Türkiye'nin en önemli meselelerinden biri, farklılıklarımızın nasıl ortadan kaldırılacağı değil, bu farklılıklarla birlikte nasıl ortak bir gelecek kurulacağıdır.
Türkler, Kürtler, Aleviler, Sünniler, dindarlar, laikler; farklı etnik, dini, mezhebi ve kültürel aidiyetlere sahip insanlar aynı ülkenin yurttaşları olarak yaşamaktadır.
Bu farklılıkların her birinin kendi hafızası, dili, inancı, tecrübesi ve dünyayı anlamlandırma biçimi vardır.
Peki bütün bu farklılıkların üzerinde Türkiye'nin ortak paydası nedir?
Bu soruya verilen cevaplar genellikle 3 kaynaktan birine yaslanıyor: tarih, din ve coğrafya.
Kimileri ortak paydayı bin yıllık tarihimizde buluyor. Kimileri İslam'ın ve Anadolu irfanının birleştirici gücünü öne çıkarıyor. Kimileri ortak vatan ve coğrafyayı temel alıyor.
Bunların her birinin toplumsal karşılığı ve tarihsel önemi var. Fakat geleceğin Türkiye'sini kurmak için bunların hiçbirinin tek başına yeterli olmayabileceğini düşünmek gerekiyor.
Çünkü ortak gelecek, yalnızca geçmişte birlikte yaşamış olmaktan doğmaz. Birlikte yaşamaya devam etmek için ortak bir gelecek tasavvuruna ihtiyaç vardır.
Kurucu soru şu:
Farklı insanların aynılaşmadan birlikte yaşayabilmesini mümkün kılan ortak payda nedir?
Türkiye'nin araması gereken ortak payda burada başlar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu ortak paydanın bir etnik kimlik olması mümkün değildir. Çünkü Türkiye'nin bütün yurttaşları aynı etnik kökene sahip değildir.
Tek bir dini yorum olması da mümkün değildir. Çünkü Türkiye'de farklı dini inançlar, mezhepler ve inançsızlık biçimleri bulunmaktadır.
Yalnızca tarih de yeterli değildir. Çünkü aynı tarihi farklı topluluklar farklı biçimlerde hatırlayabilir.
Coğrafya ise önemli bir müşterek olmakla birlikte, tek başına bir siyasal birlik fikri üretmez.
O hâlde mesele, hepimizin aynı olduğu noktayı bulmak değil; hepimizin farklı kalabilmesini güvence altına alacak ortak ilkeleri inşa etmektir.
Çağdaş siyaset felsefesinin önemli tartışmalarından biri tam da bu sorunun etrafında şekillenmiştir.
John Rawls, farklı dini ve felsefi dünya görüşlerinin bulunduğu toplumlarda siyasal düzenin tek bir "kapsayıcı dünya görüşü" üzerine kurulamayacağını savunur.
Bunun yerine farklı dünya görüşlerinin kendi gerekçeleriyle destekleyebileceği ortak bir siyasal zemin, yani "örtüşen uzlaşma" (overlapping consensus) fikrini geliştirir.
Bu yaklaşım Türkiye açısından önemli bir düşünme imkânı sunar.
Alevi ile Sünni'nin aynı inanç anlayışına sahip olması, dindar ile laik vatandaşın hayatı aynı biçimde anlamlandırması, Türk ile Kürt'ün aynı etnik kimliği paylaşması gerekmez.
Fakat bütün bu insanlar adalet, insan onuru, güvenlik, özgürlük, hukuk, eşit yurttaşlık ve ortak refah gibi bazı temel ilkeler üzerinde uzlaşabilirler.
Buradaki ortaklık, aynı düşünmek değil, birlikte yaşamanın kurallarında anlaşabilmektir.
Türkiye'nin geleceği açısından ihtiyaç duyduğumuz şey tam da budur: Anadolu'da rıza, irfan ve ahilik kültüründe kodları yerleşik olan ortak yaşama ahlakı ve bir ortak gelecek sözleşmesini yeniden inşa etmenin akademik ve siyasi yolunu açmaktır.
Jürgen Habermas'ın anayasal yurttaşlık ve anayasal yurtseverlik tartışması da benzer şekilde bu irfani kültüre işaret eder.
Çok kültürlü toplumlarda ortak aidiyetin yalnızca etnik veya kültürel homojenlikten türetilmesi yerine, yurttaşların birlikte kurduğu siyasal ve hukuki ilkeler üzerinden yeniden düşünülmesini önerir. Bunun da imkânı, kodları ve temsilleri bu topraklarda vardır.
Farklılıklar, "tearüf" dediğimiz karşılıklı tanışma, dayanışma, kültür aktarma ve birlikte var olma imkânı için şanstır.
Bu potansiyel kültürden Türkiye'nin gelecek tasavvuru için önemli bir sonuç çıkarılabilir:
Türkiye'nin ortak paydası, farklılıklarımızın üstünü örten bir kimlik değil; farklılıklarımızın birlikte var olmasını mümkün kılan kültürümüzde yerleşik olan evrensel ilkelerdir.
Bu irfanı kültür şu siyasal imkânlar için alan açacaktır:
Eşit yurttaşlık,
Hukukun üstünlüğü,
Vicdan ve inanç özgürlüğü,
Farklı düşünme ve ifade özgürlüğü,
Adalet, güven. Bütün bunlar her vatandaşın kendisini bu ülkenin geleceğinde özne olarak görebilme ve aidiyet duygusu geliştirir.
Dolayısıyla Türkiye'nin ihtiyacı belki de yeni bir "üst kimlik" icat etmekten çok, ortak bir siyasal-ahlaki zemin inşa etmektir.
Bu zemin ne Türk'ü azaltmalı ne Kürt'ü; ne Alevi'yi Sünni karşısında ne Sünni'yi Alevi karşısında konumlandırmalı; ne dindarı laiklik karşısında ne de laiki dindarlık karşısında savunmaya zorlamalıdır.
Aksine herkesin kendi kimliğiyle var olabileceği, fakat hiç kimsenin kendi kimliğini başkasının üzerinde bir üstünlük aracına dönüştüremeyeceği bir düzen üretmelidir.
Asıl mesele budur. Bu sadece bir siyasal proje değil, Türkiye'den bölgeye örnek olabilecek bir medeniyet projesidir.
Çünkü ortak payda, en büyük grubun değerlerini bütün topluma kabul ettirmek değildir. Ortak payda, hiçbir grubun diğerini ortak geleceğin dışına itemeyeceği bir zemin kurabilmektir.
Bu bakımdan Türkiye'nin önünde yalnızca bir "birlik" meselesi yoktur. Daha derin bir mesele vardır: Birlik fikrinin hangi ilkeler üzerine kurulacağı meselesi.
Geçmiş bize birlikte yaşayabildiğimizi gösterebilir. Fakat gelecek için bunun yetmediğini kabul etmeliyiz.
Gelecek, yalnızca ortak geçmişten değil, ortak iradeden doğar.
Bu nedenle Türkiye'nin ortak paydasını yalnızca "aynı tarih", "aynı din", "aynı coğrafya" veya "aynı millet" gibi kavramlarda aramak yerine, bunların ötesine geçen daha evrensel bir siyasal-ahlaki kodlar bütünü üzerinde düşünmek gerekiyor.
Belki bu kodların adı insan onuru, adalet, özgürlük, eşitlik, hukuk, güven, karşılıklı saygı, ortak refah ve ortak gelecek iradesi olabilir. Ben buna evrensel irfani-örfi gelenek diyorum.
Bunlar herhangi bir etnik grubun, mezhebin veya ideolojik kesimin mülkü değildir.
Tam tersine, ortak payda olabilmelerinin nedeni budur.
Türkiye'nin geleceği açısından asıl entelektüel görev, farklılıklarımızı tek bir potada eritmek değil; farklılıkların birlikte yaşayabileceği evrensel bir ortak zemin kurmaktır.
Böyle bir zemin Türkiye sınırları içinde olduğu kadar, Türkiye'nin tarihsel ve kültürel etki alanındaki bölge açısından da önem taşıyabilir.
Çünkü 21'inci yüzyılda güçlü toplumlar yalnızca ortak geçmişleriyle değil, farklılıklarla birlikte yaşama kapasiteleriyle de ölçülecektir.
Türkiye Yüzyılı için ortak paydası aynı olmakta değil, farklılıklarımızla birlikte aynı geleceğin kurucusu olabilmekte.
Türkiye, ortak bir kimlik mi aramalıdır; yoksa farklı kimliklerin özgürce yaşayabileceği ortak bir gelecek mi inşa etmelidir?
Bu sorunun cevabı, yalnızca Türkiye'nin bugününü değil, gelecek yüzyıldaki toplumsal ve siyasal ufkunu da belirleyebilir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish