Öcalan "yüzyılın stratejisi" ile ne demek istiyor?

Şiddeti amasız-fakatsız devreden çıkaran ve 85 milyonu ortak bir Anayasal şemsiyede buluşturmayı hedefleyen yeni paradigma ne anlama geliyor?

Fotoğraf: DEM Parti

Türkiye, neredeyse yarım asra yaklaşan ağır bir toplumsal ve siyasal yükü geride bırakma arayışında. Silahların, çatışmaların ve acıların gölgesinden sıyrılıp kalıcı bir toplumsal barış inşa etme çabaları ne zaman gündeme gelse, ülke olarak sadece siyasi hamleleri değil, aynı zamanda bu meselenin zihinsel ve fikri boyutunu da tartışmak zorunda kalıyoruz. İşte tam da bu barış ve çözüm arayışlarının merkezinde, sürecin en kritik aktörlerinden biri olan PKK lideri Abdullah Öcalan’ın iddialı bir tespiti duyuruldu. Öcalan "Geliştirmeye çalıştığım strateji, önümüzdeki yüzyılın stratejisidir” dedi.

Nasıl bir model öneriyor?

İmralı’dan yükselen bu cümle, ilk bakışta konjonktürel bir siyasi çıkış, bir pazarlık hamlesi ya da rutin bir retorik gibi algılanabilir. Ancak beğenin beğenmeyin; Türkiye’nin güncel barış arayışlarıyla, coğrafyanın dönüşen dengeleriyle birlikte okunduğunda, bu sözlerin ardında 20. yüzyıldan devralınan ezberleri bozmayı ve yeni bir toplumsal sözleşme inşa etmeyi hedefleyen esaslı bir paradigma iddiası yatıyor.

Peki, Öcalan bu cümleyle tam olarak neyi kastediyor, Türkiye’ye ve bölgeye nasıl bir gelecek modeli öneriyor? Bu sorunun yanıtını verebilmek için öncelikle Orta Doğu coğrafyasının son yüz yıllık tarihsel krizine ve bu krizin ürettiği siyasal modellere bakmak gerekiyor. 20. yüzyıl, Batı Avrupa tecrübesinden mülhem, katı ve tektipleştirici bir ulus-devlet modelini bu coğrafyaya dayattı. Sınırların cetvellerle çizildiği, etnik ve dinsel homojenliğin bir devlet ideolojisi haline getirildiği bu süreç, Orta Doğu’nun çok kültürlü, çok kimlikli ve geçişken sosyolojik gerçekliğiyle sert bir biçimde çatıştı. Kürtler de bu çatışmalı sürecin tam ortasında; Türkiye, Irak, İran ve Suriye sınırları arasına bölünmüş bir topluluk olarak modern dönemin en büyük ve en uzun soluklu kimlik krizlerinden birinin ana unsuru haline geldiler. Öcalan’ın "yüzyılın stratejisi" dediği yaklaşım, işte tam bu noktada, katı merkeziyetçi ve dışlayıcı ulus-devlet mantığının artık sürdürülemez olduğu ve miadını doldurduğu tespitiyle işe başlıyor.

Ancak buradaki temel kırılma noktası, önerilen çözümün mahiyetinde gizli. Öcalan devleti tamamen ortadan kaldırmayı ya da yeni sınırlar çizerek yeni bir ulus-devlet kurmayı hedeflemiyor. Aksine, mevcut devlet yapısının sınırlarını değiştirmeden, devleti demokratikleştirerek ve kapsayıcı hale getirerek dönüştürmeyi esas alıyor. Bu yaklaşım, klasik ayrılıkçı paradigmaya tamamen zıt bir çizgiye işaret ediyor. Bağımsız devlet kurma fikrinden, mevcut devlet çatısı altında eşit vatandaşlık temelinde bir arada yaşama arayışına geçişi tarif eden bu zihniyet, Türkiye'nin üniter yapısını bir tehdit olarak görmek yerine, o yapının ne kadar adil ve kapsayıcı olabildiğine odaklanıyor.

Şiddet yöntemleri devreden çıkıyor

Bu stratejik dönüşümün Türkiye’deki barış arayışları ve çözüm süreci açısından en somut, en hayati boyutu ise hiç şüphesiz yöntem değişikliği. 20. yüzyılın Soğuk Savaş ikliminde şekillenen, devrimci romantizmle beslenen silahlı mücadele ve şiddet paradigması, 21. yüzyılın dünyasında hem toplumsal meşruiyetini hem de siyasal işlevini tamamen yitirdi. Dünyadaki diğer çatışma çözümü tecrübeleri de açıkça gösterdi ki; kalıcı haklar, toplumsal özgürlükler ve adalet artık dağda ya da silahların gölgesinde kazanılamıyor. Güney Afrika’dan Kuzey İrlanda’ya kadar başarılı olmuş tüm barış süreçleri, silahların tamamen sustuğu ve siyasetin tek meşru alan haline geldiği bir zeminde inşa edildi. Öcalan’ın son dönem mesajlarında öne çıkan "demokratik siyaset" ve "demokratik entegrasyon" kavramları, şiddet yöntemlerinin amasız ve fakatsız devreden çıkarılması gerektiğine işaret ediyor. Türkiye’de yürütülen barış çabalarının gerçek bir toplumsal sözleşmeye dönüşebilmesi de bu söylemin lafta kalmayıp PKK’nin silahı tamamen bir siyasal araç olmaktan çıkarması ve mücadelenin yalnızca anayasal, hukuki ve demokratik siyasete kaymasıyla mümkün.

İmralı’dan dile getirilen "demokratik toplum" ve "kültürel çoğulculuk" vurguları, bir yandan merkezi devletin üzerindeki aşırı yükü hafifletmeyi, yerel demokrasiyi güçlendirmeyi ve farklı kimliklerin anayasal güvence altına alınmasını savunurken, diğer yandan Türkiye’nin kurulu düzeni açısından çetin bir hukuki ve siyasi sınavı beraberinde getiriyor. Bu noktada hem devlet aklının hem de toplumsal kesimlerin yanıt araması gereken hassas bir denge ortaya çıkıyor.

Bir tarafta “devletin ülkesi ve milletiyle bölünmez bütünlüğünü”, kamu düzenini ve meşru güvenlik kaygılarını koruma zorunluluğu; diğer tarafta 85 milyon vatandaşın tamamını kapsayan, kimseyi ötekileştirmeyen, eşit ve adil bir anayasal vatandaşlık zeminini kurma ihtiyacı. Hukuk devleti açısından bakıldığında mesele, devleti zayıflatmak ya da egemenliği parçalamak değil; devletin ne ölçüde katılımcı, şeffaf ve tüm renkleri kucaklayan bir şemsiyeye dönüşebileceği ihtimali. Çünkü yerel yönetimlerin güçlendirilmesi ve kültürel hakların tanınması, devletin bekasıyla çatışmak zorunda değil; aksine adil bir düzen, toplumsal aidiyeti ve devlet-millet bağını çok daha güçlü kılar.

Tarihi bir fırsat olabilir

Tabii ki Öcalan’ın ortaya koyduğu bu "21. yüzyıl stratejisi", Türkiye kamuoyunda tek bir tonda veya koşulsuz bir kabulle karşılanmıyor. Meseleye iyimser bakan ve çözümü destekleyen kesimler; bu yaklaşımı Orta Doğu’daki kanlı kördüğümü çözecek, onlarca yıldır akan kanı durduracak, şiddeti kökten bitirecek ve Türkiye’yi hem kendi içinde barışmış hem de bölgesel çapta ilham veren bir demokratik güce dönüştürecek tarihi bir fırsat olarak değerlendiriyor. Buna karşılık son derece şüpheci ve eleştirel yaklaşan çevreler ise, kullanılan dili ve modern kavramları bir "taktik manevra" olarak okuyor; geçmişteki bağımsızlık ya da özerklik gibi nihai hedeflerin sadece "demokratik entegrasyon" veya "anayasal vatandaşlık" gibi süslü ve Batılı kavramlarla yeniden ambalajlandığını iddia ediyor.

Gelinen aşamada; akademik metinlerin teorik labirentlerinden sıyrılıp sahaya baktığımızda, şüpheler ya da temenniler ne kadar güçlü olursa olsun nihai hükmü lafların değil, pratiğin vereceği açıktır. Abdullah Öcalan’ın "önümüzdeki yüzyılın stratejisi" derken ne kastettiği, ancak ve ancak uygulamadaki somut adımlarla test edilebilir. Türkiye açısından asıl mesele ise, söylemlerin ötesine geçerek şiddetin amasız ve kesin bir biçimde sona erdiği, hukukun üstünlüğünün her alanda tesis edildiği ve her bir yurttaşın kendisini bu ülkenin eşit, hür ve değerli bir parçası hissettiği kalıcı bir düzeni kurabilmek. Eğer bu dönüşüm başarılabilirse, Türkiye sadece kendi içindeki Kürt meselesini çözmekle kalmayacak, 21. yüzyıla damgasını vuracak en büyük toplumsal barış ve demokrasi başarılarından birine imza atacak.

 

DAHA FAZLA HABER OKU