Bir kitabın arasında neden çiçek saklanır?

Selçuk Ramazanoğlu Independent Türkçe için yazdı

Mösyö İbrahim ile Momo’nun önyargılardan uzak, samimi sohbetlerinden bir kare

Kitaplığımda uzun zamandır okunmayı bekleyen kitaplar var. Alırken merak edip sonra araya başka kitapların girdiği, "bir ara mutlaka okurum" deyip rafa bıraktıklarım…

Japonların bir kelimesi var: Tsundoku. Kitapları okumak için alıp, bir gün mutlaka sıra gelecekmiş gibi raflarda biriktirme hâli. İşte o hâl benimkisi yani.

Geçenlerde gözüm o kitaplardan birine takıldı: Éric-Emmanuel Schmitt'in Mösyö İbrahim ve Kur'an'ın Çiçekleri.

Ne zaman aldığımı hatırlamıyorum. Muhtemelen bir kitapçıda görmüş, adı ilgimi çekince almış, eve gelince de okunmayı bekleyenlerin arasına koymuşum. Kitapların başına geliyor bu; satın almakla okumak arasına bazen aylar, bazen yıllar giriyor.
 

 

Raftan çıkarıp okumaya başladım. İncecik bir kitap.

Karşımda Moïse vardı; herkes ona Momo diyor. Paris'te babasıyla yaşayan 11 yaşında Yahudi bir çocuk. Annesi yıllar önce gitmiş, babasıyla aynı evde yaşasa da aralarında bir türlü kapanmayan bir mesafe var. Bir de hemen her gün uğradığı küçük bakkal dükkânının sahibi Mösyö İbrahim.

Mahallede herkes İbrahim'i "Arap bakkal" diye biliyor. Momo da öyle.

Ama Mavi Sokak'ın ona taktığı kimlikle Mösyö İbrahim'in hikâyesi aynı değil. Bir gün Mösyö İbrahim çocuğa Arap olmadığını, "Altın Hilal"den geldiğini söylüyor. Momo bunun neresi olduğunu sorunca da açıklıyor:

Anadolu'dan İran'a kadar uzanan bölge.

Mösyö İbrahim'in Müslüman olması, mahallenin gözünde bu kadarı onu "Arap" yapmaya yetmiş.

Kitabın içinde birkaç satır süren bu konuşma üzerinde biraz durdum ve düşündüm.

Bir insanı her gün görebilir, dükkânından alışveriş yapabilir, onunla aynı sokakta yıllarca yaşayabilir ve yine de kim olduğunu hiç merak etmeyebilirsiniz.

Günümüzde bunun için aynı sokakta yaşamaya bile gerek yok.

Birinin adına, memleketine, inancına, siyasi tercihine, sosyal medya hesabındaki birkaç fotoğrafa bakıp onun hakkında epeyce şey bildiğimizi düşünüyoruz. Müslüman, Yahudi, Hristiyan; muhafazakâr, seküler; sağcı, solcu… Birkaç sıfat yan yana geldiğinde gerisini zihnimiz tamamlıyor zaten.

Sosyal medya da bu görevi layıkıyla yerine getirmiyor mu?

Birini gerçekten tanımak ise biraz vakit istiyor aslında. Aynı sofraya birkaç kez oturmak, birlikte yolculuk etmek, sevindiğinde nasıl sevindiğini, başına kötü bir şey geldiğinde ne yaptığını görmek gerekiyor.

Mösyö İbrahim'in Momo'yla yaptığı da biraz bu.

Çocuğu içtenlikle tanımaya çalışıyor.

Birbirimizi ne zaman bu kadar çabuk tanır olduk?

Momo'nun evinde yaşamayan ama evin içinde sürekli adı dolaşan biri daha var: Popol.

Ağabeyi.

Babası ne zaman Momo'da bir eksik bulsa Popol'ü hatırlatıyor. Popol daha çalışkan, daha başarılı, daha uslu… Momo ağabeyini doğru dürüst tanımıyor; babasının anlattığı kusursuz hâlini biliyor.

Üstelik hikâye ilerlediğinde daha tuhaf bir şey öğreniyoruz: Momo'nun aslında Popol diye bir ağabeyi hiç olmamış. Annesinin anlattıklarından, babasının yıllarca oğlunun karşısına çıkardığı o kusursuz ağabeyin hayalî bir figür olduğunu anlıyoruz.

Momo yıllarca gerçek bir insanla değil, babasının yarattığı bir kusursuzlukla kıyaslanmış.

Burada kitap birden bugüne yaklaşıyor…

Bizim Popol'lerimiz var olmak zorunda bile değil artık. Hiç tanımadığımız insanların hayatları her gün önümüzden geçiyor. Evlerini, sofralarını, tatillerini, çocuklarının başarılarını görüyoruz. Bize gösterilen birkaç kareden bir hayat hakkında fikir sahibi oluyor, sonra o hayatı kendi hayatımızla yan yana koyuyoruz.

Üstelik karşılaştırma baştan eşit değil.

Onların neyi göstermediğini bilmiyoruz; kendimizinkini biliyoruz.

Kıyaslama elbette yeni değil. Eskiden de komşunun çocuğu, sınıfın en çalışkanı, ailenin dillerden düşmeyen başarılı kuzeni vardı. Değişen, kıyaslayabileceğimiz insanların sayısı. Bir zamanlar çevremizle sınırlı olan mukayesenin bugün neredeyse sınırı yok.

Momo'nun karşısına hayalî Popol'ü babası çıkarıyordu.

Bizim karşımıza kimlerin çıkacağını artık biraz da algoritmalar belirliyor.

Popol, Momo'ya sürekli ne olmadığını hatırlatıyor. Çocuğun dünyasında mutluluk da kendisine pek yakın bir şey değil.

Mutluluğun şartnamesi var mıdır?

Momo, gülümsemenin zengin insanların işi olduğunu düşünüyor. Sonra cümlesini düzeltiyor: Zenginlerin değilse bile mutlu insanların.

Önce mutlu olacaksın, sonra gülümseyeceksin…

Mösyö İbrahim bunun tersinin de mümkün olduğunu söylüyor. Bazen gülümsemek insanı mutlu eder.

Kitap boyunca dilinden aynı küçük öğüt dökülüp duruyor:

Hop, gülümse!
 

Mösyö İbrahim ve Momo Paris sokaklarında
Mösyö İbrahim ve Momo Paris sokaklarında

 

İnsan bazen güldüğü için neşeleniyor; neşelendiği için gülmüyor. Bazı araştırmalar gösteriyor ki ortada gülecek bir şey olmasa bile kahkahayı taklit etmek, bedenin ve zihnin ruh hâline eşlik eden süreçlerini harekete geçirebiliyor. Çok enteresan…

Mösyö İbrahim'in laboratuvarı yoktu.

Onun elinde yalnızca hayat vardı.

Hop, gülümse!


İlk başta kolay bir öğüt gibi gelebilir kulağa.

Ama Mösyö İbrahim bunu hayatı yolunda giden bir çocuğa söylemiyor. Momo'nun annesi yok, babasının sevgisine ulaşamıyor, yıllardır var olmayan bir ağabeyle kıyaslanarak büyüyor. İbrahim bunların hiçbirini ortadan kaldıramaz kolaylıkla.

Momo'ya hayatının aslında güzel olduğunu da söylemiyor.

Yalnızca yaşamak için hayatın tamamen düzelmesini beklemek gerekmediğini gösteriyor.

Bizim mutlulukla yaptığımız pazarlık da bundan çok farklı değil.

İşler yoluna girsin, gelir biraz artsın, ev değişsin, çocukların meseleleri çözülsün, şu yoğunluk geçsin, biraz zayıflayalım, bir yerlere gidelim…

Sonra rahatlarız…

Ne var ki o "sonra" geldiğinde önümüze çoğu zaman yeni bir şart çıkıyor. Bir hedefin ardından öteki, çözülen bir meselenin ardından yenisi geliyor. Mutluluğu bütün şartların aynı anda yerine geleceği bir güne bağladığımızda bugünkü hayat farkına varmadan bir bekleme salonuna dönüşüyor.

Momo'nun hayatında ise beklemekle düzelmeyecek şeyler de var.

Bunların başında babası geliyor.


Bize yapılanı biliriz, ona ne olduğunu değil

Momo'nun babası sevgisini göstermeyi beceremeyen, oğlunu sürekli yetersiz hissettiren bir adam. Bir gün oğlunu bırakıp gidiyor. Ardından intihar ettiği haberi geliyor.

Momo'nun ona öfkelenmesi için yeterince sebebi var.

Mösyö İbrahim çocuğun öfkesini susturmaya çalışmıyor. Babasını savunmuyor da. Yalnızca Momo'nun bilmediği bir şeyi anlatıyor.

Babasının anne ve babası Naziler tarafından toplama kamplarına götürülmüş ve orada öldürülmüş. Momo'nun sevgisini beklediği adam, kendi çocukluğundan beri ailesinin kaybını taşıyor.

Momo o güne kadar babasının kendisine bıraktığı yarayı biliyor.

Şimdi babasının da bir yarası olduğunu öğreniyor.

Bu bilgi geçmişi değiştirmiyor. Sevgisiz geçen yılları geri vermiyor. Kötü bir babayı iyi bir babaya da çevirmiyor.

Ama hikâyeye başka bir taraf ekliyor.

Bir insanın bize ne yaptığını biliriz. O insanın başına daha önce ne geldiğini ise çoğu zaman bilmeyiz.

Bugün bu ikinci kısmı öğrenmek için pek sabrımız da kalmadı. Birkaç saniyelik görüntü izleyip hüküm veriyoruz. Bir cümleden karakter çıkarıyoruz. Bir insanın hangi tarafta durduğunu öğrenince gerisini zihnimiz tamamlıyor.

Oysa insanların hikâyeleri bizim onlarla karşılaştığımız gün başlamıyor.

Bunu söylemek, yapılan her şeyi geçmişte yaşananlarla açıklamak anlamına gelmez. Anlamakla affetmek de aynı şey değildir. Mösyö İbrahim, Momo'dan babasını affetmesini istemiyor; yalnızca çocuğun bildiği hikâyeye, bilmediği bir sayfa ekliyor.

Üstelik bunu yapan, Momo'nun dünyasında kendisine en yakın olması beklenenlerden biri değil. Başka bir inancın, başka bir hayatın içinden gelen yaşlı bir adam.

Momo Yahudi.

Mösyö İbrahim Müslüman.

Acının kimliği olur mu?

Bugünün dünyasında bu iki kimliği yan yana okuyup geçmek kolay değil.

Acının bile kimlik kazandığı zamanlardan geçiyoruz. Kimin öldüğüne, nerede öldüğüne, hangi dine, millete ya da tarafa ait olduğuna göre yasımızın dili değişebiliyor. Kendi mahallemizin acısını isimleriyle, yüzleriyle, hikâyeleriyle biliyoruz; ötekininkini çoğu zaman sayılarla.

Başkasının acısını kabul ettiğimizde kendi acımızdan bir şey eksilecekmiş gibi davranabiliyoruz.

Oysa bir annenin yasını görmek başka bir annenin yasından bir şey eksiltmiyor. Bir çocuğun korkusunu anlamak öteki çocuğun korkusunu görünmez kılmıyor.

Acıları birbirine karşı yarıştırdığımızda kimin daha fazla acı çektiğinden çok, bizim kimin acısını görmeye razı olduğumuz ortaya çıkıyor.

Mösyö İbrahim kendi ailesinin başına gelmemiş, kendi dininin tarihine ait olmayan bir acıya yer açıyor. Momo'nun babasının hikâyesini öğreniyor, hatırlıyor ve zamanı geldiğinde ona anlatıyor.

Momo ile arasındaki mesafe de böyle böyle kapanıyor.

Mösyö İbrahim önce dükkânın arkasındaki yaşlı adam. Sonra Momo'nun konuşabildiği kişi. Bir süre sonra çocuk, babasının yanında bulamadığı ilgiyi onun yanında buluyor.

Nihayet Momo, Mösyö İbrahim'den kendisini evlat edinmesini istiyor.

Kâğıt üzerinde onları birbirine bağlayan pek az şey varken hayatta baba oğul oluyorlar.


Benzemeden yakın olabilmek

Bu ilişkiyi yalnızca "hoşgörü" kelimesiyle anlatmak bana eksik geliyor.

Hoşgörünün içinde belli belirsiz bir mesafe var. Karşımızdakinin farklılığına tahammül etmek başka, o farklılığı sürekli mesele etmeden onunla yaşayabilmek başka.

Mösyö İbrahim Momo'yu kendisine benzetmeye çalışmıyor. Çocuğun Yahudiliğini aralarında çözülmesi gereken bir meseleye çevirmediği gibi kendi Müslümanlığını da yakınlıklarının şartı yapmıyor.

Bunu Sufi bir tevazuyla yapıyor; Schmitt karakterini kurarken bu geleneğin izinden gidiyor. Ama İbrahim'in inançla kurduğu ilişkiyi anlamak için yazarın hangi kaynaktan beslendiğini bilmeye gerek yok — bunu zaten davranışlarından çıkarabiliyoruz.

Momo'ya bir yerde güzelliğin her yerde olduğunu söylüyor.

İnsanı düşündüren biraz da "her yerde" kısmı.

Kendimize benzeyenlerde güzelliği görmek zor değil. Bizim gibi yaşamayan, bizim gibi inanmayan, bizim gibi düşünmeyen birinin dünyasında da ona yer olduğunu kabul etmek daha zor.

İnancın insanın dünyasını genişletip genişletmediği belki de burada belli oluyor.

Karşımızdakine daha fazla merakla mı bakıyoruz, yoksa onu daha kolay mı sınıflandırıyoruz?

İnandığımız şey bizi başka insanlara yaklaştırıyor mu, aramızdaki mesafeyi mi büyütüyor?

Bu soruların cevabını yalnızca kutsal kitapların sayfalarında aramak yetmiyor.

Onları okuyan insanların hayatlarına da bakmak gerekiyor.

Momo ile Mösyö İbrahim'in yolculuğunda bunun çok güzel bir karşılığı daha var.

Momo sema edenlerin arasına katılıp dönmeye başlıyor.

İlk turlarında kendi kendine Mösyö İbrahim'le mutlu olduğunu, gittiği için babasına artık kızmadığını söylüyor. Döndükçe cümleleri de değişiyor. Bir süre sonra annesine geliyor sıra:

Annemin pek de seçeneği yoktu…


İnsan aynı yerde dönüp dururken aynı yerde kalmayabiliyor demek ki.

Momo'nun geçmişinde hiçbir şey değişmiyor. Babası geri gelmiyor, annesinin yokluğu silinmiyor, çocukluğu yeniden yazılmıyor. Değişen yalnızca baktığı yer.

İlk turda kendi kırgınlığının içinden görüyor dünyayı; sonraki turlarda başkalarının da bir hikâyesi olduğunu fark ediyor.

Sema burada Momo'ya bir cevap vermiyor. Yalnızca onu, kendisini hikâyenin tam ortasına koyduğu yerden biraz çekiyor.

Bazen insanın dönmesi gereken yer dünya değil, kendi bakışıdır.
 

Fransız tiyatro oyunu yazarı Éric-Emmanuel Schmitt.jpg
Fransız tiyatro oyunu yazarı Éric-Emmanuel Schmitt

 

Kur'an'ın arasındaki çiçekler

Mösyö İbrahim'in kitap boyunca zaman zaman tekrarladığı bir söz var:

Benim Kur'an'ımda…


Momo ne zaman bir şey sorsa, Mösyö İbrahim bildiklerinin ucunu biraz da kutsal kitaba bağlıyor. Böyle olunca Momo'nun merakı yalnızca Mösyö İbrahim'e değil, onun sık sık sözünü ettiği Kur'an'a da yöneliyor.

Acaba o sayfalarda ne var da bu yaşlı adam hayata böyle bakıyor?

Cevabı hemen öğrenmiyor.

Mösyö İbrahim öldükten sonra Kur'an'ı Momo'ya kalıyor. Momo, onca zamandır merak ettiği kitabı açtığında ise karşısına beklediği türden bir cevap çıkmıyor.

Sayfaların arasından kurutulmuş çiçekler dökülüyor.

Bir zamanlar canlı olan, sonra 2 sayfanın arasına bırakılıp orada saklanan çiçekler…

O ana kadar Momo, Mösyö İbrahim'in "Benim Kur'an'ımda…" diye anlattığı şeylerin kaynağını satırlarda arıyordu. Şimdi elinde yalnızca bir kitap değil, o kitabı kendi hayatıyla birlikte okumuş bir adamdan kalan izler var.

Schmitt'in bu imgeye verdiği anlam, İbrahim'in inancıyla kurduğu ilişkiyi de tamamlıyor. Onun Kur'an'ına yalnızca okudukları değil; yaşadıkları, gördükleri ve yıllar içinde hayattan öğrendikleri de karışmış.

O çiçekleri gördükten sonra insan ister istemez Mösyö İbrahim'in yaptıklarına geri dönüyor.

Bir Yahudi çocuğun acısına kulak vermesine, onu kendisine benzetmeye çalışmadan sevmesine, babasına duyduğu öfkenin karşısına bilmediği bir hikâye koymasına, güzelliği yalnızca kendisine benzeyenlerin arasında aramamasına…

Mösyö İbrahim'in Kur'an'dan ne anladığını artık yalnızca söylediklerinden değil, yaşadıklarından da biliyoruz.

Bir insanın okuduğu kitaptan ne aldığını, altını çizdiği cümlelerden çok, o kitabı kapattıktan sonra nasıl biri olduğuna bakınca anlıyoruz. Başkasının acısına ne kadar yaklaştığına, kendisine benzemeyene nasıl davrandığına…

Aynı metni okuyan 2 insanın dünyaya birbirinden bambaşka bakabilmesi de bundan.

Biri okuduğundan merhamet çıkarabiliyor, diğeri öfke. Biri inancını başka bir insana yaklaşmanın yolu yaparken öteki kendisiyle dünya arasına çekilmiş bir sınıra dönüştürebiliyor.

Sonra dönüp tekrar kitaplığıma bakıyorum…

Uzun zamandır okunmayı bekleyen kitapların arasından çıkardığım *Mösyö İbrahim ve Kur'an'ın Çiçekleri*'ni kapatıyorum.

Benim kitabımın arasından çiçek çıkmadı.

Ama o günden beri başka bir şeyi merak eder oldum:

Bir gün bizim hayatımızın sayfaları açılsa, aralarından ne çıkardı?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU