Türkiye ekonomisi 2026 yılının ikinci çeyreğinde yıllık bazda yüzde 2,3 oranında büyüme kaydetti. Ağustos ayında ekonomik güven endeksi 100,6'ya yükselirken tüketici güven endeksi 90,8 seviyesinde kaldı.
Göstergeler arasında çelişki varmış gibi görünse de aslında yok. Her iki veri de bambaşka ölçümlerin sonucu. Gayrisafi yurt içi hasıla bir ekonomide üretilen mal ve hizmetlerin değerini ölçerken tüketicinin ekonomik deneyimi bundan çok daha kişisel bir yerde oluşuyor.
Kısacası, bu demek ki bir ülkenin ekonomisiyle o ülkede yaşayan bir insanın ekonomisi aynı şey değil.
Bu ayrım iktisat kadar siyaset açısından da önemli. Seçmen sandığa giderken büyüme oranını, cari dengeyi, rezervleri, istihdamı ve enflasyonu bir ekonomist gibi ağırlıklandırarak karar vermiyor. Ekonomiyle kurduğu ilişki markette, maaşında, kirasında, kredi kartı ekstresinde, iş bulma ihtimalinde ve geleceğe ilişkin beklentilerinde şekilleniyor.
O hâlde siyasetin ve bürokrasinin öncelemesi gereken, ekonominin nasıl gittiğinden ibaret değil.
Seçmen ekonominin nasıl gittiğine nasıl karar veriyor?
"Economic voting" literatüründe, ekonomik değerlendirmeler ile seçmen davranışı arasındaki ilişki inceleniyor.
Seçmen sandığa giderken kendi ekonomik durumuna mı bakıyor, ülkenin genel ekonomik durumuna mı?
Literatürde bir ayrım söz konusu. Bunlardan ilki "pocketbook", ikincisi "sociotropic" değerlendirme olarak adlandırılıyor. Pocketbook, yani cep/cüzdan değerlendirmesinde seçmen ülke ekonomisinden önce kendi ekonomik durumuna bakıyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
"Geçen yıla göre alım gücüm arttı mı? Maaşım giderlerimi karşılıyor mu? Daha rahat mı yaşıyorum?" gibi sorular üzerinden iktidarı değerlendiriyor.
Sociotropic, yani ülke değerlendirmesinde ise seçmen kendi cebinden ziyade ülke ekonomisinin genel durumuna bakıyor.
"Ülke ekonomisi iyiye gidiyor mu? İşsizlik durumu nasıl? Enflasyon düşüyor mu? Gelecek bugünden daha iyi olacak mı?" gibi daha kolektif bir değerlendirme yapıyor.
Kişi kendi ekonomik durumuna göre oy kullanıyorsa, ülke ekonomisi genel olarak büyüse bile kişinin reel geliri gerilemişse seçmen ekonomiyi olumsuz değerlendirebilir.
Ekonomik kanaatlerimizin ekonomik gerçeklerden ibaret olmaması gibi bir gerçek var. Kişisel deneyimlerimiz, çevremizden edindiğimiz bilgiler ve siyasi eğilimlerimiz ekonomik değerlendirmelerin içinde birbirine karışabiliyor.
Türkiye üzerine de bu konuda yapılmış çok sayıda araştırma, anket, değerlendirme var. Özellikle ülke ekonomisine ilişkin değerlendirmelerde desteklediği siyasi partiyle arasındaki bağın ve kişinin medya tüketiminin önemli olduğunu görüyoruz.
Medya tüketimi konusu önemli çünkü bu hem iktidar hem muhalefet partileri açısından stratejik iletişim değeri taşıyor.
Dolayısıyla vatandaşın "ekonomi nasıl?" sorusuna verdiği cevap tek bir kaynaktan gelmiyor.
Ekonomiyi nasıl deneyimliyoruz?
İnsan zihni ekonomiyi bir istatistik kurumu gibi ölçmüyor elbette.
Tüketiciler, genel enflasyona ilişkin beklentilerini oluştururken kendi alışveriş sepetlerinde karşılaştıkları fiyat değişimlerinden yararlanıyor. Daha dikkate değer olan, tüketicinin bir ürüne ne kadar para harcadığından daha çok, ürünü "hangi sıklıkta satın aldığı" üzerine değerlendirmesini kuruyor olması.
Bireylerin zihninde fiyat artışlarının fiyat düşüşlerinden daha fazla ağırlık taşıdığına inanıyorum. Bu, günlük ekonomik deneyimi anlamak ve siyasal iletişimin çerçevesini çizmek açısından önemli.
Bir insan otomobili birkaç yılda bir, televizyonu daha seyrek satın alabilir. Fakat ekmekle, peynirle, kahveyle, sebzeyle veya ulaşım maliyetiyle her gün tekrar tekrar karşılaşır.
İstatistik, ekonomiyi harcama ağırlıklarıyla ölçüyor olsa da insan zihni ekonomiyi karşılaşma sıklığıyla değerlendiriyor.
Ekonomik veri ile ekonomik deneyim arasındaki mesafenin sebebi de burada.
Enflasyon tartışmalarında bunun başka bir örneğini görüyoruz. Ağustos 2026 itibarıyla Türkiye'de yıllık tüketici fiyat endeksi yüzde 31,51.
Burada şunu söylemek lazım: Enflasyon oranının gerilemesi ile fiyatların gerilemesi aynı anlama gelmiyor. Enflasyonun düşmesi, genel fiyat seviyesinin düşmesini gerektirmiyor; fiyatların daha düşük bir hızla artmasıyla da gerçekleşebiliyor. Bu kısım doğrudan vatandaşı etkiliyor.
Bu nedenle bir ekonomi yönetiminin enflasyondaki gerilemeye dikkat çekmesi ile vatandaşın "fiyatlar hâlâ yüksek" demesi birbiriyle çelişkili değil. İki taraf aynı ekonomik olgunun farklı boyutlarından söz ediyor.
Bu ayrım siyasal iletişim açısından (özellikle de ilgili kurumlar ve hükümetler açısından) üzerinde düşünülmesi gereken bir probleme işaret ediyor.
Ekonomi yönetiminin görevi ekonomik göstergeleri takip etmek, makro dengeleri gözetmek ve sonuçları kamuoyuyla paylaşmaktır. Fakat siyasi iletişimin sadece doğru veriyi açıklamakla işinin tamamlanacağını söyleyemeyiz. Açıklanan verinin insanların hayatında neye karşılık geldiğinin de anlaşılması (yani vatandaşlara en yalın hâliyle anlatılması) gerekiyor.
Makroekonomik iyileşmenin sürekli rakamlarla anlatılması, gündelik hayatında iyileşmeyi hissetmeyen bir insanın deneyimini geçersiz kılmaz.
Bunun tam tersi de doğru.
Bireysel ekonomik sıkıntılardan hareket ederek bir ülkenin bütün makroekonomik performansını tanımlamak da aynı ölçüde eksik bir değerlendirme olur.
Biri makroyu mikroya, diğeri mikroyu makroya eşitliyor.
Siyasetten beklenti, aralarındaki mesafeyi doğru okumak ve anlaşılır kılmak.
Bu noktada "ekonomik algı" ifadesini de dikkatli kullanmak gerekiyor. Algı dediğimizde zaman zaman ortada nesnel bir ekonomik gerçeklik, karşısında ise onu doğru okuyamayan bir vatandaş varmış gibi bir anlam doğuyor. Oysaki vatandaşın her ay ödediği kira, aldığı maaş, her gün markette karşılaştığı fiyat veya gelecek yıl işini koruyup koruyamayacağına ilişkin endişesi de ekonomik gerçekliğin parçası.
Buna "hissedilen ekonomi" diyebiliriz.
Hissedilen ekonomi, elbette ki veriye, bilimsel bilgiye ve istatistiklere dayanan ekonominin bir alternatifi değil. Bunu daha çok makroekonomik koşulların bireyin hayatından geçerken aldığı biçim gibi düşünebiliriz.
Siyaset açısından önemi çok büyük.
Bir hükümetin ekonomik başarısının toplumsal karşılık üretmesi için göstergelerdeki iyileşmenin zaman içinde insanların gündelik ekonomik deneyimine de ulaşması gerekir. Muhalefetin ekonomik eleştirisinin güvenilir olması için de vatandaşın yaşadığı sorunlarla makroekonomik tablo arasındaki ilişkiyi doğru kurması gerekir.
Her iki taraf için de veri ile hayat arasındaki mesafeyi görmezden gelmek çok kolay, fakat siyasi olarak büyük maliyetlidir.
Seçmen sandığa giderken önüne ekonomik gösterge tablosu koymuyor elbette. Oy vermesi gerektiğinde kendi hayatından topladığı verileri de yanında götürüyor.
Geçen yıla göre ne kazanıyor, ne harcıyor, ne kadar borçlanıyor, neleri ertelemek zorunda kalıyor ve belki hepsinden önemlisi, önümüzdeki yılın bugünden daha iyi olacağına inanıyor mu?
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish