Değerli Independent Türkçe okuyucuları,
9 Eylül 2026 tarihinde Ankara'da, Amerika Birleşik Devletleri'nin bağımsızlığının 250. yılı vesilesiyle düzenlenen resepsiyona katılma imkânı buldum. ABD'nin Ankara Büyükelçisi Tom Barrack ile Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'in konuşmalar yaptığı bu etkinlik, yalnızca iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin değil, aynı zamanda mevcut uluslararası sistemin geleceğine ilişkin bazı temel meselelerin yeniden düşünülmesi açısından da anlamlıydı.
Ankara'nın sıcak bir eylül gününde, açık havada düzenlenen resepsiyonda, Hazine ve Maliye Bakanı Mehmet Şimşek'i dinlerken içilen bir bardak buz gibi soğuk su dahi küçük ama enteresan bir ayrıntı olarak hafızada kaldı. Ancak böylesi diplomatik buluşmaların asıl önemi, ülkeler arasındaki ilişkilerin hangi tarihsel ve stratejik temeller üzerinde yükseldiğini yeniden hatırlatmasında yatıyor.
Türkiye ile Amerika Birleşik Devletleri arasındaki ilişkiler zaman zaman ciddi görüş ayrılıkları, karşılıklı eleştiriler ve dönemsel gerilimler yaşamış olsa da, Türkiye'nin yalnızca ABD açısından değil, NATO ve daha geniş transatlantik güvenlik mimarisi bakımından taşıdığı önem tartışılmazdır. Karadeniz'den Kafkasya'ya, Doğu Akdeniz'den Ortadoğu'ya kadar uzanan geniş bir coğrafyada Türkiye; askeri kapasitesi, diplomatik erişimi, ekonomik büyüklüğü ve stratejik konumuyla Batı ittifakının en önemli aktörlerinden biridir.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
ABD'nin 250. yılı üzerine daha önce bu köşede kaleme aldığım yazıda da belirttiğim üzere, Amerika'nın küresel gücü yalnızca ekonomik veya askeri kapasitesinden kaynaklanmamaktadır. Amerikan sisteminin esas gücü; kurumların dayanıklılığı, kuvvetler ayrılığı, hukukun üstünlüğü ve toplumsal dinamizm gibi unsurlarla birlikte değerlendirilmelidir. Bu nedenle ABD'nin geleceği üzerine yapılacak her tartışmada, yalnızca büyüme oranları veya şirket değerleri değil, aynı zamanda kurumsal niteliğin korunması da temel bir ölçüt olmalıdır.
Resepsiyondaki konuşmalarda Amerikan ekonomisinin büyüklüğü ve son yıllardaki ekonomik performansı da vurgulandı. Kuşkusuz ABD, teknoloji, finans, inovasyon ve girişimcilik kapasitesi bakımından hâlâ dünyanın en güçlü ekonomilerinden biridir. Ancak ekonomik büyümenin niteliği, en az büyümenin kendisi kadar önemlidir.
Burada Daron Acemoğlu'nun uzun süredir dikkat çektiği kapsayıcı kurumlar meselesi önem kazanmaktadır. Ekonomik düzenin sürdürülebilirliği, yalnızca büyük teknoloji şirketlerinin piyasa değerlerinin artması veya sınırlı sayıdaki milyarderin servetinin büyümesiyle ölçülemez. Refahın daha geniş toplumsal kesimlere yayılması, çalışan sınıfların ve orta sınıfın ekonomik büyümeden pay alabilmesi, kapitalist sistemin meşruiyeti açısından belirleyicidir.
Geçmişte Amerikan ekonomik modelinin önemli özelliklerinden biri, geniş bir orta sınıf yaratabilmesi ve büyümeyi toplumun farklı kesimlerine yayabilmesiydi. Bugün ise dijital ekonomi, yapay zekâ, platform kapitalizmi ve küresel teknoloji şirketlerinin yükselişi, servet ve ekonomik gücün giderek daha dar bir çevrede yoğunlaşması riskini beraberinde getiriyor.
Bu nedenle ABD'nin 250. yılı, yalnızca geçmiş başarıların kutlanacağı sembolik bir dönüm noktası olarak değil, aynı zamanda Amerikan ekonomik modelinin nasıl daha kapsayıcı, daha dengeli ve daha adil hale getirilebileceğinin tartışılacağı bir fırsat olarak da görülmelidir.
Aynı yaklaşım dış politika açısından da geçerlidir.
ABD'nin uluslararası sistem üzerindeki etkisi hâlâ son derece büyüktür. Dolayısıyla Washington'un küresel rolünün yalnızca güç kullanımı veya stratejik rekabet üzerinden değil; uluslararası hukuk, diplomasi, kurumsal iş birliği ve daha adil bir barış anlayışı üzerinden şekillenmesi önem taşımaktadır.
Özellikle Filistin meselesinde daha adil ve kalıcı bir barışın tesis edilmesine katkı sunulması, Amerikan dış politikasının önündeki en önemli sınamalardan biridir. Aynı şekilde Kafkasya'da son dönemde oluşan olumlu barış ortamının kalıcı hâle gelmesi, Karadeniz havzasında ve Ukrayna'da savaşın sona ermesi, Basra Körfezi'nde yeni çatışmaların önlenmesi ve bölgesel istikrarın güçlendirilmesi uluslararası toplumun ortak sorumluluğudur.
Türkiye ise bu kriz alanlarının hemen tamamına coğrafi, diplomatik ve ekonomik olarak doğrudan temas eden nadir ülkelerden biridir. Bu nedenle Türkiye-ABD ilişkilerinin yalnızca dönemsel krizler, savunma dosyaları veya kısa vadeli stratejik ihtiyaçlar üzerinden değerlendirilmesi eksik kalacaktır.
İki ülke arasındaki ilişkinin daha öngörülebilir, kurumsal ve uzun vadeli bir çerçevede ilerlemesi hem Ankara'nın hem Washington'un çıkarınadır. Türkiye'nin NATO içindeki rolü, Karadeniz güvenliğine katkısı, Kafkasya'daki diplomatik kapasitesi, Ortadoğu'daki etkisi ve Avrupa güvenliği açısından taşıdığı önem, bu ilişkinin stratejik niteliğini açık biçimde ortaya koymaktadır.
Benim temennim, Amerika Birleşik Devletleri'nin 250. yılının yalnızca geçmişin başarılarının kutlandığı bir yıldönümü olmaması; aynı zamanda daha kapsayıcı bir ekonomik düzenin, daha güçlü kurumların ve daha adil bir uluslararası sistemin yeniden tartışılmasına vesile olmasıdır.
1776'nın en önemli mirası yalnızca Amerikan bağımsızlığı değildir. Aynı zamanda siyasal gücün sınırlandırılması, ifade ve basın özgürlüğü, kurumların güçlendirilmesi ve bireylerin kendi gelecekleri üzerinde daha fazla söz sahibi olabilmeleri düşüncesidir.
250 yıl sonra bu ilkeler yalnızca Amerika için değil, giderek daha kırılgan ve kutuplaşmış hâle gelen uluslararası sistem için de önemini korumaktadır.
Bu vesileyle, ifade ve basın özgürlüğü demişken, Türkiye'de dış politika, siyaset ve ekonomi alanında kamusal tartışma kültürüne uzun yıllardır önemli katkılar sunan, çok değerli gazeteciler Murat Yetkin ve Deniz Zeyrek'e de saygılarımı sunuyorum.
Kanaatimce bugün ihtiyaç duyduğumuz şey, yalnızca daha güçlü devletler veya daha büyük ekonomiler değil; daha güçlü kurumlar, daha kapsayıcı bir refah anlayışı ve daha adil bir uluslararası düzen olmalıdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish