2022 yılında, 1967’den bu yana işgal altında bulunan Filistin topraklarındaki insan haklarının durumundan sorumlu Birleşmiş Milletler Özel Raportörü olarak atanmasından bu yana İtalyan avukat ve araştırmacı Francesca Paola Albanese, Filistin ve uluslararası hukuk savunusuyla uluslararası alanda en görünür seslerden biri haline geldi.
Uluslararası hukuk, insan hakları, mülteciler ve zorla yerinden edilme konularında uzmanlaşan Albanese, çeşitli Birleşmiş Milletler kurumlarında görev yaptı. BM'deki görevini, işgal altındaki Filistin topraklarına uluslararası hukuk kurallarının uygulanmasını savunmak için kullandı. Özellikle "Gazze’deki soykırım ve cinayetlerle vahşetin normalleştirilmesi" karşısında uluslararası hesap verebilirlik mekanizmasının giderek aşındığını düşünüyor.
Bu süreçte İsrail,kontrolündeki topraklara girişini yasakladı. Ardından ABD, 2025’te Albanese’ye yaptırım uyguladı. Bu, bir BM özel raportörünün tutumları ve faaliyetleri nedeniyle yaptırıma maruz kaldığı ilk örnek oldu. Albanese’nin kısa süre önce New York’ta yayımlanan "Dünya Uyurken: Filistin’in Hikâyeleri, Sözleri ve Yaraları" (When the World Sleeps: Stories, Words, and Wounds of Palestine) adlı bir kitabı da bulunuyor.
Albanese yaptığımız bu röportajda, BM içindeki deneyimini ve kendisine yönelik ABD yaptırımlarını ele alıyor; bu yaptırımların, kendi görüşüne göre mevcut uluslararası sistemin niteliği hakkında ne ortaya koyduğunu anlatıyor. BM’nin "ciddi bir çöküş ve gerileme" yaşadığını savunan Albanese’ye göre sorun, krizlerle mücadele için gerekli araçların bulunmaması değil, bu araçların kullanılmaması.
Albanese’nin değerlendirmeleri Gazze’deki savaşı tanımlamakla sınırlı kalmıyor; savaşın ortaya çıktığı daha geniş sistemi de ele alıyor. Filistin’i baskı ve zulmün "prototipi" olarak nitelendiren Albanese, bu mekanizmaların Batı demokrasilerine de taşınabileceği uyarısında bulunuyor.
Ayrıca "soykırım ekonomisi" ve "nekro-kapitalizm" kavramlarından söz ederek militarizmin, kaynakların sömürülmesinin, finans sektörünün ve büyük teknoloji şirketlerinin, insan hayatının giderek daha fazla feda edilebilir hale geldiği bir sistemin unsurlarına dönüştüğünü savunuyor. Buna karşı ise bu sistemden çıkar sağlamayan toplumsal güçlerin örgütlenmesine ve uluslararası hukuk, insan hakları ile kamu yararını siyasi eylemle yeniden buluşturacak bir "kültürel devrim"e bel bağlıyor.
İşte Şarku’l Avsat’ın Al Majalla dergisinden aktardığı İlyas el-Kusayfi'nin yaptığı röportajın tam metni:
Uluslararası hukuk savunucusu Fransız Monique Chemillier-Gendreau, verdiği bir röportajda Gazze karşısındaki çaresizliğini değerlendirirken Birleşmiş Milletler’in öldüğünü söyledi. Siz de aynı görüşte misiniz?
Bu çok güçlü bir ifade. Hem sembolik hem de pratik bir ağırlığı var; ancak ben bunun sembolik ağırlığının daha fazla olduğunu düşünüyorum. Bana göre bu ifade, BM’nin dünyada barışı koruma işlevine gönderme yapıyor. Elbette BM’nin, özellikle son birkaç on yılda, savaşla ilgili tartışmaların uluslararası diplomasinin sınırları içinde kalmasını güvence altına alma konusunda başarısız olduğunu düşünüyorum. Son üç ya da dört yılda, savaşla bağlantılı kışkırtıcı söylemlerin uluslararası diplomasi tarafından yönetilmesi neredeyse imkânsız hale geldi. Bu söylem artık doğrudan hükümetlerden, hatta zaman zaman devlet başkanlarının sosyal medya hesaplarından geliyor. Günümüz dünyasının hâkim özelliği ise istikrarsızlık.
Aradan bir yıl geçmesine rağmen hâlâ yaptırımlara tabi tutuluyor olmam ve artık kimsenin bu konudan söz etmemesi, Birleşmiş Milletler tarafından sağlanan korumanın düzeyini gösteriyor.
Pratik açıdan bakıldığında, BM’nin öldüğünü söylemiyorum; ancak kurumun işleyişinde ciddi bir çöküş ve gerileme görüyorum. BM’de 20. yüzyıla ait bir bürokrasi, çağın gerisinde kalmış bir düşünce yapısı ve zaman zaman 19. yüzyıla ait bir zihniyet var. Sonuç olarak kurum, 21. yüzyılın sorunlarıyla baş edemiyor. Benim izlenimim bu. İnsan hakları sistemi büyük ölçüde zarar gördü. İnsan hakları ihlallerini kınamak açısından vazgeçilmez bir araç olan özel raportörlük mekanizması da bugün ciddi bir saldırı altında. Benim durumumda bunu açıkça görüyoruz.
Size uygulanan ABD yaptırımlarının aslında BM’yi hedef aldığını düşünüyor musunuz? Neden?
Bana göre yaptırımlar, BM içinde ya da dışında, belirli bir uluslararası sistemin dayatmalarına karşı çıkan her şeyi hedef alıyor. Bu durum bugün en uç biçimini Donald Trump yönetiminin politikalarında buluyor. Görüyorsunuz, yaptırımlar yalnızca BM’yi değil, Uluslararası Ceza Mahkemesi’ni ve aktivistleri de hedef alıyor. İsrail’i eleştiren kişilere yöneltilen terör suçlamalarını da unutmamak gerekiyor.
Bu, Filistin’deki soykırımdan çıkar sağlayan güçlerin lehine muhaliflerden kurtulmaya çalışan bir sistem. Filistin’deki soykırım, iktidarın nasıl yönetildiğine ilişkin bir prototipe dönüştü.
Bununla neyi kastediyorsunuz?
Filistin’de yaşananlar münferit bir suç değil. Aksine, iktidarın dünya genelinde nasıl uygulandığını gösteren bir model. Filistin, baskı ve zulmün bir laboratuvarı veya prototipi haline geldi. Buradaki bazı mekanizmalar Batı demokrasilerine de taşınabilir. Özellikle artan militarizasyon, gözetimin ve teknolojinin yaygınlaşması, servet ve iktidarın yoğunlaşmasıyla birlikte Filistin, insan hayatının iktidarın ve ekonomik-siyasi çıkarların devamlılığı uğruna feda edilebilir hale geldiği bir sistemi yoğunlaştırılmış biçimde gösteriyor.
BM’nin ve çeşitli kurumlarının desteğini hissediyor musunuz? Yaşadığınız deneyimden, ABD yaptırımına maruz kalan ilk BM mensubu olmaktan hareketle, BM sizin gibi görevlilerine hukuki destek sağlamak için yeni mekanizmalar geliştirmeye çalışıyor mu?
Buna cevap vermek zor. Çünkü BM, Genel Sekreter’in de bu konudaki açıklamalarında söylediği gibi, tek ve yekpare bir yapı değil. Birden fazla kurumdan oluşuyor.
Ben ise insan haklarını savunan herkesin, bunların arasında BM’nin bazı bölümlerinin de bulunduğunu söyleyebilirim, güçlü desteğini hissediyorum. Bunların arasında BM İnsan Hakları Yüksek Komiserliği Ofisi ile bazı yetkililer ve çalışanlar da var. Ancak örgütün geneli açısından bakıldığında, davamın devletler ve diğer taraflarca yapılan kınamaların ötesinde, çok daha kararlı ve güçlü biçimde savunulması gerektiğini düşünüyorum.
Aradan bir yıl geçmesine rağmen hâlâ yaptırım altında olmam ve artık neredeyse kimsenin bundan söz etmemesi, BM’nin bana sağladığı korumanın düzeyi hakkında çok şey söylüyor.
BM’nin Gazze’de harekete geçememesi karşısında, bugün örgütün yapıları ve araçları içinde ne gibi dönüşümler yaşanıyor? Sizin gibi insanlar artık uluslararası hukuku BM’nin tamamı yerine kendileri mi savunmak zorunda kalıyor?
Ne yazık ki cevabın evet olduğunu düşünüyorum. Ancak bu, böyle devam etmesi gerektiği anlamına gelmiyor. BM’nin ağırlığını veya değerlerini, kurumun gerilemesi ve çöküşü karşısında bireylerin taşıması gerektiğine inanmıyorum. Bana göre BM’ye bağlı herkesin ister bürokrat ister diplomat ister idari personel olsun, bir devletin, örgütün veya kurumun temsilcisi olmadan önce bir değerler sisteminin parçası olduğunu anlaması gerekiyor.
Bir yıl boyunca Gazze'de özel sektör içindeki, gerçekte soykırımdan çıkar sağlayan suç ortaklığı biçimlerini inceledikten sonra, Gazze'de işlenen suçların kolektif bir suç teşkil ettiği sonucuna vardım.
Bu sistem insan hakları, barış, sürdürülebilir kalkınma ve bunlarla bağlantılı bütün değerlerden oluşuyor. BM çalışanlarının bu değerleri yeterince taşımadığını düşünüyorum. Aynı durum bu uluslararası örgütün bir parçası olan diplomatlar için de geçerli. Bugünün sorunu bu. Krizleri çözmek ve önlemek için ihtiyacımız olan bütün araçlar mevcut, ancak bunları kullanmıyoruz. Sorun BM sisteminde değil, onun içinde çalışan kadın ve erkeklerde.
BM’nin, İsrail’i destekleyen büyük güçler politikalarını değiştirmediği sürece hiçbir şeyi değiştiremeyeceğini söylüyorsunuz. Sizce küresel güç dengelerinin değişmesi, uluslararası hukukun yeniden itibar kazanmasını sağlar mı?
Kaosla şekillenmiş olsa da yeni bir uluslararası sistem dönemine zaten girmiş durumdayız. Bence Gazze’deki soykırım, cinayetlerin ve vahşetin normalleştirilmesi, kontrol ve iktidarı korumak amacıyla açlığın ve bütün bu yöntemlerin kullanılmasıyla son derece tehlikeli ve acımasız bir döneme girdik. Bundan 20 veya 30 yıl önce hayal bile edilemeyecek şeyler bugün kabul edilebilir hale geldi.
Bugün beni korkutan yalnızca soykırım değil, ona eşlik eden sessizlik de. Soykırımın normalleştirilmesi sürecinden geçiyoruz. Bununla yüzleşmez ve buna direnmezsek, yeni normalimiz bu olacak.
Artık Francesca Albanese ile Filistin davası arasında giderek daha yakın bir bağ kuruluyor. Bu denklemle nasıl başa çıkıyorsunuz? Uluslararası toplumun size yaklaşımının, Filistinlilere yaklaşımının bir tür göstergesi olduğunu düşünüyor musunuz?
Evet ve hayır. Evet, çünkü ABD, İsrail ve onların en radikal müttefikleri beni Filistin halkının avukatı olarak hedef aldı. Burada ülkelerden söz ederken elbette hükümetleri kastediyorum; sivil toplum farklı bir konu.
Ancak ben Filistin halkının avukatı değilim. Çünkü Filistin halkı kendisini çok iyi savunuyor. Kendi temsilcileri var. Elbette hepsi değil ve yeterli ölçüde de değil, fakat entelektüel çevrelerde ve sivil toplumda son derece güçlü sesleri bulunuyor.
Ben, Batı'nın bütün sınırlılıklarına ve hatalarına rağmen, onun taşıdığı değerlere güçlü biçimde inanan bir Avrupalıyım. Aydınlanma Batısı'na, akıl Batısı'na ve insan hakları Batısı'na inanıyorum. Ben bu Batı'nın parçasıyım.
Bu Batı, sömürgeciliği ve geçmişteki ve bugünkü suçları çok iyi biliyor ve bunların gelecekte sonuçlarının olmamasını istiyor. Bu nedenle hayır. Beni Filistin davasının bir parçası olarak tanımlamanın abartılı olduğunu düşünüyorum.
Bugün Filistin halkının haklarını savunmaya büyük ölçüde angaje olmuş durumdayım. Çünkü Filistin halkı, İsrail’in ırkçı ayrımcılığının, ABD emperyalizminin ve bazı Küresel Güney ülkelerinin, Arap dünyası da dahil olmak üzere, suç ortaklığının karşısında desteksiz bırakılmış bir mağdur. Arap dünyasında ve Küresel Güney’de İsrail’in güçlü müttefikleri olan bir azınlık var. Bu durum, sömürgeciliğin sona erdirilmesini güvence altına almada bir zamanlar çok güçlü rol oynayan Bağlantısızlar Hareketi’nin bazı kesimleri için de geçerli.
Ancak emperyalizm coğrafi bir mesele değil; güç ve iktidar meselesidir. Genişleme eğilimindedir ve her gün yeni aracılar veya vekiller arar. Elbette bu genişleme, bir zamanlar Küresel Güney olarak adlandırılan bölgelerde de yaşanıyor. Fakat bugün Küresel Güney ile Küresel Kuzey arasındaki ayrımın eskisi kadar anlamlı olduğunu düşünmüyorum. Çünkü Batı'nın içinde Küresel Güney’e ait çok önemli kesimler, aynı şekilde Küresel Güney’in içinde de Batı’ya ait kesimler bulunuyor.
Gazze’de "soykırım ekonomisinden" ve "kolektif suçtan" söz ediyorsunuz. Bunun ne anlama geldiğini açıklayabilir misiniz?
Öncelikle, özel sektör içindeki suç ortaklığı biçimlerini bir yıl boyunca inceledikten sonra Gazze’de işlenen suçların kolektif bir suç teşkil ettiği sonucuna vardım. Çünkü özel sektörün bir bölümü fiilen soykırımdan çıkar sağlıyor.
Gerçekten bir "soykırım ekonomisi" var. Bunu Temmuz 2025’te ortaya koydum. Birkaç ay sonra da İsrail’in Gazze’de işlediği suçu kolektif bir suç olarak ele alan başka bir rapor yayımladım.
Uluslararası hukuk devletleri, hukuka aykırı eylemlerde bulunan bir devlete yardım etmemekle yükümlü kılıyor. Buna rağmen İsrail, ekonomik destek sağlayan çok sayıda devletten yararlanmaya devam ediyor.
Örneğin bankalar ve piyasalar üzerinden tahvil satışı yapılmasını ele alalım. Lüksemburg ve İrlanda artık buna kapılarını kapattı, ancak başka ülkeler hâlâ buna izin veriyor. Bazı ülkelerin İsrail’e koşulsuz olarak sağladığı ekonomik transferler de devam ediyor.
Bir de askeri destek var. İsrail, ABD’nin en büyük askeri ortağı. Ayrıca çok sayıda Avrupa ülkesi ve Batı dışındaki ülkelerden doğrudan veya dolaylı askeri destek alıyor.
Kaynakların sömürülmesi, militarizm ve teknolojik devrim arasındaki ilişkiyi anlamamız gerekiyor. Teknolojik devrim, bazı yönleriyle dijital uçurumu derinleştirirken bilgiye erişimdeki eşitsizlikleri de büyütüyor.
Siyasi ve diplomatik düzeyde ise İsrail, uluslararası kurumlar ile bazı liderler ve hükümetler tarafından korundu. Bu aktörler, İsrail’in onlarca yıldır Filistinlileri işgal altında tuttuğu ve baskı uyguladığı bağlamı göz ardı ederek, İsrail’i "kendini savunma hakkı" adına savunmaya devam etti ve doğrudan ya da dolaylı biçimde Gazze’de yaşananlardan Filistinlileri sorumlu tuttu.
Bu nedenle bütün devletlerin, farklı biçimlerde ve kimi zaman aktif, kimi zaman pasif olarak, Filistin topraklarındaki mevcut durumun sürdürülmesine katkıda bulunduğunu düşünüyorum. Bu durum Filistinlilerin taşıyabileceği bir yük değil.
İsrail’in yalnızca bir Filistin devletinin kurulmasına değil, Filistin halkının varlığına da karşı olduğunu söylüyorsunuz. İsrail seçimlerine yaklaşırken bu denklemde bir şeylerin değişebileceğini düşünüyor musunuz?
Bu benim sözüm değil; kamuoyu araştırmaları bunu söylüyor. İsrail’deki kamuoyu araştırmalarına bakın. Uluslararası hukuk ve insan hakları alanında çalışan İsrailli aktivistlerle konuşun. Ülkelerinde yaşananlardan ve ülkenin otoriterleşmesinden dolayı umutsuzluk hissediyorlar.
Bence Filistinlilere yönelik baskı, ne yazık ki İsrail’de seçim yarışında kazanılması gereken bir koz olarak görülüyor. Bu nedenle önümüzdeki aylarda Filistinlilerin durumu daha da kötüleşecek.
İsrail’e karşı silahlı direnişin amacına ulaştığını düşünüyor musunuz, yoksa işgalle mücadele başka baskı biçimleri üzerinden mi yürütülmeli?
Baskıdan kurtulmak için tek bir strateji yok. Uluslararası hukuk direnişin korunmasını ve güvence altına alınmasını öngörüyor; baskı altında yaşayan halkların direniş hakkını, uluslararası hukukun sınırları içinde silahlı direniş de dahil olmak üzere tanıyor.
Ancak bunun sivilleri hedef alan terör eylemlerine dönüşmemesi gerekiyor. Böyle bir durum ortaya çıktığında adli süreç işletilmeli.
Fakat açıkçası silahlı direnişin nihayetinde baskıyı sona erdirecek ve Filistinlilerin ve Arap bölgesindeki halkların şiddet ve vahşetin kurbanı haline getirilmesine son verecek yöntem olduğuna inanmıyorum.
Filistin mücadelesi, daha doğrusu Filistin meselesi, varoluşsal bir meseledir. Bu, halkların kendi kaderini tayin etme hakkı ve halkların kendi topraklarından silinmeme hakkı meselesidir.
Bunun için yaşananları görünür ve anlaşılır hale getirecek bir kültürel devrim gerekiyor. Kaynakların sömürülmesi, militarizasyon ve teknolojik devrim arasındaki ilişkiyi anlamalıyız. Teknolojik devrim bazı yönleriyle dijital uçurumu derinleştiriyor ve halklar arasındaki bilgiye veya refaha erişim farklılıklarını artırıyor. Aynı zamanda sermayenin yoğunlaşmasına yol açıyor.
Bu denklemin küresel ölçekte büyüyen tehlikeli bir ekonomik boyutu var. Hep birlikte kültürel, stratejik ve ilkesel temelde direnmeliyiz. Aksi halde bedelini hepimiz ödeyeceğiz.
Daha önce ABD yargı sistemine güvendiğinizi söylemiştiniz. Hâlihazırda yaptırımların kaldırılması için hangi adımlar atılıyor? Kişisel olarak, Francesca Albanese ABD'nin kendisine uyguladığı yaptırımlar konusunda ne hissediyor?
Sorunun ilk kısmına ilişkin olarak iki yol var: Biri siyasi, diğeri hukuki. Siyasi yol Birleşmiş Milletler'in, Genel Sekreter'in ve BM üyesi devletlerin elinde. Bu yol, ABD'nin uyguladığı baskıcı tedbire son verilmesini ve BM personelinin ayrıcalık ve dokunulmazlıklarına ilişkin BM Şartı'nı ihlal ettiği gerekçesiyle, ABD'nin Uluslararası Adalet Divanı önüne çıkarılmasını gerektiriyor.
Bu yolun işletilmesi mümkün görünmediği için ailem geriye kalan tek yola, yani yargıya başvurmak zorunda kaldı. Ben ABD'deki adalet sistemine inanıyorum. Elbette başka bir seçeneğim de yok. Yaptırımlardan kurtulmam gerekiyor; adaletsizliğe karşı mümkün olan her yolla mücadele etmeliyiz.
Filistin mücadelesi, daha doğrusu Filistin meselesi, varoluşsal bir meseledir. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkıyla ve halkların kendi topraklarından silinmeme hakkıyla ilgilidir.
Belki görevimden vazgeçerek daha kolay bir yolu seçebilirdim. Ancak adalet söz konusu olduğunda uzlaşmaları kabul edebilecek biri değilim.
Sorunun ikinci kısmına gelince, kendimi dünyayı fazlasıyla anlamanın acısını yaşayan biri olarak hissediyorum. Hayatım, eskiden olduğundan tamamen farklı bir hâle geldi. Saf değildim; kârın küresel düzene ve dünya siyasetine hâkim olduğu eşitsiz bir sistem içinde yaşadığımızı biliyordum. Ancak devletlerin Filistin'deki soykırım karşısındaki pasifliğinin ve başta Avrupa ülkeleri olmak üzere devletlerin İsrail'in yaptıklarına yönelik suç ortaklığının ne kadar ileri gidebileceğinin farkında değildim.
Bu durum, Batı'da demokratik ve hakları güvence altına alan bir sistemin var olduğuna ilişkin sahip olduğum yanılsamayı tamamen yıktı. Bunu gören tek kişinin ben olmadığımdan eminim.
Artık insanlığın tamamının ortak bir düşmanı olduğunu görüyorum. Bu düşman; militarizmin, kaynakları sömürme kapasitesinin, bankacılık ve finans sektörünün ve büyük teknoloji şirketlerinin (Big Tech), dünya servetini kontrol edenlerin elinde yoğunlaştığı bir sistemdir. Günümüzde servet artık mal ve hizmet satın almak için değil, kontrol ve iktidar elde etmek için kullanılıyor.
Bugün Fransız ekonomist Thomas Piketty'nin de ortaya koyduğu üzere, dünyanın en zengin 50 bin insanının dünyanın en yoksul yarısının sahip olduğu servetin üç katına sahip olması, içinde bulunduğumuz durumu gösteriyor.
Dünyayı bu denli fazla anlamanın acı verici bir tarafı var. Çünkü size en başta söylediğim gibi Filistin'i baskı ve zulmün bir prototipi olarak görüyorum. Filistin aynı zamanda giderek Batı demokrasileri için de bir modele dönüşüyor. Bu demokrasilerde insanların oy kullanma hakkı var, ancak çoğunluğun iradesi bu demokrasilerin siyasi tercihlerine yansımıyor.
Size uygulanan yaptırımların kaldırılma ihtimali konusunda iyimser misiniz?
İyimserlik doğru kelime değil, ancak bunun başarılı olmasını umuyorum.
Dünyada değişim yaşanması konusunda iyimser misiniz?
Kapitalist sistemin en aşırı biçiminden çıkarı olmayan insanlar örgütlenir ve harekete geçerse, dünyayı değiştireceğimizden eminim.
Sorun şu ki, bugün "nekro-kapitalizmin" en büyük başarılarından biri toplumsal suç ortaklığıdır. Muhtemelen kapitalizmin yeni bir aşamasına girdik. Bu aşama, zenginliğin doğal kaynaklarını dahi yok etmeye başladı. Bu sistem, insan hayatı da dahil olmak üzere her türlü kaynağı feda etmeye hazır.
Ancak sonuçta bu sistem yenilebilir. Fakat bu tür sistemler suç ortaklığı üzerinden varlığını sürdürür. İnsanların büyük bir bölümü, doğal olarak, kamu yararını savunmaya hazır değil. Bugün bunu Gazze'de görüyoruz; yarın Batı'da da göreceğiz.
Batı'nın büyük kentlerinde protestolar düzenlendiğini ve Batılı gençlerin önemli bir bölümünde Filistin meselesine yönelik yeni bir farkındalığın oluştuğunu gördük. Bu protestolar ve farkındalık, sözünü ettiğiniz değişimin bir göstergesi mi? Filistin mücadelesinin küresel bir mücadele hâline geldiğini düşünüyor musunuz?
Bence sizin "Filistin mücadelesi" olarak adlandırdığınız, daha doğrusu Filistin meselesi, varoluşsal bir meseledir. Halkların kendi kaderini tayin etme hakkıyla ve halkların kendi topraklarından silinmeme hakkıyla ilgilidir.
Bu nedenle dünyanın birçok bölgesinde yansımaları var. Bu yalnızca hâlâ bir tür sömürge sonrası kontrol altında yaşayan halklarda görülmüyor. Bu bölgelerde, geçmişte devletler tarafından doğrudan yürütülen sömürünün yerini artık şirketler almış durumda.
Ancak bunun dünyanın başka bölgelerinde, yani Batı'da da ortaya çıktığını görüyoruz. Burada toplum ile siyaset, özellikle de gençler ile siyasi yapı arasında derin bir uçurum var. Bunun yanı sıra hoşnutsuzluk, yoksulluk ve toplumsal sıkıntılar da artıyor.
Bunun nedenlerinden biri, uzun süre varlığını sürdüren ve İkinci Dünya Savaşı sonrasında büyük fedakârlıklarla inşa edilen refah devletinin giderek çökmesi.
Bu anlamda Filistin halkının meselesinin küresel bir mesele olduğunu düşünüyorum.
*Bu röportajda yer alan fikirler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
Bu röportaj Şarku’l Avsat tarafından Londra merkezli Al Majalla dergisinden çevrilmiştir.