Irak'ın Haşdi Şabi'yle zor imtihanı

Serbest Ferhan Sindi Independent Türkçe için yazdı

Irak'ın başkenti Bağdat'ta düzenlenen askeri geçit töreninde Haşdi Şabi mensupları / Fotoğraf: AFP

Irak, DAEŞ felaketinden sonra bölgedeki gerginliklerden, çatışmalardan ve savaşlardan çok büyük darbeler almadan çıkmayı şu ana kadar başardı fakat ekim itibarıyla yaşanacak gelişmelerle akıbetinin ne olacağı henüz belirsiz. Irak'ın ve yeni Başbakanı Zeydi'nin Haşdi Şabi krizini nasıl yöneteceği ve ABD ile İran'ı razı edecek bir sonuca varıp varamayacağı herkesin cevabını merak ettiği bir soru olarak masada duruyor.


Haşdi Şabi "kurtarıcı güç" olarak ortaya çıktı "en büyük sorun" haline geldi

Haşdi Şabi "Irak'ın kurtarıcı gücü" olarak ortaya çıktı ancak günümüzde ülkenin en büyük sorunu ve ayak bağı haline gelmiş durumda. Irak, Haşdi Şabi'den kurtulmadığı sürece ne bağımsız hareket etmeyi başarabilir ne de içeride istikrarını koruyarak kalkınma yoluna girebilir. Yaklaşık 10 senedir yöneticilerin en büyük açmazı ve imtihanı da Haşdi Şabi ile başa çıkabilip çıkamayacaklarıdır.

Haşdi Şabi, 2014'te İran'ın desteğiyle milis gücü olarak kuruldu fakat 2016'da Irak hükümeti tarafından yasal zırha büründü ve Meclis'te çıkarılan yasa ile de koruma kalkanı elde etti. İran ve onunla hareket eden Iraklılar, bu koruma kalkanını tahkim etmek ve daha ileri bir seviyeye çıkarmak için 2025'in Nisanı'nda yeniden girişimde bulundu fakat Washington'ın sert tepkisiyle karşılaşınca Haşdi Şabi'yi Devrim Muhafızları benzeri bir yapıya kavuşturma planı rafa kalktı.


ABD'nin çekilmesiyle Haşdi Şabi'nin akıbeti ülkenin kaderini belirleyecek

ABD'nin 30 Eylül itibarıyla Irak'tan resmen çekilecek olması Haşdi Şabi ile ilgili de kalıcı ve kesin bir çözüm bulunmasını zorunlu kılıyor. Özellikle Trump yönetimindeki ABD'nin arkasında ülkeye egemen bir Haşdi Şabi'yi bırakıp Irak'tan çekilmesini kimse tahayyül etmiyor zaten. Bu nedenle kalıcı çözüm olarak sürekli dillendirilen "silahların tek elde toplanması" politikasının sahici bir şekilde sahada uygulanabilmesi gerekiyor.

Başbakan Ali Zeydi'nin göreve başlarken dillendirdiği ve Yargı Erki, siyasiler ile dini merkezlerin tam destek verdiği "milislerin silahsızlanması" dosyasının başarılı olması halinde Irak istikrar, kalkınma ve refah istikametine girer, aksi durumda ise büyük açmazlarla karşı karşıya kalır.

Yukarıda çizmeye çalıştığımız tablo ışığında Irak'ın önünde 2 yol var. Birincisi, devlet otoritesini tesis etmek suretiyle milis gruplara son vermek ve ne bölgesel ne de küresel aktörlerin ileri karakolu olmak. Bu durumda Irak da diğer Körfez ülkeleri gibi yer altı zenginliğinin karşılığını yerin üstünde de görebilir.

Kendi zenginliğini kendisi için harcayan Irak, diğer Körfez ülkelerini geçebilecek potansiyele sahiptir. İkinci seçenek ise mezhepsel ve ideolojik yakınlık nedeniyle İran'ın çıkarlarını savunan güçlerin/çevrelerin etkisinde hareket etmek suretiyle krizler ülkesi olmaya devam etmek. Bu durumda da ülkedeki yer altı zenginliği ve ülkenin jeopolitik konumu ile sosyoteolojik yapısı felaketler üretmeyi sürdürecek.


Irak siyasetini bekleyen zor sınav

ABD'nin 30 Eylül'de askerlerini çekmesi Irak için tarihî bir fırsat fakat bunu değerlendirmesi siyasilerin alacağı inisiyatife ve ortaya koyacağı iradeye bağlı. Eğer 2011 sonrası Maliki'nin düştüğü hatalardan ders alınmaz ve yeni şartlar Şiilerin Sünniler ve Kürtlere yönelik egemenliklerini empoze etme arayışına dönüşürse buradan bir sonuç çıkmaz. Şahsen Şii siyasilerin 2011 sonrası tecrübelerden ders çıkardığını düşünüyorum. Fakat Şii siyasilerin çıkardığı bu derslerin İran'a bulduğu karşılık sahadaki uygulamaları tayin edecek.

İran, ABD sonrası Irak'ta hegemonyasını azaltma ve ülkeyi kendi haline bırakma niyetinde görünmüyor. İzlediği politikalar, yaptığı açıklamalar ve bulunduğu girişimler İran'ın Irak'ta tesis ettiği hegemonyayı devam ettirme kararlılığında olduğunu gösteriyor. ABD baskısı nedeniyle taktiksel bazı değişikliklere gitmesi ihtimal dâhilinde olabilir fakat Irak'ın bağımsız bir ülke gibi hareket etmesine izin vermek istemeyecektir.

İran'ın Irak ile ilgili planlarının ve stratejisinin yüzyıllık, hatta bin yıllık olduğunu daha önceki yazılarda detaylıca işlemeye çalışmıştık. O yüzden İran, hâlihazırda Irak'ta elde ettiği kazanımları ve tesis ettiği etkiyi gönüllü olarak kaybetmeye razı değil. Düğüm de tam olarak burada başlıyor. Iraklılar, kendi kendilerini yönetmek ve ülkelerinin çıkarlarını öncelemek istiyor fakat İran, mezhepsel ve ideolojik siyasetini Irak'a da dayatarak onu da kendi ateşiyle yakmak istiyor.

İran'ın hedefinin ne olduğu çok açıkken ve bunu en üst perdeden dillendirip ona göre de hareket ediyorken temel mesele Irak siyasi liderliğinin tavrıdır. İran, ağustos ayında Meclis Başkanı Kalibaf, Devrim Muhafızları Ordusu İsmail Kaani ve Hamaney'in Temsilcisi Muhsin Kumi ile Bağdat'a 3 önemli ziyaret gerçekleştirdi ve mesajını açık bir şekilde ilgili taraflara iletti.

Iraklılar "silahsızlanma" ve "silahın sadece devlet tekelinde" olması söylemlerini yeni dönemin şiarları olarak kullanırken İranlıların ziyaretiyle "düzenleme" ve "idare-yönetme" kavramları da gündeme geldi. Yani Haşdi Şabi ve milis örgütlerin silahsızlanması yerine onların yeniden yapılandırılması ve sisteme entegre edilmesi formülleri ortaya atıldı. Bunun Irak geleceği için ne kadar tehlikeli olduğunu Zeydi hepimizden daha iyi biliyor.

Zeydi'nin tehlikelerinden haberdar olduğu ve çözmekten başka çaresinin olmadığı bu milisler konusuyla ilgili ABD desteğini arkasına alarak hareket etmemesi halinde kabinesi henüz tamamlanmamışken ömrü sona erer. Zira şu anda bile ülke yönetilemiyor. FED para göndermiyor ve sistem kilitleniyor. 30 Eylül itibarıyla yeni oluşacak durumda ABD'nin kırmızı çizgileri göstere göstere geçilirse sonuçları da ona göre olacaktır.


İran'ın Irak'ı ve Iraklıların Irak'ı

Geride bıraktığımız 47 yılda, Şii mollaların öncülüğündeki İran İslam Cumhuriyeti Devrimi ve onunla hareket eden ülkeler ile örgütlerin gün yüzü görmediğini ve buralarda yaşayan halkların yoksulluk, sefalet, felaket ve istikrarsızlık içinde bir hayat sürmeye mahkûm olduklarını biliyoruz. Bundan sonrası için de bu sonuç değişmeyecektir. Dünyada egemen güçler İran tarzı bir yönetimin güçlenmesine ve kalkınmasına müsaade etmeyecektir. Zaten İran'ın da halkına ve etki alanındaki bölgelere huzurlu, müreffeh ve kalkınmış bir yaşam vaadi bulunmuyor. Yaşama dair bir programı yok. Olsaydı, kısmi rahatlamaların olduğu dönemlerde bunu kısmen de olsa halka yaşatırlardı.

O yüzden İran ve rejimin başındaki oligarşik yapının Irak için istikrarlı, zengin ve kalkınmış bir Irak hedefi bulunmuyor. Çünkü Irak bu seviyeye ulaşırsa ona ekonomik olarak etki edemeyeceği gibi silahlandırıp ideolojik emelleri uğruna savaştıracağı gönüllü de bulamayacaktır. Ayrıca krizler, altyapı yetersizlikleri ve istikrarsız ortamlardan kurtulmuş bir Irak'ta hegemonya kurma şansı da olmayacaktır.

Irak'a doğalgaz, kalitesiz gıda, inşaat ve ev malzemeleri satan İran bu alandaki etkisini de kaybetmek istemiyor. En basitinden Irak elektrik sorununu çözerse Irak doğalgazı baskı kartı olarak kullanamaz.

Tüm bunlardan daha önemlisi İran, Irak'ı sömürge vilayeti gibi gördüğü için öldürülen ülke liderinin cenazesinin bu ülkedeki şehirlerde kendi şehirlerinde olduğu gibi gezdirdi ve oranın halkını kendi düşmanına karşı harekete geçmeye teşvik etti. Yani işin ideolojik boyutu ekonomik boyutundan çok daha geniş.

İran bu nedenle hiçbir zaman kalkınmış bir Irak istemez. İran'ın Irak'ı üçüncü dünya ülkeleri seviyesinde kalmaya mahkûmdur. Iraklıların Irak'ı ise en basitinden kendisiyle aynı petrole sahip Körfez ülkelerinin seviyesine ulaşmayı hedefliyor. Iraklılar, İran'ın savaşını kendi savaşları görmüyor. Fakat İran, Irak'a kendi savaşını dayatıyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU