Kıbrıs meselesi uzun yıllardır donmuş bir ihtilaf olarak görülüyor. Müzakereler zaman zaman yeniden başlasa da tarafların temel pozisyonları değişmedi. Ancak Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Guterres'in adaya gerçekleştirdiği ziyaret ve taraflarla yürüttüğü temaslar, Kıbrıs dosyasının yeniden uluslararası diplomasinin ön sıralarına taşındığını gösteriyor.
Guterres'in ziyareti, BM Genel Sekreteri'nin Kıbrıs Özel Temsilcisi María Ángela Holguín'in üzerinde çalıştığı iddia edilen gayriresmî çözüm önerilerinin basına yansıdığı bir döneme denk geliyor.
Ancak asıl dikkat çeken nokta şu: Girişimler artık yalnızca Kıbrıs'ın geleceğiyle ilgili değil. Dosya, Avrupa'nın savunma mimarisi, Türkiye'nin Batı ile ilişkileri ve Doğu Akdeniz jeopolitiğiyle doğrudan bağlantılı hâle geldi.
Peki neden şimdi?
Sorunun cevabı Avrupa'nın güvenlik ortamında yatıyor. Rusya ile yaşanan gerilimlerin ardından Avrupa Birliği savunma kapasitesini güçlendirmeye çalışıyor. Bu süreçte Türkiye'nin askerî kapasitesi, savunma sanayii ve jeostratejik konumu yeniden önem kazandı.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Ankara da değişen tabloyu dış politika hedefleri doğrultusunda değerlendirmeye çalışıyor. Avrupa savunma projelerine katılım, savunma sanayii iş birlikleri ve Batı ile güvenlik ilişkilerinin yeniden şekillendirilmesi bu hedeflerin başında geliyor.
Kıbrıs artık Avrupa güvenlik mimarisinin başlıklarından biri hâline geliyor. Nitekim Atina'daki tartışmalar da bu değişimi yansıtıyor. SKAI televizyonunda değerlendirmelerde bulunan uluslararası ilişkiler uzmanı Konstantinos Filis, Avrupa'nın yeni savunma ihtiyaçlarının Türkiye'yi giderek daha vazgeçilmez bir aktör hâline getirdiğini, bunun da Kıbrıs dosyası üzerinde Atina ve Lefkoşa'nın alışık olmadığı bir diplomatik baskı oluşturabileceğini savunuyor.
Bu değerlendirme, Avrupa'da değişen stratejik önceliklerin Yunan akademik çevrelerinde de karşılık bulmaya başladığını gösteriyor.
Basına yansıyan çözüm taslağı, bugüne kadar savunulan iki bölgeli, iki toplumlu federasyon modelinden farklı bir yaklaşım ortaya koyuyor. Önerinin merkezinde "yaratıcı muğlaklık" olarak tanımlanan bir yöntem bulunuyor. Amaç, tarafların aynı yapıyı farklı biçimlerde yorumlayabilmesine imkân tanımak.
Rum tarafı bunu gevşek bir federasyon olarak değerlendirebilir. Türk tarafı ise konfederal özellikler taşıyan yeni bir ortaklık modeli olarak sunabilir.
Rum basınındaki bu kaygılar, çözüm modeline ilkesel bir itirazdan çok, önerinin uzun vadede siyasi sonuçlarına odaklanıyor. Dolayısıyla tartışma artık federasyon ya da konfederasyon kavramlarından ziyade, kurulacak yapının zaman içinde nasıl evrileceği üzerinde yoğunlaşıyor.
Peki bu yaklaşım neyi hedefliyor?
Temel amaç, yıllardır çözülemeyen egemenlik tartışmasını hukuki tanımlar üzerinden değil, işlevsel bir yönetim modeli üzerinden aşmak.
Yeni modelde merkezi yönetimin yetkileri sınırlı tutuluyor. Dış politika, savunma ve Avrupa Birliği ilişkileri gibi birkaç ortak alan dışında günlük yönetimin büyük bölümü kurucu devletlere bırakılıyor. Böylece geçmiş müzakerelerde tartışılan kapsamlı federal kurumlar yerine daha esnek bir yapı öngörülüyor.
Bu yaklaşımın en tartışmalı yönü de burada ortaya çıkıyor. Tarafların aynı anayasal modeli farklı biçimlerde yorumlayabilmesi kısa vadede müzakereleri kolaylaştırabilir. Ancak uzun vadede yeni hukuki ve siyasi anlaşmazlıkların doğmasına da zemin hazırlayabilir. Benzer kaygılar Rum basınında da dikkat çekiyor. *Philenews* gazetesinde yayımlanan analizlerde, gevşek federasyon olarak sunulan modelin zaman içinde fiilî iki devletli bir yapıyı kalıcı hâle getirebileceği uyarısı yapılıyor. Bu değerlendirmeler, Rum kamuoyundaki endişenin yalnızca siyasi çevrelerle sınırlı olmadığını gösteriyor.
Sorun nerede?
Modelin önünde ciddi siyasi engeller bulunuyor.
Toprak düzenlemeleri, Kapalı Maraş ve Güzelyurt gibi bölgelerin statüsü, uluslararası tanınma ve izolasyonların kaldırılması müzakerenin en hassas başlıkları olmayı sürdürüyor.
Türk tarafına doğrudan ticaret, doğrudan uçuşlar ve uluslararası temasların önünün açılması gibi adımlar öneriliyor. Buna karşılık bazı toprak düzenlemeleri gündeme geliyor. Müzakerelerin merkezinde yine "toprak karşılığı statü" pazarlığı yer alıyor.
Peki Avrupa açısından bu dosya neden önem taşıyor?
Avrupa Birliği'nin Türkiye ile güvenlik alanındaki ilişkileri uzun süredir Kıbrıs nedeniyle kurumsal bir çıkmaz içinde bulunuyor. Kıbrıs Rum Yönetimi çeşitli savunma mekanizmalarında Türkiye'nin önünü kesiyor. Ankara da NATO ile Avrupa Birliği arasındaki bazı iş birliği kanallarını bloke ediyor. Karşılıklı vetolar, Avrupa'nın güvenlik kapasitesini sınırlayan yapısal bir sorun oluşturuyor.
Avrupa'nın savunma alanında daha fazla iş birliğine ihtiyaç duyması bu kilitlenmenin aşılması yönündeki baskıyı artırıyor. Ankara ise yeni jeopolitik ortamı diplomatik bir fırsat olarak görüyor. Türkiye'nin Avrupa savunma sistemine daha fazla entegre olmasının önündeki siyasi engellerden biri Kıbrıs sorunu olarak değerlendiriliyor.
Avrupa merkezli düşünce kuruluşlarının son analizlerinde de benzer bir eğilim görülüyor. Özellikle Türkiye'nin savunma sanayii kapasitesi ve NATO içindeki askerî ağırlığı nedeniyle Avrupa güvenlik mimarisinin Ankara'yı tamamen dışlayarak şekillenmesinin gerçekçi olmadığı yönündeki değerlendirmeler giderek daha sık dile getiriliyor.
Denklemi etkileyen başka bir unsur da Amerika Birleşik Devletleri'nin yaklaşımı.
Washington açısından Kıbrıs'ta sağlanacak olası bir uzlaşma diplomatik bir başarıdan ibaret değil. Bu durum, Doğu Akdeniz enerji kaynaklarının daha istikrarlı bir ortamda Batı pazarlarına ulaştırılması bakımından da önem taşıyor. Kıbrıs meselesi, enerji güvenliği ile savunma politikalarının kesiştiği bir dosyaya dönüşmüş durumda. İngiliz basınında yer alan değerlendirmeler de Washington'un Kıbrıs dosyasına artık tarihsel bir ihtilaftan çok, enerji güvenliği ve Avrupa savunmasının tamamlayıcı bir unsuru olarak yaklaştığına işaret ediyor. Bu bakış açısı, klasik diplomatik önceliklerden farklı bir müzakere zemini oluşturuyor.
Peki Atina'da tablo nasıl değişiyor?
Yunan akademik çevrelerinde son dönemde yapılan değerlendirmeler, uzun yıllardır benimsenen bazı dış politika kabullerinin sorgulanmaya başladığını gösteriyor. Amerika Birleşik Devletleri'nin eskisi kadar güçlü bir güvenlik garantörü olmadığı görüşü daha fazla dile getiriliyor. Avrupa Birliği'nin ortak askerî kapasite oluşturmakta zorlandığı yönündeki analizler de güç kazanıyor.
Sorunları zamana bırakmanın artık Atina'nın lehine işlemediği değerlendirmesi de daha görünür hâle geliyor.
Bu tablo, Kıbrıs dosyasının diplomatik olduğu kadar stratejik bir yeniden hesaplama sürecine dönüştüğünü gösteriyor.
Önümüzdeki aylarda esas mesele, tarafların hangi anayasal ve jeopolitik çerçevede masaya oturacağı olacak. Çünkü bugün müzakere edilen konu yalnızca adanın yönetim modeli değil. Avrupa'nın güvenlik mimarisi, Türkiye'nin Batı ile ilişkileri ve Doğu Akdeniz'deki güç dengeleri aynı masanın farklı başlıklarını oluşturuyor.
Dikkat çekici olan nokta, bu değerlendirmelerin önemli bir bölümünün Türk kaynaklarından değil, Yunan akademisyenlerden, Rum yorumculardan ve Batılı analiz merkezlerinden geliyor olması. Bu durum, Doğu Akdeniz'deki jeopolitik dönüşümün artık yalnızca Ankara'nın tezleriyle açıklanamayacağını gösteriyor.
Guterres'in adadaki temasları da bu nedenle, değişen uluslararası dengelerin Kıbrıs dosyasına nasıl yansıdığını gösteren bir işaret olarak okunmalı.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish