Modern toplumların en büyük krizlerinden biri ekonomik kriz değildir. Hatta çoğu zaman siyasal kriz bile değildir. Asıl kriz, temsil krizidir. İnsanların kendilerini yönetenlerde, kendileri adına konuşanlarda, kendileri için karar alanlarda artık “kendilerini” görememeye başlamalarıdır. Temsil yalnızca teknik bir vekâlet ilişkisi değildir; psikolojik, sosyolojik ve hatta ontolojik bir aidiyet meselesidir. İnsan yalnızca yönetilmek istemez; aynı zamanda anlaşılmak ister.
Kendi acısını hissetmeyen, kendi hayatına temas etmeyen, kendi hayat şartlarını yaşamayan insanların kendisi adına karar vermesini adalet duygusuyla bağdaştıramaz. Çünkü temsilin özü bilgi değil, hissediştir. Açlığın istatistiğini bilmek başka şeydir; aç yatmanın ne olduğunu bilmek başka şeydir. Asgari ücretin matematiğini yapmak başka şeydir; o ücretle ay sonunu getirmeye çalışmak başka şeydir. Savaş kararları almak başka şeydir; savaşta çocuğunu kaybetmek başka şeydir. Bu yüzden temsil yalnızca anayasal bir mesele değil, insan psikolojisinin en temel sorunlarından biridir. 1
İnsan, yaşadığı sosyal çevrenin ve taşıdığı rolün psikolojisine dönüşür. Bu durum yalnızca ideolojik bir iddia değildir; modern psikoloji ve sosyoloji tarafından defalarca gözlemlenmiş bir olgudur. Philip Zimbardo’nun Stanford Hapishane Deneyi’nde sıradan üniversite öğrencilerinin birkaç gün içinde acımasız gardiyanlara ve ezilmiş mahkûmlara dönüşmesi, rollerin insan karakteri üzerindeki dönüştürücü etkisini çarpıcı biçimde göstermiştir. 2
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İnsan çoğu zaman “olduğu gibi” davranmaz; içinde bulunduğu yapının kendisine yüklediği role göre davranır. Gücü eline alan güç psikolojisine, sürekli kaybetme korkusu yaşayan ise savunma psikolojisine bürünür. Bu nedenle modern devletlerde kuvvetler ayrılığı, denetim mekanizmaları ve temsil çeşitliliği yalnızca teknik yönetim araçları değildir; insan doğasının sınırlandırılması için geliştirilmiş medeniyet refleksleridir. 3
Bugün yaşadığımız temel problem, karar mekanizmalarının giderek dar bir sınıfsal ve mesleki grubun elinde yoğunlaşmasıdır. Modern parlamentolar biçimsel olarak halkı temsil ediyor görünse de gerçekte halkın çok sınırlı bir kesiminin psikolojisini yansıtır hale gelmiştir. Sermayedarlar, üst düzey bürokratlar, büyük hukuk çevreleri, akademik elitler ve profesyonel siyasetçiler toplumun geniş kesimleri adına karar vermektedir.
Fakat bu insanların önemli bir kısmı hayatlarının hiçbir döneminde işsizlik korkusu yaşamamış, kira baskısıyla yüzleşmemiş, düşük ücretle geçinmeye çalışmamış veya sosyal dışlanmanın gerçek ağırlığını hissetmemiştir. Bu yüzden yoksulluk hakkında konuşabilirler ama yoksulluğun psikolojisini bilemezler. Çünkü insanın zihni yalnızca bilgiyle değil, tecrübeyle biçimlenir. 4
Temsil krizi tam da burada başlar. İnsanlar kendi yaşam gerçekliklerinden tamamen uzaklaşmış sınıfların kendileri adına karar verdiğini düşündüklerinde sisteme olan duygusal bağ çözülmeye başlar. Bu çözülme ilk aşamada güvensizlik olarak ortaya çıkar. Daha sonra öfkeye, ardından yabancılaşmaya dönüşür. Son aşamada ise toplum, siyasal yapıyı kendi hayatına ait görmemeye başlar. İşte modern popülizmlerin, radikal hareketlerin ve toplumsal kutuplaşmaların önemli bir kısmı bu temsil boşluğundan doğmaktadır. 5
Buradaki en büyük yanılsama, liyakat kavramının dar bir mesleki elitizm üzerinden tanımlanmasıdır. Toplumlarda genellikle doktorların, avukatların, bürokratların, akademisyenlerin veya büyük iş insanlarının daha “ehil”, daha “vatansever” veya daha “üstün” insanlar olduğu varsayılır. Bu yüzden siyasal partiler aday listelerini sürekli benzer sınıflardan oluşturur. Oysa bir insanın iyi bir mühendis olması, iyi bir toplum temsilcisi olacağı anlamına gelmez.
Çünkü temsil yalnızca teknik bilgi meselesi değildir; toplumsal hissediş meselesidir. Bir işçinin sorununu anlamak için bazen bir profesörden çok bir başka işçinin sezgisi gerekir. Bir köylünün korkularını anlamak için bazen bir akademik makaleden çok aynı toprağa basmış olmak gerekir. İnsan çoğu zaman kendi sınıfsal pozisyonunun dışındaki gerçekliklere karşı körleşir. 6
Kapitalizmin kurucu düşünürlerinden Adam Smith’in tüccarların devlet yönetiminden uzak tutulması gerektiğini söylemesi bu yüzden dikkat çekicidir. Smith’e göre tüccar zihni dünyayı sürekli kâr-zarar ekseninde görmeye başlar. 7 Bu yalnızca ekonomik bir refleks değildir; zamanla ahlaki ve siyasal bir bakış açısına dönüşür. Sürekli rekabet, kazanç ve kayıp psikolojisi içinde yaşayan bireyler toplumun diğer kesimlerinin insani gerçekliklerini ikinci plana itebilirler.
Üstelik bunu çoğu zaman kötü niyetle yapmazlar. Sorun tam da budur: İnsan, içinde bulunduğu rolün psikolojisini “normal” sanmaya başlar. Sermayedar için verimlilik, bürokrat için düzen, asker için güvenlik, akademisyen için teori, siyasetçi için iktidar zamanla hayatın merkezine yerleşir. Böylece insan, kendi rolünü toplumun tamamının hakikati zannetmeye başlar. 8
Bu nedenle toplumların sağlıklı kalabilmesi için yalnızca seçim yapılması yetmez. Karar mekanizmalarının farklı toplumsal kesimlerin psikolojilerini taşıyabilecek çeşitliliğe sahip olması gerekir. Eğer bir parlamentoda hiç işçi yoksa işçinin sesi eksiktir. Eğer köylü yoksa toprağın sesi eksiktir. Eğer engelli, yoksul, göçmen veya alt sınıflar yoksa toplumun gerçekliği eksiktir. Temsil yalnızca sayı meselesi değildir; deneyimin taşınması meselesidir. Çünkü insan çoğu zaman yalnızca kendi yaşadığı acıyı gerçek kabul eder. 9
Burada onur kavramı merkezi bir yere sahiptir. İnsan yalnızca ekonomik çıkar peşinde koşan bir canlı değildir. İnsan aynı zamanda tanınmak, görülmek ve değer verilmek ister. Hegel’den Axel Honneth’e kadar birçok düşünürün işaret ettiği gibi, tanınma mücadelesi insan toplumlarının temel dinamiklerinden biridir. 10 İnsan kendisini yöneten yapılarda kendisinden bir parça görmek ister. Bu bazen ekonomik faydanın bile önüne geçer. Çünkü temsil edilmediğini düşünen insan zamanla aşağılandığını hisseder. Bu yüzden temsil krizleri yalnızca yönetim krizleri değil, aynı zamanda onur krizleridir.
Modern toplumların en büyük trajedilerinden biri, eşitlik söylemleri altında yeni oligarşik yapıların kurulmasıdır. Seçimler yapılır, parlamentolar açılır, partiler yarışır; fakat karar mekanizmalarının sosyolojik bileşimi neredeyse hiç değişmez. Aynı soy ağaçları, aynı ekonomik çevreler, aynı eğitim ağları ve aynı sınıfsal elitler kuşaktan kuşağa yönetim pozisyonlarını devralır.
Bu durum görünürde demokratik ama özünde kapalı bir aristokrasi üretir. 11 Halk seçim yapar fakat seçenekler zaten belirli çevreler tarafından şekillendirilmiştir. Böylece demokrasi halkın yönetime katılım mekanizması olmaktan çıkıp, elit dolaşımının kontrollü sahnesine dönüşür.
Temsil krizinin en tehlikeli sonucu ise toplumsal aidiyet duygusunun çözülmesidir. İnsanlar devletin, hukukun, siyasetin veya ekonominin kendilerine ait olmadığını düşünmeye başladıklarında ortak gelecek fikri zayıflar. Bu noktadan sonra toplum yalnızca hukuki değil, psikolojik olarak da parçalanmaya başlar. Her grup kendi güvenlik alanını oluşturmaya çalışır. Mezhep, etnisite, sınıf veya ideolojik kimlikler ulusal aidiyetin önüne geçmeye başlar. Çünkü insanlar temsil edilmedikleri yerde korunmadıklarını hissederler. 12
Bu yüzden gerçek demokrasi yalnızca sandık değildir. Gerçek demokrasi, toplumun bütün kesimlerinin kendi seslerini karar mekanizmalarında hissedebilmesidir. Bir ülkede herkes konuşabiliyor olabilir ama herkes duyulmuyorsa orada temsil krizi vardır. İnsan yalnızca oy vermek istemez; aynı zamanda kendisinin de o masada olduğunu hissetmek ister. Adalet yalnızca hukukun eşit uygulanması değil, insanların kendi varlıklarının tanındığını hissedebilmesidir.
Sonuç olarak temsil meselesi modern toplumların en temel varoluş problemidir. İnsan doğası gereği kendi dışındaki acılara karşı sınırlı empati kapasitesine sahiptir. Bu yüzden adalet, yalnızca iyi niyetle kurulamaz. Kurumsal dengeler, temsil çeşitliliği, denetim mekanizmaları ve toplumsal katılım zorunludur. Eğer yönetim alanları dar sınıfsal grupların tekeline girerse toplum giderek kendi içinde yabancılaşır. Temsilin olmadığı yerde güven, güvenin olmadığı yerde aidiyet, aidiyetin olmadığı yerde ise toplumsal barış uzun süre yaşayamaz.
Kaynaklar:
1. İbn Haldun, Mukaddime.
2. Philip Zimbardo, The Lucifer Effect.
3. Montesquieu, Kanunların Ruhu Üzerine.
4. Pierre Bourdieu, Distinction.
5. Ernesto Laclau, On Populist Reason.
6. John Dewey, Democracy and Education.
7. Adam Smith, Milletlerin Zenginliği.
8. Max Weber, Economy and Society.
9. Hannah Arendt, The Human Condition.
10. Axel Honneth, The Struggle for Recognition.
11. Robert Michels, Political Parties.
12. Benedict Anderson, Imagined Communities.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish