İsrail'in deniz politikası: Mavi Vatan karşısında stratejik denge arayışı

Prof. Dr. Süleyman Kızıltoprak Independent Türkçe için yazdı

İsrail Donanması'na ait Sa'ar 6 sınıfı korvetler, Doğu Akdeniz'deki Leviathan ve Tamar gibi doğal gaz sahalarının güvenliğinde kritik rol üstleniyor / Fotoğraf: İsrail Savunma Kuvvetleri Sözcülüğü

Doğu Akdeniz, 21'inci yüzyılın başından itibaren yeni bir jeopolitik döneme girmiştir. Özellikle son 20 yılda enerji kaynakları, deniz yetki alanları, ulaştırma koridorları, askerî erişim imkânları ve bölgesel ittifaklar bakımından dünyanın en yoğun rekabet sahalarından biri hâline gelmiştir. Bu rekabetin merkezinde hidrokarbon rezervleri kadar kıyıdaş devletlerin egemenlik hakları, ekonomik kalkınma beklentileri ve uzun vadeli güvenlik tasavvurları da bulunmaktadır.

İsrail'in Leviathan, Tamar ve Karish gibi açık deniz doğal gaz sahalarını işletmeye başlaması, ülkenin Doğu Akdeniz'e yönelik yaklaşımını önemli ölçüde değiştirmiştir. Tarihsel olarak kara sınırlarından kaynaklanan tehditlere odaklanan İsrail güvenlik doktrini, deniz tabanlı enerji üretiminin artmasıyla birlikte deniz yetki alanlarının, açık deniz platformlarının, boru hatlarının ve denizaltı altyapısının korunmasını da temel bir ulusal güvenlik meselesi olarak ele almaya başlamıştır.

Türkiye açısından ise Doğu Akdeniz, son yıllarda keşfedilmiş yeni bir stratejik alan değildir. Anadolu'nun güvenliği, dış ticaret yolları, enerji politikası, kıta sahanlığından doğan hakları ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin meşru menfaatleri bakımından tarihsel ve coğrafi bir devamlılık alanıdır. Selçuklu Sultanı I. Alâeddin Keykubad'ın 1221'de Alanya'yı fethederek önemli bir deniz üssüne dönüştürmesi, Osmanlı Devleti'nin 1571'de Kıbrıs'ı fethi ve ardından Akdeniz'de yayılması, Anadolu devlet geleneğinde Akdeniz'e verilen stratejik önemin tarihsel örneklerinden biridir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bu nedenle Mavi Vatan Doktrini, bazı çevrelerin ileri sürdüğü gibi geçici, yayılmacı veya yalnızca askerî nitelikte bir siyasi söylem değildir. Özellikle Cihat Yaycı ve Cem Gürdeniz'in kavramsallaştırmasıyla Mavi Vatan Doktrini, Türkiye'nin deniz yetki alanlarını, kıta sahanlığını, deniz ulaştırma güvenliğini, enerji kaynaklarına erişimini ve denizlerdeki egemenlik haklarını bütüncül bir stratejik çerçevede ele almaktadır.

İsrail'in Yunanistan, Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ve belirli dönemlerde Mısır ile geliştirdiği enerji, güvenlik ve diplomasi temelli iş birliği ağları da yalnızca ekonomik ortaklıklar olarak değerlendirilemez. Bu ilişkiler, Türkiye'nin bölgesel ağırlığını dengelemeyi, Ankara'yı karar alma süreçlerinin dışında bırakmayı ve Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin coğrafi gerçekliğiyle bağdaşmayan bir deniz düzenini kurumsallaştırmayı amaçlayan daha geniş bir stratejik yönelimin parçalarıdır.

İsrail, Türkiye ile doğrudan ve simetrik bir güç rekabetine girmekten ziyade bölgesel ittifaklar, seçici hukuk yorumları, teknolojik üstünlük ve uluslararası meşruiyet üretimi üzerinden çok katmanlı bir dengeleme politikası izlemektedir. Bu çalışma, İsrail'in Doğu Akdeniz deniz politikasını enerji güvenliği, deniz hukuku, bölgesel bloklaşma, askerî kapasite ve diplomatik söylem arasındaki ilişkiler çerçevesinde değerlendirmektedir.


İsrail'in deniz politikasındaki yapısal dönüşüm

Doğu Akdeniz'de doğal gaz sahalarının keşfi, İsrail'in ekonomik ve stratejik önceliklerinde kalıcı bir dönüşüm yaratmıştır. 1948'den itibaren onlarca yıl enerji sektöründe dışa bağımlı olan İsrail, açık deniz hidrokarbon kaynakları sayesinde iç tüketimini karşılama, enerji ihracatçısı olma ve bölgesel enerji diplomasisinde daha etkili bir aktör hâline gelme imkânı elde etmiştir.

Bu dönüşüm, İsrail'in deniz alanlarına yönelik ilgisini ekonomik bir tercihin ötesine taşımıştır. Açık deniz platformları, üretim tesisleri, denizaltı boru hatları ve enerji nakil güzergâhları artık İsrail ekonomisinin işleyişi açısından kritik altyapı niteliği taşımaktadır. Bu altyapının askerî saldırı, sabotaj, teknik kesinti veya bölgesel kriz nedeniyle devre dışı kalması önemli gelişmeleri tetikleyecektir. Bu bağlamda enerji üretimini, dış ticareti, kamu gelirlerini ve İsrail'in diplomatik hareket alanını doğrudan etkileyebilecek sonuçlar söz konusudur.

Bu nedenle İsrail, deniz gücünü yalnızca kıyı savunmasıyla sınırlı bir unsur olarak değerlendirmemektedir. İsrail, yeni gelişmeler paralelinde ekonomik güvenliğin ve enerji diplomasisinin koruyucusu olarak donanmasını yeniden yapılandırmaktadır. Donanmanın modernizasyonu, deniz gözetleme kapasitesinin geliştirilmesi, kritik altyapının hava ve füze tehditlerine karşı korunması ve insansız sistemlerin yaygınlaştırılması, bu yeni güvenlik anlayışının başlıca unsurlarıdır.

Bununla birlikte İsrail'in deniz çıkarlarını genişletmesi, Doğu Akdeniz'deki bütün kıyıdaş toplumların haklarının eşit ve adil biçimde tanındığı anlamına gelmemektedir. Filistinlilerin Gazze kıyılarındaki deniz alanlarına erişiminin ağır biçimde sınırlandırılması, Lübnan ve Suriye kıyılarının uzun süreli siyasi ve askerî istikrarsızlıklardan etkilenmesi, bölgedeki deniz kaynaklarının hakça paylaşılması sorununu daha da karmaşık hâle getirmektedir.

Bölgedeki diğer kıyıdaş aktörlerin zayıflığı veya hareket alanlarının daralması, İsrail'in dikkatini giderek Türkiye'ye yöneltmesine neden olmuştur. Türkiye'nin uzun kıyı şeridinden, kıta sahanlığından, askerî kapasitesinden ve bölgesel ağırlığından kaynaklanan meşru talepleri, İsrail tarafından çoğu zaman güvenlik tehdidi veya mevcut düzeni bozabilecek bir unsur olarak sunulmaktadır.

Mavi Vatan Doktrini tam da bu noktada önem kazanmaktadır. Doktrin, Türkiye'nin deniz alanlarındaki egemenlik haklarını, kıta sahanlığını, münhasır ekonomik bölge taleplerini ve deniz ulaştırma güvenliğini tek bir stratejik çerçeve içinde ele almaktadır. Bu yaklaşımın İsrail'de ve onu destekleyen bölgesel çevrelerde rahatsızlık oluşturmasının temel nedeni, Türkiye'nin Doğu Akdeniz'de kendisine biçilen sınırlı role itiraz etmesi ve deniz yetki alanlarının kendi aleyhine tek taraflı biçimde paylaşılmasına izin vermeyeceğini açıkça ortaya koymasıdır.

Dolayısıyla İsrail'in Mavi Vatan'a ilişkin tehdit algısı, Türkiye'nin hukuk dışı taleplerde bulunmasından değil, bölgedeki güç ve yetki dağılımını Türkiye aleyhine şekillendirme girişimlerine karşı etkili bir denge oluşturabilmesinden kaynaklanmaktadır.


İsrail'in bölgesel bloklaşma arayışı

İsrail'in Doğu Akdeniz politikasının en belirgin yönlerinden biri, Türkiye ile doğrudan bir askerî veya diplomatik hesaplaşmaya girmek yerine, Türkiye'yi çevreleyen çok taraflı iş birliği ağları geliştirmesidir. Bu stratejinin merkezinde Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurulan enerji, savunma ve diplomasi temelli ilişkiler bulunmaktadır.

Bu iş birlikleri resmî söylemde çoğunlukla enerji güvenliği, bölgesel istikrar ve ekonomik karşılıklı bağımlılık kavramlarıyla açıklanmaktadır. Ancak ortak askerî tatbikatlar, hava ve deniz unsurlarının birlikte kullanılması, liman ve lojistik imkânlarının paylaşılması, istihbarat iş birliği ve diplomatik eş güdüm gibi unsurlar, bu ilişkilerin ekonomik sınırları çoktan aştığını göstermektedir.

Söz konusu yapılanmanın temel işlevlerinden biri, Doğu Akdeniz'de Türkiye'nin katılımı olmaksızın işleyen bir bölgesel düzen oluşturma girişimidir. Türkiye, bölgenin en uzun kıyı şeritlerinden birine, güçlü bir donanmaya, gelişmiş bir savunma sanayisine ve belirleyici bir jeopolitik konuma sahip olmasına rağmen bazı enerji ve güvenlik platformlarının dışında bırakılmaya çalışılmıştır.

Bu yaklaşım, coğrafi gerçeklik ve uzun vadeli bölgesel istikrar bakımından ciddi sorunlar taşımaktadır. Türkiye'nin dışlandığı bir Doğu Akdeniz düzeninin ekonomik bakımdan verimli, siyasi açıdan meşru ve güvenlik yönünden sürdürülebilir olması son derece güçtür. Türkiye'nin kıyı uzunluğu, enerji transit kapasitesi, pazar büyüklüğü ve deniz ulaştırma imkânları dikkate alındığında, Ankara'yı dışlayan projeler çoğu zaman daha yüksek maliyetli, daha kırılgan ve jeopolitik gerilimlere daha açık seçeneklere dönüşmektedir.

Bu dışlayıcı bloklaşma, neo-realist açıdan bir "yumuşak dengeleme" ve "kurumsal dengeleme" stratejisi olarak değerlendirilebilir. İsrail, Türkiye'nin askerî kapasitesine doğrudan karşılık vermek yerine diplomatik ittifaklar ve çok taraflı platformlar aracılığıyla Ankara'nın hareket alanını daraltmaya çalışmaktadır. Böylece güç mücadelesi, donanmalar arasındaki doğrudan rekabetten hukuk, diplomasi, enerji projeleri ve uluslararası algı üretimi alanlarına taşınmaktadır.

Türkiye açısından temel mesele, bu bloklaşmayı yalnızca geçici bir dış politika tercihi olarak değil, deniz yetki alanlarını ve bölgesel ekonomik çıkarları etkileyebilecek uzun vadeli bir strateji olarak değerlendirmektir. Türkiye'nin karşılığı da yalnızca askerî güç gösterisine indirgenmemelidir. Diplomasi, uluslararası hukuk, enerji ekonomisi, bölgesel ortaklıklar, savunma kapasitesi ve kamu diplomasisi eş zamanlı ve birbirini tamamlayan araçlar olarak kullanılmalıdır.


Deniz hukukunun seçici ve araçsal yorumu

Doğu Akdeniz'deki rekabetin en tartışmalı boyutlarından biri, uluslararası deniz hukukunun farklı aktörler tarafından kendi jeopolitik çıkarları doğrultusunda yorumlanmasıdır. İsrail, Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile ilişkilerini geliştirerek bir yandan enerji ve güvenlik alanlarında iş birliği üretmiş, bir yandan da deniz yetki alanlarına ilişkin ortak bir hukuki söylemin oluşmasına etki etmiştir.

Bu bağlamda üretilen söylem, deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında adalara mümkün olan en geniş etkinin tanınmasını haksız yere dile getirmektedir. Böyle bir yaklaşım, Türkiye kıyılarına son derece yakın, buna karşılık ana karaya kıyasla oldukça küçük yüzölçümüne sahip adaların Türkiye'nin denize açılımını ve kıta sahanlığını büyük ölçüde daraltabilecek sonuçlar üretmesine yol açmaktadır.

Oysa uluslararası deniz hukuku, her durumda adalara otomatik ve tam etki tanıyan mekanik bir sistem değildir. Deniz yetki alanlarının sınırlandırılmasında hakkaniyet, orantılılık, kıyı uzunlukları, coğrafi konum ve ilgili özel koşullar birlikte değerlendirilmelidir. Uluslararası yargı ve tahkim uygulamalarında küçük veya ana karaya uzak adalara azaltılmış etki verildiği, bazı durumlarda ise yalnızca karasuları ölçüsünde yetki tanındığı çok sayıda örnek bulunmaktadır.

Bu bakımdan Türkiye'nin Doğu Akdeniz yaklaşımı, hukuk dışı veya istisnai bir iddia olarak sunulamaz. Türkiye'nin tezleri açık ve hukukidir: kıta sahanlığının doğal uzantısı, hakkaniyete uygun sınırlandırma, orantılılık ve ana kara kıyılarının belirleyici rolü gibi uluslararası deniz hukukunun yerleşik ilkelerine dayanmaktadır.

Diğer taraftan İsrail'in Birleşmiş Milletler Deniz Hukuku Sözleşmesi'ne taraf olmamasına rağmen Türkiye aleyhine sonuç doğurabilecek maksimalist ada yorumlarını desteklemesi dikkat çekicidir. Bu tutum, hukuki tutarlılıktan çok stratejik faydanın belirleyici olduğunu göstermektedir. İsrail, kendisini sınırlayabilecek hükümlere mesafeli dururken, Türkiye'nin deniz alanlarını daraltabilecek yorumlara diplomatik destek sunmaktadır.

Bu durum, uluslararası hukukun tarafsız bir normlar bütünü olmaktan çıkarılarak jeopolitik rekabetin araçlarından biri hâline getirilebildiğini göstermektedir. Hukuk burada yalnızca uyuşmazlıkları çözme işlevi görmemekte, belirli bir bölgesel güç ve yetki dağılımını meşrulaştırmak için de kullanılmaktadır.

Türkiye'nin bu alandaki temel görevi, tezlerini iç kamuoyuna yönelik egemenlik söylemlerine öncelik vermekten öteye taşıyarak uluslararası hukuk literatürü, yargı kararları, coğrafi veriler ve hakkaniyet ilkesi üzerinden daha sistematik biçimde ortaya koymaktır. Türkiye'nin görüşlerinin uluslararası akademik çevrelerde, diplomatik platformlarda ve yabancı dilde yayımlanan çalışmalarda daha görünür hâle getirilmesi, Mavi Vatan Doktrini'ne ilişkin karikatürize ve çoğu zaman hatalı tasvirlerin boşa çıkmasına veya en azından dengelenmesine katkı sağlayacaktır.
 

Doğu Akdeniz'deki doğalgaz sahaları ve deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar, bölgesel rekabetin temel başlıkları arasında yer alıyor / Görsel: Sevilla Üniversitesi
Doğu Akdeniz'deki doğalgaz sahaları ve deniz yetki alanlarına ilişkin anlaşmazlıklar, bölgesel rekabetin temel başlıkları arasında yer alıyor / Görsel: Sevilla Üniversitesi

 

Enerji güvenliğinin askerî boyutu

İsrail açısından Doğu Akdeniz enerji kaynakları, ekonomik değer taşıyan ticari varlıkların ötesinde korunması gereken stratejik unsurlardır. Açık deniz üretim platformlarının, denizaltı boru hatlarının ve kıyı bağlantılarının güvenliği, İsrail donanmasının temel faaliyet alanlarından biri hâline gelmiştir.

Bu gelişme, enerji güvenliği ile askerî güvenlik arasındaki sınırların giderek belirsizleşmesine yol açmıştır. İsrail, enerji sahalarını füze saldırıları, insansız hava araçları, denizden sızma, sabotaj ve terör eylemleri gibi tehditlere karşı korumak amacıyla çok katmanlı bir savunma mimarisi geliştirmektedir. Korvetler, denizaltılar, radar sistemleri, insansız araçlar ve istihbarat ağları bu yapının başlıca unsurlarıdır.

Enerji altyapısının bu ölçüde askerî koruma altına alınması, Doğu Akdeniz'deki ekonomik rekabetin bir güvenlik ikilemine dönüşme riskini artırmaktadır. Bir devletin savunma amacıyla attığı adımlar, diğer aktörler tarafından saldırgan kapasite artışı olarak algılanabilmektedir. Netice olarak bu durum da karşılıklı silahlanmayı ve bölgede daha yoğun askerî varlık bulundurulmasını teşvik etmektedir.

Türkiye'nin araştırma ve sondaj gemilerini deniz kuvvetleri unsurlarıyla koruması da aynı stratejik ortamın bir sonucudur. Türkiye, kıta sahanlığı haklarının fiilî uygulamalar yoluyla aşındırılmaya çalışıldığını görmüş olduğundan, sivil ve bilimsel faaliyetlerinin kesintiye uğratılmasını önlemek amacıyla askerî refakat uygulamasına yönelmiştir. Bu tedbir, saldırgan bir yayılma arayışından ziyade Türkiye'nin ilan ettiği deniz yetki alanlarında yürüttüğü faaliyetleri güvence altına alma amacını taşımaktadır.

Bununla birlikte enerji altyapısının giderek askerîleştirilmesi, yanlış hesaplama ve istenmeyen tırmanma riskini de beraberinde getirmektedir. Doğu Akdeniz'de farklı ülkelere ait savaş gemileri, uçaklar, araştırma gemileri ve ticari platformlar aynı dar deniz alanlarında faaliyet göstermektedir. Bu nedenle askerî caydırıcılığın yanı sıra çatışmayı önleyici mekanizmaların, doğrudan haberleşme kanallarının ve teknik koordinasyon düzenlemelerinin geliştirilmesi önem taşımaktadır.

Türkiye'nin çıkarları, denizlerde etkisiz veya savunmasız kalmakla korunamaz. Bununla birlikte güçlü deniz caydırıcılığı faaliyetleri sürdürülerek etkin diplomasi, hukuki hazırlık, esnek politika seçenekleri ve soğukkanlı kriz yönetimi kapasitesiyle birlikte yürütülmelidir.


Asimetrik deniz gücü ve caydırıcılık

Türkiye ve İsrail'in deniz kuvvetleri, coğrafi ölçek, platform sayısı, görev alanı ve stratejik öncelikler bakımından farklı yapılara sahiptir. Türkiye, Karadeniz, Ege ve Doğu Akdeniz'i kapsayan geniş bir deniz coğrafyasında faaliyet göstermek zorundadır. İsrail ise daha sınırlı bir kıyı hattına sahip olmakla birlikte yoğun teknoloji kullanımına ve kritik altyapı savunmasına odaklanan bir kuvvet yapısı geliştirmiştir.

İsrail, Türkiye'nin donanma kapasitesine gemi sayısı ve coğrafi erişim bakımından simetrik biçimde karşılık verme yöntemini tercih etmemektedir. Bunun yerine denizaltılar, hassas güdümlü silahlar, elektronik harp, istihbarat, gözetleme ve keşif sistemleri üzerinden asimetrik caydırıcılık üretmektedir.

Özellikle denizaltı filosu, İsrail'in deniz gücü stratejisinde merkezî bir yere sahiptir. Denizaltıların gizlilik, uzun süre görev yapabilme ve beklenmedik noktalardan harekât icra edebilme kabiliyeti, İsrail'e sayısal dezavantajlarını kısmen telafi etme imkânı vermektedir. Buna ek olarak insansız hava ve deniz araçları, gelişmiş sensörler ve veri füzyon sistemleri, İsrail'in çevresindeki deniz alanlarında yüksek düzeyde durumsal farkındalık elde etmesini sağlamaktadır.

Bu kuvvet yapısı doğrudan Türkiye'ye yönelik bir savaş hazırlığı olarak yorumlanmamalıdır. Ancak İsrail'in Türkiye'nin deniz gücünü ve bölgesel etkisini stratejik hesaplamalarında dikkate aldığı açıktır. İsrail, Türkiye ile açık bir donanma rekabetine girmekten kaçınırken, karar alıcılar üzerinde belirsizlik ve maliyet oluşturabilecek kabiliyetler geliştirmektedir.

Türkiye'nin bu strateji karşısındaki avantajı yalnızca sayısal kapasitesinden ibaret değildir. Türk savunma sanayisinin ulaştığı seviye çok dikkat çekicidir. Zira yerli savaş gemileri, insansız hava araçları, seyir füzeleri, elektronik harp sistemleri ve deniz gözetleme imkânları sayesinde Türkiye'ye giderek daha bağımsız ve çok katmanlı bir caydırıcılık mimarisi sağlamaktadır.

Bununla birlikte Türkiye'nin deniz gücü planlaması tek bir ülkeye karşı kuvvet yarışına indirgenmemelidir. Asıl amaç daha büyük ve kapsamlıdır. Türkiye, deniz ulaştırma hatlarını, kıta sahanlığı haklarını, enerji faaliyetlerini, Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin güvenliğini ve bölgesel istikrarı koruyabilecek dengeli, sürdürülebilir ve yerli imkânlara dayanan bir kuvvet yapısı oluşturmaktır.


Söylemsel rekabet ve meşruiyet mücadelesi

Doğu Akdeniz'deki güç mücadelesi yalnızca savaş gemileri, enerji platformları ve deniz yetki alanı haritaları üzerinden yürütülmemektedir. Aynı zamanda hangi aktörün "istikrar sağlayıcı", hangisinin "revizyonist" olduğu konusunda yoğun bir söylemsel rekabet yaşanmaktadır.

İsrail, kendi politikalarını çoğunlukla enerji iş birliği, bölgesel istikrar, hukukun üstünlüğü ve ekonomik karşılıklı bağımlılık gibi olumlu kavramlarla sunmaktadır. Türkiye'nin Mavi Vatan yaklaşımı ise bazı uluslararası çevrelerde tek taraflılık, askerîleştirme veya yayılmacılık kavramlarıyla ilişkilendirilmeye çalışılmaktadır.

Bu çerçeveleme, nesnel bir durum tespitinden çok diplomatik meşruiyet üretme faaliyetidir. İsrail ve ortakları, kendi aralarında oluşturdukları blokları "iş birliği", Türkiye'nin haklarını korumaya yönelik adımlarını ise "gerilim" olarak tanımlamaktadır. Böylece benzer araçlara başvuran aktörler arasında söylemsel bir hiyerarşi oluşturulmaktadır.

Oysa Mavi Vatan Doktrini, diğer ülkelerin meşru haklarını ortadan kaldırmaya yönelik bir proje değildir. Doktrinin özü barıştır ve Türkiye'nin kıta sahanlığını, deniz ulaştırma güvenliğini, doğal kaynaklara erişimini ve Kuzey Kıbrıs Türk halkının haklarını korumaktır. Türkiye'nin temel itirazı, Doğu Akdeniz'in en uzun kıyılarından birine sahip bir devletin, kendisine yakın küçük adalara tam etki tanıyan maksimalist yorumlar üzerinden dar bir kıyı şeridine hapsedilmeye çalışılmasına yöneliktir.

Türkiye'nin bu meşru pozisyonunu uluslararası kamuoyunda etkili biçimde savunabilmesi için askerî ve diplomatik araçlar tek başına yeterli değildir. Akademik yayınlar, uluslararası hukuk çalışmaları, haritalama faaliyetleri, yabancı dilde kamu diplomasisi ve düşünce kuruluşları aracılığıyla tutarlı, anlaşılır ve delillere dayalı bir anlatı geliştirilmelidir.

Mavi Vatan'ın yalnızca askerî bir kavram olmadığı açıktır. Mavi Vatan'ın deniz ekonomisini, enerji güvenliğini, çevrenin korunmasını, deniz ticaretini, balıkçılığı, bilimsel araştırmayı ve denizcilik kültürünü de kapsayan geniş bir stratejik çerçeve olduğu açık biçimde anlatılmalıdır. Aksi hâlde kavramın rakip aktörler tarafından daraltılmış ve olumsuz bir içerikle uluslararası dolaşıma sokulması riski devam edecektir.
 

Türkiye açısından stratejik sonuçlar

İsrail'in Doğu Akdeniz'deki yeniden konumlanması, Türkiye bakımından çeşitli stratejik sonuçlar doğurmaktadır.

İlk olarak Türkiye, bölgedeki enerji ve güvenlik mimarisinden dışlanmasına yönelik girişimler karşısında kararlı bir diplomatik tutum sergilemektedir. Bu tutum, yalnızca itiraz eden bir politika biçimiyle sınırlı kalmamakta; alternatif iş birliği modelleri öneren kurucu bir stratejiye dayanmaktadır. Türkiye, coğrafi konumu ve gelişmiş altyapısı sayesinde Doğu Akdeniz gazının Avrupa pazarlarına taşınmasında en ekonomik ve gerçekçi güzergâhlardan birini sunmaktadır.

İkinci olarak Türkiye, İsrail ile ilişkilerini bütünüyle sıfır toplamlı bir rekabet olarak değerlendirmemektedir. İki ülkenin çıkarlarının çatıştığı alanlar bulunduğu gibi enerji güvenliği, deniz ticareti, teknoloji ve bölgesel istikrar bakımından iş birliği imkânları da mevcuttur. Bununla birlikte hiçbir iş birliği, Türkiye'nin kıta sahanlığı haklarından veya Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti'nin meşru çıkarlarından vazgeçilmesi pahasına şekillenmemektedir.

Üçüncü olarak Türkiye, uluslararası deniz hukukuna dayanan tezlerini daha geniş bir akademik ve diplomatik zemine taşımaktadır. Hakkaniyet, orantılılık ve ilgili coğrafi koşullar temelinde geliştirilen Türk yaklaşımı, uluslararası hukukla bağdaşmayan istisnai bir iddia değil, çok sayıda uluslararası yargı kararında karşılığı bulunan meşru bir sınırlandırma anlayışıdır.

Dördüncü olarak deniz gücü, salt askerî platformların sayısıyla ölçülmemektedir. Tersane kapasitesi, limanlar, ticaret filosu, deniz bilimleri, enerji teknolojileri, su altı altyapısı, deniz hukuku uzmanlığı, balıkçılık kapasitesi ve diplomatik erişim de millî deniz gücünün ayrılmaz unsurları arasında yer almaktadır.

Türkiye, Mavi Vatan Doktrini'ni savunurken çatışmacı bir söylemden uzak durmaktadır. Güçlü caydırıcılık ile barışçıl çözüm iradesi, birbirinin alternatifi değil, tamamlayıcısı olarak değerlendirilmektedir. Türkiye, kendi haklarını koruma konusunda kararlı davranırken Doğu Akdeniz'de bütün kıyıdaş devletlerin meşru çıkarlarını gözeten, hakkaniyete ve karşılıklı yarara dayalı kapsayıcı bir bölgesel düzen önermektedir.

İsrail'in Doğu Akdeniz deniz politikası geniş bir yelpazeye sahiptir: enerji güvenliği, askerî kapasite, bölgesel ittifaklar, hukuk ve diplomatik söylemin birbiriyle bütünleştiği çok katmanlı bir stratejiye dayanmaktadır. İsrail, deniz tabanlı enerji kaynaklarının korunmasını ulusal güvenliğinin temel unsurlarından biri hâline getirirken, Türkiye'nin artan deniz gücü ve Mavi Vatan Doktrini karşısında doğrudan çatışmadan kaçınan, ancak Türkiye'nin hareket alanını sınırlandırmayı amaçlayan bir dengeleme yaklaşımı geliştirmiştir.

Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi ile kurulan ilişkiler, enerji iş birliğinin ötesinde Türkiye'yi dışlayan bölgesel bir düzenin altyapısını oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Deniz hukukunun seçici biçimde yorumlanması ve Türkiye'nin tezlerinin revizyonist olarak sunulması da bu stratejinin diplomatik ve söylemsel meşruiyet boyutunu oluşturmaktadır.

Bununla birlikte Türkiye'nin Doğu Akdeniz'deki konumu, askerî kapasitesinin yanında coğrafyasından, kıyı uzunluğundan, ekonomik büyüklüğünden, enerji transit imkânlarından ve tarihsel bağlarından kaynaklanan yapısal bir ağırlığa sahiptir. Bu nedenle Türkiye'nin dışlandığı bir Doğu Akdeniz düzeninin kalıcı ve sürdürülebilir olması mümkün görünmemektedir.

Mavi Vatan Doktrini, Türkiye'nin deniz alanlarındaki meşru hak ve çıkarlarını koruma iradesinin stratejik ifadesidir. Doktrinin etkinliği ve başarısı ise askerî caydırıcılığın diplomasi, hukuk, ekonomi, teknoloji ve kamu diplomasisiyle desteklenmesine bağlı bulunmaktadır. Türkiye'nin amacı, diğer kıyıdaş devletlerin meşru haklarını reddetmek değil; kendi coğrafyasını, kıta sahanlığını ve egemenlikten doğan haklarını göz ardı eden dışlayıcı düzenlemelere karşı koymaktır.

Doğu Akdeniz'in geleceği, dışlayıcı ittifaklar ve hakkaniyetten uzak maksimalist haritalar üzerinden kurulamaz. Bölgede kalıcı barış ve istikrar ancak karşılıklı bağımlılığı güçlendiren, bütün kıyıdaş aktörlerin meşru hak ve menfaatlerini gözeten kapsayıcı ve adil bir düzenin oluşturulmasına bağlıdır. Türkiye ise sahip olduğu coğrafi konum, ekonomik kapasite, diplomatik birikim ve askerî güç sayesinde bu düzenin sıradan bir katılımcısı değildir. Aksine Türkiye, Doğu Akdeniz'in geleceğini şekillendirebilecek başlıca kurucu aktörlerden biridir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU