Bugün barıştan, siyasetten ya da ticaretten değil; gündelik hayatın içinde çoğu zaman fark etmeden karşılaştığımız, ancak devlet algısını doğrudan etkileyen bir davranış biçiminden söz etmek istiyorum.
İstanbul’da bulunduğumu öğrenen sanayici dostum Hasan Kırvar ziyaretime geldi. Sohbet sırasında, kamuda önemli bir kurumun başkanlığını yapan ortak bir dostumuzu ziyaret etmeye karar verdik. Arayıp makamında ve müsait olduğunu öğrenince kendisini ziyaret ettik.
Uzun yıllardır tanıdığım başkan, bizi her zamanki nezaketi ve içtenliğiyle karşıladı. Tanıdığına da tanımadığına da aynı sıcaklıkla yaklaşan bu tavır, insana yalnızca bir yöneticinin kibarlığını değil, devletin gülen yüzünü de hissettiriyordu.
Ziyaretin ardından başka dostlarımızla buluştuk ve birlikte yemeğe gittik. Sohbet sırasında iki farklı kamu görevlisiyle karşılaştık.
İlkinde, mekân sahibi "Müdür Bey geldi" diyerek bizi tanıştırmak için yanına gitti. Araçtan inen müdür, bir eli cebinde masamıza doğru ilerledi. Biz de doğal bir nezaket gereği ayağa kalktık.
Mekân sahibi bizi tanıtmaya çalışırken müdür bey elini cebinden çıkarmadan, "Madem ayağa kalktılar, söyle bakalım kim bunlar" anlamına gelen bir tavır sergilemesi, beni ev sahibi olarak mahcup etti.
Elini uzattığında ise bu hareket, gönülden uzatılmış bir elden çok, yerine getirilmesi gereken bir formalite izlenimi bıraktı. Ardından içeri geçti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Dostlarım benim mahcubiyetimi, ben de onların benim mahcubiyetimin mahcubiyetini hissettim. Birbirimizi teselli etmeye çalıştık.
Bir süre sonra mekân sahibi başka bir müdür beyin geldiğini söyledi. İlk karşılaşmanın etkisiyle, belki de farkında olmadan, bu kez yerimizden kalkmadık.
Ancak ikinci müdür masamıza kadar geldiğinde mahcubiyetle ayağa kalktık; kendisini masamıza davet ettik ve saygımızı gösterdik.
İki olay da ilk bakışta sıradan görünebilir. Günlük hayatın içinde üzerinde durulmayacak kadar küçük ayrıntılar olarak değerlendirilebilir.
Oysa mesele bütünüyle bundan ibaret değil.
Çünkü üst düzey bir kamu görevlisinin vatandaşa karşı sergilediği tavır, yalnızca kişisel bir davranış olarak görülmez.
Hele söz konusu kişi önemli bir makamı temsil ediyorsa, vatandaş çoğu zaman karşısındaki şahıstan önce o makamın ağırlığını ve bir ölçüde devleti görür.
Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, "Devlet, milletinin hizmetindedir, kamu görevlisi de milletin hizmetkârıdır" sözü bu bakımdan önemlidir.
Kamu görevlisinin vatandaşa karşı tavrı, yalnızca kişisel bir üslup meselesi değil; temsil ettiği devletin vatandaşa yansıyan yüzüdür.
O gün devletin iki farklı yüzüne tanıklık ettik.
Biri sıcaklığı, nezaketi ve samimiyetiyle güven verdi. Diğeri ise aklımıza, "Allah muhafaza, ya bir gün işimiz düşerse?" sorusunu getirdi.
Elbette herkes özel hayatında nasıl davranacağını kendisi bilir. Kimseye nasıl davranması gerektiğini öğretmek benim işim değil.
Ancak kamu görevi üstlenen, hele ki önemli bir makamı temsil eden insanların, mesai dışında dahi üzerlerinde taşıdıkları devlet temsilinin sorumluluğunu unutmamaları gerekir.
Çünkü kamu görevi yalnızca makam odasında yapılmaz. Bazen bir restoranda, bir selamda, bir el sıkışmada, hatta bir masaya yaklaşırken sergilenen tavırda bile devlet görünür.
Ben bugün kimseyi yargılamak ya da doğruyu yanlışı tarif etmek için yazmadım. Sadece aynı masada bulunan insanların ortak hissine tercüman olmak istedim.
Zira bazen devletin vatandaşa nasıl göründüğünü anlamak için büyük olaylara gerek yoktur.
Bir masaya nasıl yaklaşıldığına bakmak yeterlidir.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish