Ortadoğu'da Yemen'in sürekli ikinci derecede tutulması, birinci derece bir sorun olarak ele alınmaması, yıllardır yapılan en maliyetli yanlışlardan biridir. Kızıldeniz ticaretinin aksamaması yalnızca Batı'nın değil, Çin dahil küresel ticaretin meselesidir. Bunu Husilerle sınırlı, "küçük ve yerel" bir hadise gibi görmek akılcı değildi. Zaman zaman konuya el atanlar oldu; her biri kendi çıkar hattından girdi, sonra kendi hesabı daralınca geri çekildi. Asıl mesele 1990'lardan itibaren büyüyen, tarihi kökenleri daha eskiye uzanan bir devlet çöküşü, iç içe geçmiş savaşlar ve otoritenin kurulamamasıdır. Temel bir iç savaş, "İran vekili" çerçevesinin gölgesinde büyütüldü.
İsrail'in hesabı görece basitti: Husileri İran vekili olarak konumlandırmak, bölgesel ve küresel politikayı bu bağ üzerine oturtmak. İsrail'in Yemen'le sınırı yoktur. Bozuk bir Yemen yapısı, Tel Aviv için çoğu zaman maliyetten çok fırsat üretmiştir. Birleşik Arap Emirlikleri de bir ara güney Yemen'e girdi; sonra desteğini kesti. BAE'nin de Yemen'le kara sınırı yoktur. Aralık 2025–Ocak 2026'daki Güney Geçiş Konseyi hamlesi, Suudi hava müdahalesi ve Abu Dabi'nin kuvvetlerini çekmesi, "sınır komşusu olmayan aktör" gerçeğini bir kez daha gösterdi.
Tarih boyunca Yemen meselesinin ağırlığını taşıyan ülke Suudi Arabistan'dır. Komşuluk, örtük gerilim ve güvenlik bağı oradadır. Geri kalmış bir ülke, çökmüş devlet yapısı ve Riyad'ın verebileceği maddi-siyasi desteğe bağımlılık, sorunun uzun süre ikinci planda tutulmasının pratik sebebi olabilir. Gelgelelim Husiler işi iki yönde ileri taşıdı: Yemen iç savaşında alternatif bir çatışma biçimiyle ülke bütünlüğünü tehdit eder hale geldiler; ellerindeki silah ve örgütlenme ile Suudi can ve mal güvenliğini vurabilecek kapasiteye ulaştılar.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
"İran destekli" ifadesi doğru bir tespit olabilir; fakat "İran varsa var, yoksa yok" anlayışına dönüşmemelidir. Husi–İran bağını doğru okumak gerekir. İsrail gibi aktörler bu bağı kullanır. Asıl açık husus şudur: Yemen iç savaşı, İran'ın kolaylıkla nüfuz artırabileceği evreden önce başlamıştı. Tahran sonradan girdi, mevcut çatlakları silahlandırdı, deniz ve füze kapasitesini büyüttü. Kurucu neden ile kolaylaştırıcı neden birbirine karıştırılmamalıdır.
Burada konu yalnızca bir vekil milis değildir. Birbirine bağlı 2 deniz yolu vardır: Hürmüz ile Aden Körfezi / Babülmendeb. Şubat 2026'dan beri Hürmüz hattının daralması, Suudi petrolünün Kızıldeniz ve Yenbu'ya kaymasına yol açtı. Eylül 2026'da Husilerin Mocha'yı, Perim (Meyyun) Adası'nı ve Haniş adalarını alması, bu ikinci boğazı da fiilen baskı altına soktu. Aynı günlerde Suudi kentlerine ve üslerine füze-İHA, koalisyonun Yemen'e hava saldırıları, Mekke yakınında durdurulan bir insansız hava aracı iddiası ve yüz bini aşkın kişinin yerinden edilmesi, "ikinci derece kriz" anlatısının çöktüğünü gösteriyor.
Suudi Arabistan'ın açmazı da buradadır. Vizyon 2030 ve ekonomik dönüşüm, güney sınırında sürekli bir yıpratma savaşıyla bağdaşmaz. Öte yandan Babülmendeb ve Kızıldeniz kıyısının kaybı, Hürmüz'ün zaten daraldığı bir ortamda petrol ihracatını ikinci bir kıskaç altına alır. Washington'ın doğrudan müdahaleden uzak durması, Riyad'ı hem kendi hava gücüne hem de parçalı Yemen müttefiklerine mahkûm bırakır. İstihbarat ve saha değerlendirmesindeki gecikme —Husi birikiminin yeterince okunamamış olması— bu tabloyu ağırlaştırdı.
Medyada dolaşan alternatifler, durumun başka bir çizgiye kaydığını da gösteriyor. Ortada Suudi Arabistan'ın tek başına baş edemeyeceği bir Yemen sorunu vardır. Çıban başı kısa vadede bastırılmış gibi görünebilir; uzun vadede Riyad'ın başını bağlar. Veliaht prensin şimdiye kadar görece kolay yönettiği iç denge, bundan sonra güvenlik dosyasıyla yüz yüze kalabilir.
Kızıldeniz, Aden'le sınırlı bir körfez değildir. Süveyş üzerinden Batı'ya, ters yönde Doğu'ya giden iki yönlü trafiği taşır. Suyun öbür yakasındaki ülke Mısır'dır. Süveyş'in tarih boyunca el değiştiren güçlerce idare edilmek istenmesi tesadüf değildir; kanal bir ticaret yolu olduğu kadar bir iktidar aracıdır. Bu yüzden soru şudur: Bugünkü Mısır yönetimi, Kızıldeniz'in emniyeti konusunda Suudilerle ortak hareket edebilir mi?
Eğer İngiltere, Fransa, Amerika ve diğer Batılı aktörler ile Çin, Rusya, Hindistan ve Asya'nın diğer denizci devletleri bu hat üzerine kendi planlarını sürmek istiyorsa, Kahire ile Riyad'ın buluşacağı zemin kendiliğinden belirir. Ortaklık ideolojik bir ittifak olmak zorunda değildir. Kanal geliri, petrol ihracatının ikinci kapısı, kıyı güvenliği ve büyük güç rekabetinin kendi sularına inmesi yeterlidir.
Bölgesel savaşın ABD ile İsrail'in İran'a yönelmesiyle genişlediği bilinir. Washington ve Tel Aviv şimdi Hürmüz ve İran dosyasını önceler. Yemen ile Kızıldeniz, onlar için yine ikinci plandadır. İşte bu boşluk, Suudi Arabistan'ı ve hemen ardından Mısır'ı meselenin merkezine oturtur. Birincisi kara komşusu ve enerji ihracatçısıdır; ikincisi kanalın bekçisidir. İkisi de hattı kaybederse maliyet doğrudan kendi rejim istikrarına ve millî gelirine yazar.
Bu tablo klasik bir "koalisyon kurulur, zafer alınır" denklemine indirgenmemelidir. ABD'nin Husilere karşı doğrudan kuvvet kullanmaktan kaçınması, İsrail'in vekil çerçevesini İran'a kilitlemesi, BAE'nin güney Yemen'den çekilmiş olması, Riyad'ı yalnız bırakır. Yalnız kalan güç ya Mısır'la sınırlı, çıkar temelli bir Kızıldeniz düzeni arar ya da büyük güçlerin kendi planlarını dayatmasına açık hale gelir. İkinci yol, hem Süveyş'in tarihsel kaderine hem de Yemen'deki devlet boşluğuna daha yakındır.
Batılı ve Asyalı aktörler ile hâlen İran ile savaşan aktörler için çözümün belli çerçevedeki ülkelere yansıtılması seçeneği stratejik açıdan iyi okunmalıdır. Asıl kazanacak olanlar ile elini taşın altına koyacaklar bu noktada ayrışır.
Netice şudur: Yemen'in kendisi ile Suudi Arabistan–Yemen ihtilafının büyümesi, artık yalnızca Ortadoğu'nun veya Arap Yarımadası'nın meselesi değildir. Bölgesel ve küresel dengeleri —enerji, navlun, ittifak güvenilirliği, vekil savaşın maliyeti— etkileyen bir durum değişikliğidir. Husileri İran'ın gölgesine indirgemek, BAE'nin güney hamlesini kalıcı çözüm sanmak veya İsrail'in vekil çerçevesini tek analitik anahtar kabul etmek, aynı hatanın tekrarıdır.
Hürmüz bir yanda tutulurken Babülmendeb–Kızıldeniz–Süveyş öbür yanda kendi merkez ülkelerini üretir. Bu merkez, bugün Suudi Arabistan ve Mısır'dır. Komşu olan, sınır güvenliği taşıyan ve devlet çöküşünün faturasını en doğrudan ödeyen aktör Suudi Arabistan'dır; kanalın bekçisi Mısır'dır. Onların ortak hareket edip etmeyeceği, büyük güçlerin planından önce, 2 ülkenin kendi güvenlik ve gelir hesabını aynı haritada görüp görmemesine bağlıdır.
Diyelim Husiler bir şekilde vuruldu, ki gerekiyor gözükmekte, sonra ne olacak? Yemen'de iç savaşı kim bitirecek? Yemen halkı ayağa kalkmaya ne kadar hazır? Yoksa idare örtülü şekilde başka şekilde mi olacak? Yemen coğrafya olarak küçük bir ülke değil ve çok derin sorunları var. Sanırım Trump'a sorsanız "siz vurun, ben vali atayayım" der, ama bu tarihte çok görülen bir durum ve sonucu da ortada. Peki BM nerede? Yine yok ve hakkındaki tartışmalar sürüyor.
Bu iç savaşlar, devlet dışı aktörler, vekâlet savaşı ve terör konuları bu çağda bu stratejik noktada!.. Ortada otoritenin kurulamadığı bir coğrafyada güç dengesinin yeniden dizilmesi meselesi var ve bu önemlidir. Yemen birinci dereceye çekilmeden ne Kızıldeniz emniyeti, ne Suudi istikrarı, ne Süveyş'in geleceği, ne de Hürmüz–Babülmendeb hattının stratejik okuması tamamlanır. Ama nasıl ve kimi görünür kılar?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish