle ki:
Allah Teâlâ ayette ifade edilen bu soruyu, acaba İsa Mesih'ten sormama özgürlüğüne sahip midir, değil midir? Şayet Allah'ın hür olduğu öne atılırsa, yani denilse ki Allah bu soruyu İsa'dan sorabilir de sormayabilir de; şayet sormaz ise, o zaman bu ayet ve Kuran yalancı çıkmış olur. Çünkü ayet diyor ki sonradan kıyamet günü Allah İsa Mesih'ten şunu soracaktır. Şayet sorar ise, o takdirde de Allah'ın özgür olmadığını ve mecbur olduğunu kabullenmemiz gerekir. Yani Allah'ın bu sözü söylememe özgürlüğünün bulunmadığı ortaya çıkmış bulunur. (Ve bu, daha büyük bir musibet olur.) Bundan dolayı diyoruz ki, bu ayetten de anlaşıldığı üzere 'Allah, geleceği bilmemektedir.' Çünkü bilse, cebir olur.
Burada şöyle bir tekerleme ile cevap veren kimi Eş'ariler de olmuştur:
Efendim, ilim mi maluma tabidir, malum mu ilme tabidir? Tabii ki ilim maluma tabidir. O hâlde, Allah bir şey ortaya çıktıktan sonra onu bilir vs.
Bunların tümü de kaçamağına verilen tekerleme cevaplardır.
Aynı soruyu İsa Mesih için de sormak mümkündür. Ona da şöyle sorulabilir:
Ey İsa Mesih. Senin Allah'ın o sorusuna cevap vermeme imkânın olabilir mi?
Şayet; "Evet, istesem vermeyebilirim" derse ve "Ben özgürüm" ifadesini kullanırsa, o takdirde bu ayet yalancı olur.
Ve şayet; "Evet, bu ayeti tasdik etmek için buna cevap vermeliyim" derse, bu takdirde de İsa Mesih özgür hesap edilmemiş olur ve işin içerisine icbarlık (cebircilik) girmiş bulunur.
Allah'ın önceden bilmesi, bizi O'nun bildiği şeyleri yapmaya icbar eder mi?
Şöyle diyenler olmuştur:
Gelecekteki olayları bilmenin 2 şekli olabilir:
Birincisi, mesela bir senaryoyu yazıp birinin eline verirsiniz. Örneğin şöyle bir senaryo yazabilirsiniz: 'Ahmet Roma İmparatorudur, Osmanlı Sultanı Mehmet ile yüz yüze geldi. Roma İmparatoru, Osmanlı İmparatoru'na şöyle bir teklifte bulundu. Osmanlı İmparatoru da onun teklifini reddedip şöyle bir cevap verdi vs.'
Burada Osmanlı İmparatoru, Roma İmparatoru'nun ve Roma İmparatoru da Osmanlı İmparatoru'nun ne söyleyeceğini senaryoda yazılı olduğu için biliyorlardır.
Burada imparatorların birbirlerine ne söyledikleri veya ne yaptıkları kendi iradeleriyle değil, senaryo gereğidir.
Şayet "önceden bilme konusunu" bu "senaryo" şeklinde anlarsanız, tabii ki insanın mesuliyetini anlayamazsınız.
Fakat "önceden bilmenin" başka bir şekli daha vardır. Örneğin hava durumunu bilmemiz bunun bir örneğidir.
Bizler bulutların belli bir şekilde geldiklerini görüyoruz, onunla birlikte başka unsurları da hesaplayıp bilgisayar programlarına yüklüyoruz; böylece de çoğu zaman ne vakit yağmurun yağacağını yüksek olasılıkla tahmin edebiliyoruz.
Burada şöyle bir soru akla gelebilir:
Acaba biz bildiğimiz için mi yağmur yağıyordur, yoksa yağmur yağacağı için mi biz biliyoruz?
Tabii ki biz bildiğimiz için yağmur yağmıyor, yağmur yağacağı için biz biliyoruz.
Veya başka bir örnek daha verelim:
Diyelim ki biz bir yerde duruyoruz, köşe başından bir insan geliyor, fakat onu görmeden önce onun gölgesini görüyoruz ve bu gölgenin tanıdığımız Ali'ye ait olduğunu bildiğimiz için 'Ali geliyor.' diyoruz. Yani Ali gelmeden ve onu görmeden Ali'yi, alameti olan gölgesinden tanıyoruz. Şimdi acaba biz zorladığımız için mi Ali geldi? Tabii ki hayır, biz Ali'nin alameti olan gölgesini gördükten sonra onun geleceğini anlamış olduk.
Allah'ın geleceği bilmesi de öyle. Yani bizler Allah'ın geleceği bilmesi ile ilgili konuyu, birinci örnek üzerinden değil de bu örnek üzerinden anlamalıyız.
Allah, özgür iradeli kullarının hangi ortamda ne yapacaklarını bildiği için önceden biliyordur. Tabii ki burada "önceden" veya "sonradan" dediğimizde, Allah elbette ki zamanın içinde beklemiyor.
Burada "Allah-zaman ilişkisi" ile ilgili bilgilerimizi de düzeltmemiz gerekiyor. Dolayısıyla Allah'ın bilmesi, Allah'ın cebretmesiyle eşit değildir.
Burada birçok kimsenin gözden kaçırdığı bir husus vardır. Bazıları (örneğin Mutezile'nin bir kısmı ya da Hişam b. Hakem gibileri), Allah geleceği bilmez diyerek bu sorunu çözmeye çalışmışlar ve "Gelecek zaten bir şey değildir. Gelecek bir şey olmadığı için Allah'ın onu bilmemesi O'nun için bir eksiklik olmaz" şeklinde bu konuyu sunmaya çalışmışlardır.
Yani demişler ki Allah ancak olan şeyleri bilir, gelecek ise var olan bir "şey" değildir.
Fakat Mutezile'nin büyük çoğunluğu ve Ehl-i Sünnet'in bir kısmı, "Malum ilme tabi değildir, ilim maluma tabidir" gibi bir tekerlemeyle bunu çözmeye çalışmışlardır.
Yani Allah bir şeyi bildiği için o bilgisi, o şeyin olmasını zorunlu kılmaz; Allah zaten o şeyi, onun olduğu için biliyordur.
"Onun olacak olması", Allah'ın onu bilmesinin sebebidir demişlerdir. Yani birisi birini öldürdüğü zaman, "Benim bunda bir suçum/günahım yoktur, ben bunu Allah'ın bildiği için öldürdüm" demesinin hiçbir anlamı yoktur.
Zaten sen onu öldürdün diye Allah onu biliyordur. Allah bildiği için, O'nun o bilgisi seni o işi yapmaya cebretmiyordur.
Yani "Bu iş, Allah'ın ilminde olduğu için Allah bunu sana yaptırmadı, sen bunu yaptığın için Allah bunu biliyordur" diyorlar. Sen bunu yapmamış olsaydın, zaten ortada bilinecek bir nesne olmazdı.
Bunu bu şekilde açıklamakla, Allah'ın önceden bilmesinden dolayı insan için bir mesuliyetin bulunmadığını izah etmek için öyle demeye çalışıyorlar.
Tabii ki burada şunu da kabul etmek lazım: "Allah-zaman ilişkisi" anlaşılması çok zor bir konu olduğu için, bu konuyu anlamakta birtakım zorluklar ortaya çıkıyor.
Fakat bir kesimin dediği gibi şayet "Allah'ın geleceği bilmediğini" kabul etsek bile, yine de buradaki bu sorun çözülmez.
Örneğin Allah vardır ve kulları da birtakım şeyler yapacaktır. Allah istese yine onları o işi yapmaya zorlardı veya kötülük yapacakları zaman yine onları durduruverirdi.
Örneğin Allah'ın geleceği bilmediğini savunan bir model kurduğunuzu düşününüz. Bu takdirde Allah, geleceği bilmeden de o anda kullarının ne yaptığını bilebilir.
Onları onu yapmamaya veya yapmaya cebredebilir. Yani insana "Allah geleceği bilmez" demekle, ona "özgür irade" için bir yer açmıyorsunuz.
Allah geleceği bilmez demekle yine özgür iradenin olmadığı bir model olabilir. Allah her saniye kullarının ne yapacağını cebrettiği bir model yaparsınız; burada Allah o saniye içerisinde onu cebredebilir.
Geleceği Allah bilmeden de insanın özgür iradesi olmaz. Fakat diğer taraftan asıl olan şey, şayet insanın özgür iradesine yer açmaksa, yukarıda söylediğim gibi insanın yapacağı için Allah'ın bildiği bir model söyleyip, Allah'ın bilmesinin özgür iradeye mâni olmadığı bir modeli savunabilirsiniz.
Bence bizim için önemli olan şey, insanın mesuliyetini temellendirmekten dolayı özgür iradeyi temellendirmek gerekli olduğu için, burada insanın yaptıklarından dolayı Allah'ın bildiğini söylemek yeterli olacaktır.
İsterseniz bunu şöyle açayım:
Eğer insanın özgür iradesini temellendirebiliyorsak, Allah'ın önceden bilmesi özgür iradeye engel değildir. Bizim için asıl önemli olan, insanın yaptığı işlerden sorumlu tutulabilmesidir ve insan sorumlu olacaksa özgür iradesi olmalıdır.
Bu yüzden "Allah, insanın ne yapacağını önceden bilir" demek yeterlidir. Yani Allah'ın bilgisi insanı zorlamaz; insan seçimini özgürce yapar, Allah da bu seçimi ezelden bilir.
Bilgi sebep değildir. Bunu bir öğretmenin, öğrencisinin yarın ders çalışmayacağını önceden bilmesine benzetebiliriz.
Öğretmenin bilmesi öğrenciyi zorlamaz; öğrenci yine de kendi tercihini yapar. Kelâm âlimleri de Allah'ın bilgisiyle insanın özgürlüğü arasındaki ilişkiyi buna benzer şekilde açıklamaya çalışırlar.
"Allah'ın insanın yaptıklarını bildiğini söylemek yeterlidir" ifadesi, insanın özgür seçiminin Allah'ın bilgisi tarafından zorlanmadığını ifade etmektedir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish