Türkiye'de "Terörsüz Türkiye" süreci kapsamında gündeme gelen yeni yasal düzenlemeler kamuoyunda tartışılırken, bazı değerlendirmelerde de 1925 yılında Şeyh Said Ayaklanması sonrasında çıkarılan kanunlarla benzerlikler kurulmaktadır. Ancak böylesine önemli tarihsel karşılaştırmaların sağlıklı biçimde yapılabilmesi için öncelikle 1925 yılının siyasal, hukuki ve toplumsal koşullarının doğru anlaşılması gerekmektedir. Farklı tarih yazımı gelenekleri, Şeyh Said Ayaklanması'nın sebebi, niteliği ve sonuçları konusunda birbirinden farklı değerlendirmeler ortaya koymaktadır. Bu nedenle dönemi yalnızca tek bir perspektiften okumak yerine, cumhuriyetin kuruluş sürecindeki devlet inşası, güvenlik kaygıları, merkezileşme politikaları, etnik kimlik tartışmaları ve uluslararası gelişmeler birlikte ele alınmalıdır.
cumhuriyetin ilanından sonra Ankara Hükûmeti'nin temel önceliklerinden biri, yeni devletin ülke genelinde siyasal otoritesini tesis etmek ve merkezi idareyi güçlendirmek olmuştur. Bu süreçte gerçekleştirilen idari, hukuki ve toplumsal reformlar, özellikle Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da farklı toplumsal kesimler tarafından çeşitli biçimlerde karşılanmıştır. Tarih literatüründe bir görüş, ayaklanmanın temelinde merkezileşme politikaları ile bölgesel güç odakları arasındaki çatışmanın bulunduğunu savunurken, başka bir yaklaşım ise dinî hassasiyetlerin, aşiret yapısının, Kürt milliyetçiliğinin gelişiminin ve uluslararası konjonktürün birlikte etkili olduğunu ileri sürmektedir. Dolayısıyla Şeyh Said Ayaklanması'nın tek bir nedene indirgenmesi, tarihsel olayın çok boyutlu niteliğini açıklamakta yetersiz kalmaktadır.
Peki Şeyh Said kimdir?
Şeyh Said (1865-1925), Nakşibendi tarikatının önde gelen şeyhlerinden biri olup aynı zamanda bölgede önemli dinî ve toplumsal nüfuza sahip bir kanaat önderiydi. 13 Şubat 1925 tarihinde Diyarbakır'ın Eğil ilçesine bağlı Piran Köyü'nde başlayan silahlı hareketin lideri olarak kabul edilmektedir. Kısa süre içerisinde Elazığ, Diyarbakır, Genç, Muş ve çevre bölgelere yayılan ayaklanma, Cumhuriyet tarihinin ilk büyük iç güvenlik krizlerinden biri olarak değerlendirilmiştir. Devletin askerî müdahalesi sonucunda ayaklanma, Şubat-Nisan 1925 döneminde büyük ölçüde bastırılmış, Şeyh Said ise yakalanarak yargılanmıştır.
Ayaklanmanın niteliği konusunda tarihçiler arasında tam bir görüş birliği bulunmamaktadır. Resmî tarih anlatısı uzun yıllar boyunca olayı cumhuriyete karşı dinî ve ayrılıkçı bir isyan olarak değerlendirmiştir. Buna karşılık bazı araştırmacılar, hareketin yalnızca dinî saiklerle açıklanamayacağını; merkezileşme politikalarına tepki, aşiret yapısının dönüşümü, bölgesel siyasal dengeler ve Kürt etnik kimlik taleplerinin de süreç üzerinde etkili olduğunu ileri sürmektedir. Günümüzde akademik literatürde ağırlık kazanan yaklaşım ise bu unsurların birbirini dışlamadığı, farklı düzeylerde birbirini tamamlayan faktörler olarak değerlendirilmesi gerektiği yönündedir.
Şeyh Said sonrası hukuki düzenlemeler
Şeyh Said Ayaklanması'nın bastırılmasının ardından Cumhuriyet yönetimi yalnızca isyana katılanların cezalandırılmasına yönelik geçici tedbirlerle yetinmedi, aynı zamanda devletin güvenlik anlayışını kurumsallaştıracak kapsamlı bir hukuki çerçeve oluşturdu.
Bu süreçte çıkarılan kanunlar birlikte değerlendirildiğinde, devletin yalnızca silahlı ayaklanmayı bastırmayı değil, benzer hareketlerin yeniden ortaya çıkmasını önlemeyi ve cumhuriyetin temel niteliklerini hukuk yoluyla güvence altına almayı amaçladığı görülmektedir.
Bu hukuki düzenlemelerin ilki, 4 Mart 1925 tarih ve 293 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu olmuştur.
2 yıllık süreyle yürürlüğe giren bu kanun, hükûmete kamu düzenini, güvenliği ve toplumsal huzuru bozduğu değerlendirilen her türlü faaliyet, yayın ve örgütlenmeyi yasaklama konusunda olağanüstü yetkiler tanımıştır.
Kanunun 1. maddesi, içtimai nizamı, emniyeti, sükûnu ve asayişi ihlal edecek veya irticaya sebebiyet verecek her türlü hareket ve neşriyatın hükûmet tarafından yasaklanabileceğini hükme bağlamıştır.
2. maddede ise bu fiilleri işleyenlerin İstiklal Mahkemelerinde yargılanmasının önü açılmıştır. Böylece yürütme organı ile olağanüstü yargı mekanizması arasında doğrudan bir hukuki ilişki kurulmuştur.
Takrir-i Sükûn Kanunu'nun uygulama alanını tamamlayan ikinci önemli düzenleme ise 8 Nisan 1925 tarih ve 644 sayılı Kanun olmuştur.
Kamuoyunda çoğu zaman "Şeyh Said Kanunu" olarak anılan bu düzenleme, doğrudan Şeyh Said, maiyeti ve ayaklanmaya katıldığı veya destek verdiği iddia edilen kişilerin yargılanmasına ilişkin usulü belirlemiştir.
Kanun, Diyarbakır'da özel yetkili bir İstiklal Mahkemesi kurulmasını öngörmüş; bu mahkemenin vereceği kararların kesin olduğunu ve hiçbir temyiz merciine başvurulamayacağını hüküm altına almıştır.
Nitekim bu yargılama süreci sonunda Şeyh Said ile birlikte 47 kişi, 29 Haziran 1925 tarihinde idam edilmiştir.
Olağanüstü güvenlik rejimi yalnızca 1925 yılıyla sınırlı kalmamıştır. Başlangıçta 2 yıllık süreyle kabul edilen Takrir-i Sükûn Kanunu, 4 Mart 1927 tarih ve 1095 sayılı Kanun ile 2 yıl daha uzatılmış, ardından yürürlük süresi fiilen 1930 yılına kadar devam etmiştir. Bu durum, Cumhuriyet yönetiminin söz konusu güvenlik tedbirlerini geçici bir kriz yönetimi aracı olarak değil, devletin yeniden yapılandırılması sürecinin hukuki dayanaklarından biri olarak gördüğünü göstermektedir.
Bu sürecin son halkalarından biri ise 8 Mayıs 1928 tarih ve 1353 sayılı "Bazı Cürüm ve Cinayetlerin Cezasının Teşkili Hakkında Kanun" olmuştur.
Hukuken bu düzenleme "Şeyh Said Kanunu" değildir. Ancak Şeyh Said Ayaklanması sonrasında benimsenen güvenlik ve laiklik eksenli hukuk politikasının devamı niteliğinde değerlendirilmektedir.
Kanunun 1. maddesi, devletin sosyal, iktisadi, siyasi ve hukuki temel düzenini din esaslarına dayandırmayı amaçlayan faaliyetleri suç olarak tanımlamış, bu amaçla propaganda yapılmasını, dernek kurulmasını, yayın faaliyetinde bulunulmasını ve çeşitli sembollerin kullanılmasını ağır hapis ve para cezalarına bağlamıştır.
2. madde kamu görevlileri açısından memuriyetten sürekli çıkarılma yaptırımı öngörürken, 3. madde ise bu suçlarla bağlantılı matbaa ve yayın organlarının müsaderesine imkân tanımıştır.
Bu kronoloji incelendiğinde, cumhuriyetin ilk yıllarında güvenlik politikalarının 3 aşamalı bir hukuki yapı üzerine inşa edildiği görülmektedir.
İlk aşamada Takrir-i Sükûn Kanunu ile olağanüstü idari yetkiler tanınmış, 2. aşamada 644 sayılı Kanun ile isyana katılanların özel yargılama usulü belirlenmiş, 3. aşamada ise 1353 sayılı Kanun ile cumhuriyetin laik hukuk düzenini korumaya yönelik cezai hükümler kalıcı mevzuatın bir parçası hâline getirilmiştir. Bu nedenle söz konusu kanunlar birbirinin alternatifi değil, aynı güvenlik paradigmasının farklı kısımlarını tamamlayıcı düzenlemeler olarak değerlendirilmelidir.
Şeyh Said Ayaklanması'nın bastırılmasının ardından Cumhuriyet yönetimi yalnızca isyana katılanların cezalandırılmasına yönelik geçici tedbirlerle yetinmemiş, yeni devletin güvenlik anlayışını kurumsallaştıracak kapsamlı bir hukuki çerçeve oluşturmuştur.
Bu süreçte çıkarılan kanunlar birlikte değerlendirildiğinde, devletin yalnızca silahlı ayaklanmayı bastırmayı değil, benzer hareketlerin yeniden ortaya çıkmasını önlemeyi ve cumhuriyetin temel niteliklerini hukuk yoluyla güvence altına almayı amaçladığı görülmektedir.
Bu hukuki düzenlemelerin ilki, 4 Mart 1925 tarih ve 293 sayılı Takrir-i Sükûn Kanunu olmuştur. 2 yıllık süreyle yürürlüğe giren bu kanun, hükûmete kamu düzenini, güvenliği ve toplumsal huzuru bozduğu değerlendirilen her türlü faaliyet, yayın ve örgütlenmeyi yasaklama konusunda olağanüstü yetkiler tanımıştır.
Kanunun 1. maddesi, içtimai nizamı, emniyeti, sükûnu ve asayişi ihlal edecek veya irticaya sebebiyet verecek her türlü hareket ve neşriyatın hükûmet tarafından yasaklanabileceğini hükme bağlamıştır.
2. maddede ise bu fiilleri işleyenlerin İstiklal Mahkemelerinde yargılanmasının önü açılmıştır. Böylece yürütme organı ile olağanüstü yargı mekanizması arasında doğrudan bir hukuki ilişki kurulmuştur.
Bu çerçevede 8 Mayıs 1928 tarih ve 1353 sayılı "Bazı Cürüm ve Cinayetlerin Cezalarının Teşkili Hakkında Kanun" kabul edilmiştir. Söz konusu kanun, devletin sosyal, siyasi, hukuki ve iktisadi temel düzenini din esaslarına dayandırmayı amaçlayan faaliyetleri suç olarak tanımlamış, bu amaç doğrultusunda propaganda yapılmasını, dernek kurulmasını, yayın faaliyetinde bulunulmasını ve çeşitli sembollerin kullanılmasını ağır hapis ve para cezalarına bağlamıştır. Kamu görevlileri bakımından memuriyetten sürekli çıkarılma yaptırımı öngörülmüş, bu faaliyetlerde kullanılan matbaa ve yayın organlarının müsaderesi de hüküm altına alınmıştır. Böylece Cumhuriyet yönetimi, güvenlik politikalarını yalnızca silahlı isyanlarla mücadele kapsamında değil, laik hukuk düzeninin korunması perspektifinde de genişletmiştir.
Ancak cumhuriyetin Şeyh Said sonrasında izlediği hukuk politikası sadece cezalandırıcı düzenlemelerden ibaret değildir. Ayaklanmanın bastırılması, yargılamaların tamamlanması ve olağanüstü güvenlik tedbirlerinin uygulanmasının ardından devlet, bölgenin yeniden normalleşmesini hedefleyen farklı hukuki mekanizmaları da devreye sokmuştur.
Bu noktada dikkat çeken en önemli düzenleme ise 9 Mayıs 1928 tarihli Resmî Gazete'de yayımlanarak yürürlüğe giren 1239 sayılı "Şark Mıntıkasında Muayyen Vilayet ve Kazalarda Ceraim Takibatı ile Cezalarının Tecili Hakkında Kanun" olmuştur.
1239 sayılı Kanun, erken Cumhuriyet döneminde güvenlik politikalarının yalnızca bastırma ve cezalandırma üzerine kurulmadığını göstermesi bakımından ayrı bir önem taşımaktadır. Kanunun temel amacı, Şeyh Said Ayaklanması ve sonrasında meydana gelen eşkıyalık olayları nedeniyle haklarında soruşturma yürütülen veya mahkûmiyet kararı bulunan bazı kişiler bakımından kovuşturmaların ve cezaların belirli şartlar altında ertelenmesini sağlamaktı. Düzenleme yalnızca Diyarbakır, Elazığ, Van, Bitlis, Hakkâri, Mardin, Urfa, Siirt, Bayazıt ve Malatya vilayetleri ile Besni, Hınıs ve Kiğı kazalarını kapsayan sınırlı bir coğrafyada uygulanmış, dolayısıyla genel nitelikli bir af kanunu olmaktan ziyade bölgesel ve geçici bir hukuk düzenlemesi olarak tasarlanmıştır.
Kanunun en dikkat çekici özelliği, klasik anlamda bir af düzenlemesi olmamasıdır. Kanun, suçları veya mahkûmiyetleri tamamen ortadan kaldırmamış, bunlara ilişkin soruşturma ve cezaların tecil edilmesini, yani belirli şartlar altında ertelenmesini öngörmüştür. Buna göre kanundan yararlanan kişilerin belirlenen süre içerisinde yeniden suç işlememeleri şart koşulmuş, aynı veya daha ağır nitelikte bir suç işlemeleri hâlinde ertelenen kovuşturma ve cezaların yeniden uygulanacağı hükme bağlanmıştır. Buna karşılık öngörülen süre boyunca herhangi bir suç işlemeyen kişiler bakımından önceki fiiller hukuken sonuç doğurmamış sayılmıştır.
1. maddede ise dikkat çekici bir başka hüküm yer almaktadır. Kanun, Şeyh Said Ayaklanması'nın bastırılması amacıyla 23 Kasım 1927 tarihine kadar askerî birlikler ve devlet görevlileri tarafından gerçekleştirilen bütün fiil ve işlemlerin suç veya kabahat sayılamayacağını açıkça hüküm altına almıştır. Böylece devlet görevlilerinin ayaklanmanın bastırılması sırasında gerçekleştirdikleri işlemler hukuki sorumluluk dışında bırakılmış, bu yönüyle kanun, yalnızca bireylere yönelik ceza ertelemesi getiren bir düzenleme değil, aynı zamanda güvenlik güçlerinin yürüttüğü operasyonların hukuki sonuçlarını da düzenleyen kapsamlı bir geçiş dönemi kanunu niteliği kazanmıştır.
Bu yönüyle 1239 sayılı Kanun, günümüz hukuk literatüründe geçiş dönemi adaleti olarak adlandırılan uygulamalarla benzer özellikler taşımaktadır. Kanunun amacı, ayaklanmanın lider kadrosunu yeniden yargılamak değil, çatışma ortamından etkilenen yerel toplum ile devlet arasındaki ilişkileri yeniden tesis etmek, bölgede kamu düzenini kalıcı hâle getirmek ve normalleşme sürecini hukuki güvence altına almaktı. Dolayısıyla Cumhuriyet yönetimi, 1925 yılında olağanüstü güvenlik tedbirleriyle başlayan süreci, 1928 yılına gelindiğinde belirli ölçüde toplumsal normalleşmeyi hedefleyen hukuki araçlarla tamamlamaya çalışmıştır.
Bu kronoloji birlikte değerlendirildiğinde, erken Cumhuriyet döneminde Şeyh Said Ayaklanması sonrasında uygulanan hukuk politikalarının 4 temel aşamada şekillendiği görülmektedir.
İlk aşamada Takrir-i Sükûn Kanunu ile olağanüstü idari yetkiler tesis edilmiş, ikinci aşamada 644 sayılı Kanun ile isyana katılanların özel yargılama usulü belirlenmiş, 3. aşamada 1353 sayılı Kanun ile laik Cumhuriyet düzenini korumaya yönelik cezai hükümler güçlendirilmiş, son aşamada ise 1239 sayılı Kanun ile çatışma sonrasında normalleşmeyi ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden inşasını hedefleyen özel bir geçiş dönemi hukuku oluşturulmuştur.
Söz konusu kanun ve maddeleri:
Şark mıntıkasında muayyen vilâyet ve kazalarda ceraim takibatı ile cezalarının tecili hakkında kanun
(Resmî Gazete ile neşir ve ilânı: 14 Mayıs 1928 - Sayı: 888) No. 1239
BİRİNCİ MADDE — Şeyh Sait vakası ve müteakip şekavet (EŞKIYALIK – HAYDUTLUK) hadiseleri dolayısıyla bütün isyan mıntıkasında idare-i örfiyenin ilgası tarihi olan 23 Teşrinisani (KASIM) 1927'ye kadar askerî kuvvetler ve memurin-i devlet taraflarından isyanın tenkili emrinde yapılmış olan bütün efal ve harekât cürüm ve kabahat addolunmaz. (SAYILMAZ-ADDEDİLMEZ)
İKİNCİ MADDE — Şeyh Sait vakası ve müteakip şekavet (EŞKIYALIK) hadiselerinde doğrudan doğruya veya dolayısıyla methaldar (BİR İŞE KARIŞMIŞ, BİR İŞTE PARMAĞI BULUNAN VEYA BİR OLAYDA ETKİSİ OLAN KİMSE) bulunanlar ile bu hadiselerin vukuundan itibaren 23 Teşrinisani 1927'ye kadar geçen müddet zarfında Diyarbekir, Elâziz, Van, Bitlis, Hakkâri, Mardin, Urfa, Siirt, Bayazıt ve Malatya vilâyetleri ile Besni, Hınıs ve Kiğı kazalarında efrat tarafından ika olunan cürüm ve kabahatlerle maznun (SANIK) veya mahkûm olanların haklarındaki takibatın icrası veya hükümlerin infazı tecil edilmiştir.
ÜÇÜNCÜ MADDE — Elyevm hâli firarda bulunup da işbu kanunun neşri tarihinden itibaren 3 ay zarfında dehalet etmeyen maznun ve mahkûmlar tecilden istifade edemezler.
DÖRDÜNCÜ MADDE — 2. madde mucibince tecil edilenler, işbu kanunun neşri tarihinden ve 3. madde mucibince tecil olunanlar dehaletleri tarihinden itibaren yaptıkları cürüm ve kabahatin veya hükmün tabi olduğu müruruzaman müddetinin yarısı içinde aynı nev'iden veya daha ağır cezayı müstelzim bir cürüm ve kabahat işledikleri takdirde haklarında Türk Ceza Kanunu'nun memnu fiillerle cezaların içtimai ve tekerrür hakkındaki ahkâmı tatbik olunur. Şu kadar ki evvelce idama mahkûm olan şahıs ağır cezayı müstelzim bir fiil işler ise hükmü idam 20 sene ağır hapis olarak infaz olunur.
Yukarıdaki müddetler içinde diğer bir cürüm ve kabahat işlemeyenler evvelki cürüm ve kabahatleri işlememiş sayılır.
BEŞİNCİ MADDE — İşbu kanun neşri tarihinden meriyülicradır.
ALTINCI MADDE — İşbu kanunun icrasına Adliye ve Dahiliye vekilleri memurdur.
9 Mayıs 1928
Bugün "Terörsüz Türkiye" kapsamında kamuoyunda tartışılan hukuki düzenlemeler değerlendirilirken tarihsel referans olarak yalnızca Takrir-i Sükûn Kanunu'nun hatırlatılması eksik bir yaklaşım olacaktır. Çünkü erken cumhuriyet deneyimi, aynı süreç içerisinde hem olağanüstü güvenlik tedbirlerini hem de belirli şartlara bağlı hukuki normalleşme mekanizmalarını beraberinde barındırmaktadır. Bu nedenle tarihsel karşılaştırmalar yapılırken yalnızca cezalandırıcı düzenlemeler değil, 1239 sayılı Kanun gibi toplumsal uyumu ve geçiş sürecini düzenleyen hukuki metinler de dikkate alınmalıdır.
Güvenlik paradigmasından demokratikleşme arayışına: 1937 sonrası Kürt meselesinin dönüşümü
Şeyh Said Ayaklanması'nın bastırılması ve 1925-1928 yılları arasında oluşturulan hukuki çerçevenin ardından Türkiye'nin Kürt meselesine yaklaşımı uzun yıllar güvenlik eksenli bir devlet politikası olarak şekillenmiştir. Özellikle 1930'lu yılların 2. yarısından itibaren uygulamaya konulan idari ve hukuki düzenlemeler, yalnızca kamu düzeninin sağlanmasını değil, aynı zamanda ulus-devlet inşası sürecinin hızlandırılmasını hedeflemiştir. Bu çerçevede dil, eğitim, idari yapı, yerleşim politikaları ve kültürel alanlar devletin merkezileştirme politikalarının önemli araçları hâline gelmiştir.
1927 yılında kurulan Umumi Müfettişlik sistemi, Doğu ve Güneydoğu Anadolu'da merkezi idarenin yetkilerini genişleten olağanüstü bir idari model olarak uygulanmıştır.
Özellikle 1935 sonrasında Umumi Müfettişlikler; güvenlik, iskân ve kamu yönetimi alanlarında geniş yetkiler kullanmış, bölgenin idaresi uzun yıllar olağan yönetim usullerinden farklı bir anlayışla yürütülmüştür. Bu dönemde gerçekleştirilen uygulamalar, cumhuriyetin ulus-devlet inşası stratejisinin önemli unsurlarından biri olarak değerlendirilmektedir.
1930'lu yıllardan itibaren Kürtçe'nin kamusal alandaki kullanımına yönelik sınırlamalar, yerleşim yerlerinin adlarının Türkçeleştirilmesi, kültürel faaliyetlerin denetimi ve bölgesel kimliğe ilişkin kamusal görünürlüğün azaltılması yönündeki politikalar uygulanmıştır. Resmî söylem bu uygulamaları ulusal bütünleşmenin gereği olarak savunurken, Kürt siyasal hareketi ve birçok akademik çalışma bu süreci kültürel asimilasyon politikalarının bir parçası olarak değerlendirmiştir. Dolayısıyla söz konusu dönem, devlet ile Kürt toplumu arasındaki güven ilişkisinin giderek zayıfladığı yıllar olarak literatürde önemli bir yer tutmaktadır.
1960'lı yılların sonlarından itibaren Türkiye'de yükselen sol hareketler, kimlik siyaseti ve uluslararası gelişmeler Kürt siyasal hareketinin yeni biçimler kazanmasına zemin hazırlamıştır. Bu atmosfer içerisinde Abdullah Öcalan liderliğinde şekillenen ve 1978 yılında kurulan PKK, Marksist-Leninist ideolojiyi benimseyen silahlı bir örgüt olarak ortaya çıkmış, 1984 yılından itibaren başlattığı silahlı eylemler Türkiye'nin en uzun süreli güvenlik sorunlarından birini oluşturmuştur. Böylece Kürt meselesi, kültürel haklar ve siyasal temsil tartışmalarının ötesinde, terör ve güvenlik boyutuyla da devletin temel gündem maddelerinden biri hâline gelmiştir.
1980'li ve 1990'lı yıllar, çatışmaların en yoğun yaşandığı dönem olarak kayıtlara geçmiştir.
1987 yılında ilan edilen Olağanüstü Hâl (OHAL) rejimi kapsamında bölge özel idari yetkilerle yönetilmiş, güvenlik politikaları genişletilmiş ve devletin terörle mücadele kapasitesi artırılmıştır. Bununla birlikte bu döneme ilişkin olarak başta insan hakları kuruluşları olmak üzere ulusal ve uluslararası birçok raporda faili meçhul cinayetler, zorla kaybetmeler, işkence iddiaları, köy boşaltmaları, zorunlu göçler ve yargısız infazlara ilişkin ciddi eleştiriler yer almıştır. Devlet ise söz konusu uygulamaların büyük ölçüde terörle mücadele koşullarının ortaya çıkardığı olağanüstü güvenlik ortamında değerlendirilmesi gerektiğini savunmuştur. Bu nedenle 1990'lı yıllar, hem PKK terörünün en yoğun olduğu hem de insan hakları tartışmalarının en belirgin biçimde gündeme geldiği dönem olarak hafızalarda yer edinmiştir.
Aynı dönemde siyasal temsil alanında da önemli gelişmeler yaşanmıştır. Kürt siyasi hareketini temsil eden çeşitli partiler farklı dönemlerde Anayasa Mahkemesi tarafından kapatılmış, aynı zamanda milletvekillerinin dokunulmazlıklarının kaldırılması ve yargılanmaları Türkiye'nin demokrasi ve hukuk devleti tartışmalarının önemli başlıklarından biri olmuştur. Bunun yanında köy koruculuğu sistemi, Devlet Güvenlik Mahkemeleri ve olağanüstü güvenlik uygulamaları da uzun yıllar kamuoyunda yoğun biçimde tartışılmıştır.
1990'lı yılların sonuna gelindiğinde ise devlet politikalarında kademeli bir değişim gözlenmeye başlamıştır. Başbakan Süleyman Demirel'in "Kürt realitesini tanıyoruz" açıklaması, Mesut Yılmaz'ın Avrupa Birliği sürecine ilişkin değerlendirmeleri ve Avrupa Birliği üyelik perspektifinin güçlenmesi, güvenlik merkezli yaklaşımın yanında demokratikleşme eksenli yeni arayışların da gündeme gelmesini sağlamıştır. 1999 yılında Abdullah Öcalan'ın yakalanması ve Avrupa Birliği adaylık sürecinin başlaması, Türkiye'nin Kürt meselesine ilişkin politikalarında yeni bir dönemin kapısını aralamıştır.
2000'li yıllarda Avrupa Birliği uyum süreci kapsamında gerçekleştirilen reformlarla birlikte idam cezasının kaldırılması, kültürel haklar konusunda çeşitli yasal değişikliklerin yapılması ve Kürtçe üzerindeki bazı yasakların kaldırılması, devlet politikalarında önemli bir paradigma değişimine işaret etmiştir. Bu değişimin en dikkat çekici siyasi ifadelerinden biri ise dönemin Başbakanı Recep Tayyip Erdoğan'ın 12 Ağustos 2005 tarihinde Diyarbakır'da yaptığı konuşma olmuştur.
Erdoğan, "Türkiye'nin bir Kürt sorunu vardır" diyerek devletin geçmişte hatalar yaptığını kabul etmiş, sorunun daha fazla demokrasi, hak ve özgürlük temelinde çözülmesi gerektiğini ifade etmiştir. Benzer şekilde Mehmet Ağar'ın 2006 yılında dile getirdiği "Dağdan ovaya insinler, siyaset yapsınlar" çağrısı da güvenlik politikalarının yanında siyasal çözüm arayışlarının güçlenmeye başladığını göstermesi bakımından dikkat çekicidir.
Yaklaşık 1 asırlık bu tarihsel süreç incelendiğinde, Türkiye'nin Kürt meselesine yaklaşımının tek boyutlu olmadığı görülmektedir. Güvenlik politikaları ile demokratikleşme girişimleri zaman zaman birbirini izlemiş, zaman zaman ise aynı dönemde birlikte uygulanmıştır. Bugün "Terörsüz Türkiye" başlığı altında yürütülen tartışmalar da bu tarihsel birikimin devamı niteliğindedir. Dolayısıyla güncel hukuki düzenlemeleri değerlendirirken yalnızca son gelişmelere değil, 1925'ten günümüze uzanan devlet politikalarının dönüşümüne, güvenlik-demokrasi dengesine ve toplumsal barış arayışlarına birlikte bakmak gerekmektedir.
Sonuç itibarıyla Şeyh Said Ayaklanması sonrasında cumhuriyetin ilk yıllarında yürürlüğe konulan hukuki düzenlemeler incelendiğinde, devletin güvenlik politikalarının tek boyutlu olmadığı görülmektedir. Bir taraftan Takrir-i Sükûn Kanunu ve İstiklal Mahkemeleri aracılığıyla olağanüstü güvenlik tedbirleri uygulanırken, diğer taraftan 1239 sayılı Kanun gibi toplumsal normalleşmeyi ve devlet-toplum ilişkilerinin yeniden tesis edilmesini amaçlayan hukuki mekanizmalar da devreye sokulmuştur. Bu durum, erken Cumhuriyet döneminin yalnızca cezalandırıcı hukuk üzerinden okunamayacağını, güvenlik, kamu düzeni ve siyasal istikrar arayışlarının farklı hukuki araçlarla birlikte yürütüldüğünü göstermektedir.
1925'ten günümüze uzanan yaklaşık 1 asırlık süreç, Türkiye'nin Kürt meselesine ilişkin politikalarının zaman içerisinde önemli dönüşümler geçirdiğini ortaya koymaktadır. Merkezileşme politikaları, olağanüstü yönetim modelleri, güvenlik eksenli yaklaşımlar, demokratikleşme reformları, Avrupa Birliği uyum süreci, çözüm girişimleri ve yeniden sertleşen güvenlik politikaları, aynı tarihsel çizginin farklı dönemlerini oluşturmaktadır. Dolayısıyla bugün yaşanan gelişmeleri yalnızca güncel siyasal tartışmalar üzerinden değerlendirmek, tarihsel sürekliliği göz ardı etmek anlamına gelecektir.
Bugün "Terörsüz Türkiye" başlığı altında tartışılan hukuki düzenlemeler de bu tarihsel arka plan içerisinde değerlendirilmelidir. Devletlerin uzun süreli silahlı çatışmaların ardından yalnızca güvenlik tedbirlerine değil, aynı zamanda silah bırakan bireylerin topluma yeniden kazandırılmasını amaçlayan özel hukuki düzenlemelere başvurmaları, karşılaştırmalı siyaset ve geçiş dönemi adaleti literatüründe bilinen uygulamalardır.
Bununla birlikte her ülkenin tarihsel, anayasal ve toplumsal koşulları farklıdır. Bu nedenle geçmişte uygulanmış herhangi bir modelin bugüne birebir taşınması mümkün olmadığı gibi, tarihsel örneklerin yalnızca belirli yönleriyle benzetme konusu yapılması da sağlıklı bir yöntem değildir.
Bu çerçevede 1925 yılında çıkarılan Takrir-i Sükûn Kanunu ile 1928 tarihli 1239 sayılı Kanun aynı hukuki mantığın farklı aşamalarını temsil etmektedir.
İlki devletin güvenlik kapasitesini artırmayı hedefleyen olağanüstü bir hukuk rejimi oluştururken, ikincisi çatışma sonrasında belirli şartlar altında hukuki normalleşmeyi sağlayan bir geçiş dönemi düzenlemesi niteliği taşımaktadır.
Günümüzde tartışılan düzenlemeler açısından tarihsel benzerlik aranacaksa, bu benzerliğin daha çok 1239 sayılı Kanun'un bireysel sorumluluk, cezanın ertelenmesi ve toplumsal normalleşme yaklaşımında aranması daha isabetli görünmektedir.
Sonuç olarak, Türkiye'nin yaklaşık 100 yıllık tecrübesi önemli bir gerçeği ortaya koymaktadır: Güvenlik politikaları tek başına kalıcı toplumsal barışı sağlayamadığı gibi, demokratikleşme adımları da güvenlik boyutu dikkate alınmadan sürdürülebilir sonuçlar üretememektedir.
Kalıcı çözüm, hukukun üstünlüğünü, demokratik meşruiyeti, toplumsal adaleti ve kamu güvenliğini aynı anda gözetebilen kapsayıcı bir siyasal yaklaşımın inşa edilmesine bağlıdır.
Tarih, geçmişi tekrar etmek için değil, geçmişin tecrübelerinden hareketle daha sağlıklı politikalar geliştirmek için okunmalıdır. Bu nedenle Şeyh Said sonrasında oluşturulan hukuki düzenlemeler de bugünün tartışmalarında ideolojik kutuplaşmanın değil, tarihsel muhakeme ve hukuki analizin konusu olarak değerlendirilmelidir.
Karşılıklı ilişkiler içinde sorunun barışçıl çözümüne yönelik adımlar tarihsel değişimdir.
Nasıl bir barış?
Bütün sorun burada düğümlenmektedir.
Kendi tarihi ile hesaplaşmayan geleceği yakalayamaz.
Neyi istediğini bilmeyene kimse bir şey vermez. Vereceği zamanı da kendisi tayin eder. Türkiye'de de olan budur.
Terörsüz Türkiye'miz için çıkarılacak yasa herkesi, her kesimi mutlu etmeyebilir. Tepki olması doğaldır; ancak demokratikleşmede ve sorunun çözümünde önemli ilk adımdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish