Hak din nasıl tanınır? (II)

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Bir önceki yazıda"Acaba hangi dini Allah onaylayıp beşere göndermiştir?" sorusuna din adamlarının 5 türlü cevap verdiklerinden söz ettik. Onlardan iki tanesini naklettik, şimdi de verdikleri üçüncü cevaplarıyla konumuza devam edeceğiz:


Üçüncü cevap şudur:

Bir dinin Allah tarafından onaylanıp beşere gönderilmesinin önemli delil ve ölçülerinden birisi de "galebe" ölçüsüdür. Bu ölçü, şimdi olduğu gibi eskiden beri bilinen bir şeydir. Hatta Kur'an'da da geçmiştir. Yani "galebe/güç", Kur'an açısından da hakkaniyet ölçülerinden biridir. Nebi düşmanlarını alt ettikten sonra insanların çoğu (müşrikler) onun getirdiği dine giriş yapmış, yardım görmüş İslam'a ve destek bulmuş Nebi'ye iman etmişlerdir.

Daha doğrusu geçmişte de şimdiki dönemde de "tabii kanunlara uyma" düşüncesi biz insanların kültürüne yerleşmiştir. Tabiat yasalarına göre her zaman, "güçlü zayıfı yok eder."

Avcı hayvanlara bakıldığında, aslanın ceylanı yediği görülür ve buna da hiç kimse itiraz etmez. Yani bunun, aslanın hakkı olduğu kabul edilir. Çünkü "aslan daha güçlüdür" denir.

Hatta Farabi, İbn Sina ve diğer Feylesoflar da bu yasayı teyit ederler.

Örneğin "Melik/Kral en güçlü insandır, dolayısıyla da bunun insanlara hâkim olma hakkı vardır" der ve gücünün Allah'tan olduğunu kabul ederler. Yine Kral'a "Zillullah/Allah'ın gölgesi" yaftasını takarlar.

Kur'an'da da gücün hak oluşuna dair şöyle bir işaret de vardır:

Kuşkusuz, biz elçilerimize ve iman edenlere hem dünya hayatında hem de şahitlerin (kalkıp) şahitlik edecekleri günde (ahirette) yardım ederiz. (Mümin: 51)


Yani Kur'an açısından Enbiya'nın Allah tarafından dünyada desteklenmesi ve arkasında durulması, onun hak oluşunun işareti olarak görülür.

Kur'an, söz konusu ayette Araplara diyor ki, "Bu Nebi güçlüdür." Çünkü kendisini Allah'a nispet veriyordur. Dolayısıyla, şayet bir kimse Allah ile beraberse, sonrası galibiyettir.

Diğer bir ayette de şöyle geçer:

Yakında topluluklar bozguna uğrayacak, arkalarına dönüp kaçacaklardır. (Kamer: 45)


Açıkçası Kur'an açısından Allah, "güç" delilinin ölçüsüdür.

"Güç"ün, yalnızca kadim zamanlarda kabul gören bir ölçü olduğunu zannetmeyelim. Bu durum, şu anda da öyledir. Örneğin Türkiye'nin günümüzdeki sınırlarını çizen ne Allah'tır ne de kendi halkıdır, bunu yapan, dünyanın güçlü devletleridir.

Yani sınırları çizenler, I. Dünya Savaşı'ndan galip çıkan İngiliz, Fransız, İtalyan vs. gibi devletlerdir. Bu galip devletler, Osmanlı İmparatorluğu'nu yıktıktan sonra o topraklarından Mısır, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün, Libya, Cezayir, Fas, Lübnan vs. gibi 20 ülke çıkardılar.

Dolayısıyla bizler ve diğer Müslüman ülkeler, çizilen bu sınırları kabul etmişiz ve hak sınırlar olduklarına da kendimizi inandırmışız. Böylece bizlerin nezdinde de "güç", hakikate dönüşmüştür.

Kısacası sınırları belirleyenler, "güç" sahibi galip ülkeler olmuş ve güç, çoğu zaman hak olarak kabul edilmiştir.

Şimdiki modern kültüre bakıldığında özgürlük, toplumsal sözleşmeler, insan hakları, hukukun üstünlüğü vs. ile ilgili kültürel anlayışlar, bir "güç" olarak geriye dönmüştür.

Bilindiği gibi daha önceleri erkek hakları, kadın haklarından hayli fazlaydı. Çünkü erkek daha "güçlü" idi. Kur'an'da da buna şöyle işaret edilmiştir:

Erkekler, onlara (kadınlara) karşı bir derece üstünlüğe sahiptirler. (Bakara: 228)


Yani erkekler daha "güçlü"dürler. Bundan dolayıdır ki, ailesini korumak erkeğin görevidir. Yine düşmanları ondan uzaklaştırmak ve ailesini himaye etmek, erkeğin vazifelerindendir.

Fakat günümüzde aile (kadın ve çocuklar), devletin asker, polis ve kanunlarının koruması altındadır. Şu dönemde erkek kalkıp da "benim haklarım kadının haklarından fazla olmalıdır" gibi bir iddiada bulunmaz.

Yani erkekler için var olan eski ayrıcalıklar son bulmuştur. İçerisinde bulunduğumuz dönemde erkek de kadın da eşit bir şekilde "vatandaş"tır.

Devletin tüm hukuk ve yasalarından her ikisi de yeterli derecede istifade etmektedir. Artık "imtiyaz/ayrıcalık" diye bir şey söz konusu değildir.

Özellikle şu son dönemde "güç" ölçüsünün de cazibiyetini yitirdiğini görmekteyiz. Toplum içerisinde artık "güce" itimat edilmediği gibi herhangi bir değeri de kalmamıştır.

Belki de 50 veya 100 yıl sonra bu değer bütünüyle kendi anlamını kaybetmiş olabilir ve zihinlerden yok olup gidebilir. Örneğin Hitler Fransa'yı işgal ettiğinde güçlüydü, fakat kimse "hak Hitler'ledir" diye bir şey söylemedi.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

İsrail de şu anda çok güçlüdür ve bu gücüyle Gazze, Yemen, Lübnan, Irak, İran, Suriye ve dünyanın birçok ülkesine meydan okuyor ve istediği İslam ülkesini yakıp yıkıyor.

Fakat kimse İsrail'in haklı olduğunu söylemiyor. Kısacası, gittikçe "güç"ün "hak oluşu" görüşünün yok olmaya yüz tuttuğunu müşahede etmekteyiz.

Hasılı, Allah'ın elçilerine "güç" desteği durumu, o dönemde de şimdiki dönemde de ve hatta İran Şahı'nın son dönemlerinde de geçerliliğini koruyordu.

İmam Humeyni, İran şahına karşı hazırladığı o inkılapta, hatta Irak'taki Seyyid M. Bakır es-Sadr dahi onu onaylamıyordu. Ancak inkılap gerçekleştikten sonra, onu onaylamaya başladı.

İnkılap zafere ulaştıktan sonra direkt olarak Seyyid M. Bakır es-Sadr bir mesaj yayınlayıp İmam Humeyni'yi teyit etti. Şayet İmam Humeyni Şah'a mağlup olsaydı, zaferi üzerinden onu onaylayan milyonlar, muhtemelen ona lanet okuyup teberri ettiklerini ve onunla herhangi bir bağlarının bulunmadığını açıklayacaklardı.

Fakat zafer elde ettiği için, hatta Sünni Müslümanlar dahi onun etkisi altında kaldılar. Kısacası, hâlâ dahi biz insanlara göre desteklenmiş ve zafere ulaşmış birisi "hak", güçsüz ve yenilgiye uğramış biri ise "batıldır." İşte buradan aklımızın ne kadar da mesh edildiğini (değiştirildiğini) anlamaktayız.

O dönemde birtakım insanlar, "İran'da Sosyalistler Humeyni'yi yüzüstü bırakacaklar" diyorlardı.

Yani Şah devrildikten sonra onlar iktidarı elde edecek ve Sosyalist bir parti olan Tudeh Partisi iş başına geçecektir. Bu parti ise çok tehlikelidir.

Kafasında bir sarık ve üzerinde bir cübbesinden başka hiçbir gücü bulunmayan yaşlı bir adam, Şah ile asla baş edemez. Tek başına bu molla bu işi nasıl yapabilir, şayet Şah'ı devirir ise, mutlaka onun arkasında dış güçler olmalıdır vs..

Bence bu türden düşünceler yanlıştır. Aslında bir insanın Allah tarafından teyit edilmesi (destek alması) ve yeryüzünde "güçlü" olması da onun "hak" olduğunun göstergesi değildir.

(Nitekim Hitler, Karl Marx, Stalin, Moğollar, vs.den örnekler verdik.) Kısacası bizce, bu üçüncü ölçü (güç) de batıldır. Bu ölçünün batıl olduğuna dair hayli deliller mevcuttur. Fakat konunun uzamaması için onlara değinmeyeceğiz.


Dördüncü cevap şudur:

Bir dinin Allah tarafından onaylanıp beşere gönderilmesinin önemli delillerinden birisi, o dinin getirdiği "talimatlar"dır.

Bu iddiayı savunanlar şunu söylerler:

Biz, bir dinin getirdiği talimatlara bakarız. Şayet talimatları 'insanî', 'ahlakî' ve onu kabul edenleri 'kemalata/mükemmelliğe' ulaştırıyor ise, o dinin doğru ve hak olduğunu kabul ederiz.


Bence dindeki "talimat ölçüsü", önceden söylediğimiz 3 ölçüden daha doğru olanıdır. Yani bir dinin talimatlarına bakacağız.

Şayet güzel ve hoş talimatlar ise ve insanlara sevgiyi öğretip, insan haklarından söz ediyorsa, demek ki Allah da insanı ve ahlakı teyit ediyordur.

Tabii ki örfün Allah'ı böyle bir Allah'tır, fakat Filozofların tarif ettikleri Allah böyle değildir. Yani Filozofların tanımladıkları Allah, "mutlak anlamda yeri ve gökleri yaratan Allah'tır." Enbiya'nın tanımladıkları Allah ise, bizim onu sevdiğimiz ve onun da bizi sevdiği Allah'tır.

Gelenekçi müminler, Enbiya'nın tanımladıkları Allah'a iman ederler. Yani insanlarla ilgilenen ilaha inanırlar.

Çünkü Enbiya'nın tanımladıkları Allah; "semi/işiten", "basir/gören", "rahim/merhamet eden", "gafur/bağışlayan", "vedud/seven ve sevilen", "reuf/müşfik" vs. olduğu için insanlar böyle bir ilaha tevekkül eder ve O'na dayanırlar.

Çünkü insanoğlu, kendi dışındaki bir güce her zaman ihtiyaç duyar. Kendisiyle çalışacağı ve ona karşı duygu besleyeceği bir güce her zaman kendini muhtaç görür.

Şayet insan Allah'sız kalırsa, kendini gurbette ve korku içerisinde hisseder ve kendi sorunlarının karşısında kendini güçsüz görür.

Fakat şayet karşısında harika bir gücün var olduğunu hissederse, insanları ve her şeyi yoktan var eden bir ilahın bulunduğuna iman ederse, kendini yaratıp, yarattıktan sonra da terk etmeyen bir ilaha sahip olursa ve yine karşısında onu yarattıktan sonra onunla irtibatını kesmeyen bir ilahı bulunursa, işte o insan kendini dünyanın en bahtiyar varlığı şeklinde görür.

Elbette Filozofların tanıttıkları ilah böyle değildir, fakat Enbiya'nın tarif ettiği ilah, sürekli insanlar ile irtibat halinde olandır.

O ilahın "kutsallığı"nın sebebi de bu olsa gerek. Çünkü Enbiya'nın tanıttığı bu ilah, zaman ve mekân üstü bir ilah değil, "insanlaştırılmış" bir ilahtır.

Zira, zaman ve mekân üstü olan ilahın duyguları yoktur ve "besit/sade" bir ilahtır. Ne sevgisi vardır ve ne de öfkesi. Ne insanlarla ilgilenir ve ne de başka bir şeyle. Bundan dolayı da ne ben ne sen ve ne de başka biri böyle bir ilahla ilgilenmez.

Biz insanlar öyle bir ilah ile ilişki içerisine gireriz ki, o bizi sevsin ve biz de onu sevelim. Hatta ona tevekkül edelim (dayanalım.) O ilah, bizim isteklerimize cevap vermelidir.

İnsan ile Allah arasında tesis edilen bu irtibat, Enbiyanın en fazla dayandığı ve üzerinde durduğu önemli bir güçtür. Dolayısıyla burada sözünü ettiğimiz bu 4'üncü ölçü (talimat), güzel ve tatlı bir ölçüdür.

Fakat bu ölçüde de bir kısım sorunlar vardır. Ben burada onlardan bir tekine işaret edip, 5'inci ölçüye geçeceğim ve o da şudur:

Diyoruz ki evet, farz edelim ki bir dinin getirdiği 4'üncü ölçünün (talimat) tümü de güzel ve doğru ölçüdür. Yani şayet bir dava insanı eğitiyor ve onu salih bir kul yapıyorsa, demek ki bu ilahi bir davadır. Fakat teoride böyle gözüken bir davanın pratiğine bakıyoruz, ne yazık ki bunu pratiğinde göremiyoruz. Bu durum tüm dinlerde böyledir. Yani ne Yahudilik ne Hıristiyanlık ve ne de İslam dininde, bu dinlerin kendi müntesipleri içerisinde (az bir kısmı hariç, tabii ki istisna kaideyi bozmaz.) salih ve insancıl kullar yetiştirdiğini göremiyoruz.


Örneğin İslam dinine bakalım. Bu dinin getirdiği talimatlar bir boyutuyla güzeldir, fakat bir boyutuyla da güzel değildir. Bu talimatları uygulayan insanlarda hem sevgi hem de terör vardır.

Peki bizler "terör"ün İslam'dan olmadığını nasıl anlayacağız?

Çünkü örneğin en son dönemin teröristleri olan "Taliban" tümüyle "din" talebelerinden müteşekkildir.

İslami ilim havzalarında tahsil eden âlimlerin tümü de icmaen (görüş birliği içerisinde); "kim humusu (kazancın %20'sini) müçtehide vergi olarak vermeyi ya da hac gibi dinî hükümlerden birini icra etmeyi inkâr ederse, o insan kâfirdir ve katli vaciptir" derler ve böylece o türden insanları "mürtet/dinden çıkmış" olarak isimlendirirler."

Peki bu hükümler, şu andaki dünyada yürürlükte olan insan haklarıyla nasıl bir uyum sağlayacaktır?

Çünkü bütün İslam âlimleri, "bu, İslam'ın hükmüdür" diyorlar.

Yani bu konudaki hadislerin sahih olduğunu iddia ediyorlar.

Yine gelenekçi bütün İslam âlimleri derler ki, İslam hukuku açısından erkek kadından, Müslüman da gayrimüslimden üstündür.

Onların bu fetvaları, İslam fıkhının kesin hükümlerindendir. Acaba böyle bir ayrımcılık Allah'tan olabilir mi?

Kimi görüş sahibi insanlar şunu dillendirirler:

Bizim elimizde din adına salih insan ve toplumu oluşturacak herhangi bir talimat ve eğitim sistemi mevcut değildir. Şayet elimizde bu türden talimatlar olsaydı, yeryüzündeki insanların en üstünü oluverir ve toplulukların en önünde yer alırdık.


Gayrimüslim topluluklara baktığımızda, görüldüğü üzere onların çok gerisinde yer almış bir toplumuz.

Bizim elimizde böyle bir din olsaydı, yani ihlaslı ve samimi insan ve topluluklar yetiştirseydi, biz böyle mi olurduk?

Gelenekçi büyüklerimiz her zaman bize şunu söyleyip durdular:

Efendim, suç Müslümanlarındır, İslam'ın değildir.


Peki büyüklerimize şunu sorsak, acaba ne derler:

Örneğin bir doktora gidiyoruz. 10-15 kez aynı doktora gidip geliyor ve hastalığımızı ona anlatıp duruyoruz. Her seferinde tedavi olmak için ondan ilaç reçetesi alıyoruz. Fakat o tedavilerin hiçbir faydasını göremiyoruz. Buna rağmen, biz kalkıp da bir kez olsun: "Suç benimdir. Başka bir doktora niçin gitmedim" demiyoruz.


Bir düşünsenize, herkes bizim gibi aynı doktora gidiyor ve aldığı reçeteden hiçbir fayda görmeden ölüp gidiyor. Yani hepimiz de "suç hastalarındır" diyoruz.

Oysaki, belki de doktor suçludur. Doktor da hata yapabilir. Asıl eksiklik onun görüşünde de olabilir. Öyleyse, acaba büyüklerimiz bizlere niçin "doktoru değiştirin" demezler?

Evet. "İslam'ın kendisi bir zamanlar kâmil idi, fakat şu anda insanlık hayli ilerlemiş ve bundan dolayı da İslam'ın şeriatı (kanunları) eksik ve yetersiz olmuştur" diyenleri de nazarda tutmak lazım.

Müslümanlarda birçok eksiklikler vardır, fakat Japon, Amerikan ve Avrupalılarda bu kadar eksiklik yoktur.

Bizim eksikliklerimiz vardır.

Peki acaba neden?

Bizim onlardan farkımız nedir?

Neden bizlerin görüşlerinde eksiklikler vardır da fakat bizler görüşlerimizin eksikliğini söylemiyoruz?

Yani bir zamanlar evet din ve Kur'an kâmil idi. Kur'an, "Bugün sizin dininizi kemale erdirdim" (Maide: 3) diyor, fakat o, o gün içindi, bugün böyle değildir.

Örneğin çocuğunuz 1 yaşında iken ona elbise alıp giydiriyorsunuz. O elbise ona uyuyor ve çok da güzel yakışıyor. Sonra çocuğunuz büyüyor ve yaşı 20 oluyor. 1 yaşında iken ona giydirdiğiniz o elbise gerçekten onun için kâmil idi. Hiçbir kusuru yoktu. Fakat çocuk 20 yaşlarına geldikten sonra, 1 yaşında iken giymiş olduğu elbiseleri tekrar giymesi için hâlâ ona ısrar ediyorsunuz. Oysaki bu elbiseler o zamanda, o bir yaşında iken ona uygundu. Fakat şimdi çocuk fiziksel olarak kemale ermiş, insanlık topluluğu mükemmel olma yoluna girmiş, bundan dolayıdır ki artık İslam elbisesi ona dar gelmektedir ve günümüzde bizler, bize giydirilen bu dar İslam elbisesinin artık bedelini ödüyoruz.

Örneğin Şehit M. Bakır Sadr diyordu ki;

Günümüzde İslam'da boşluk kalan bölgeler vardır, İslam buraları doldurmayı insanlara bırakmıştır. Şer'i hâkimler bu boşlukları doldurmalılar. Fakat önceki dönemlerde böyle bir boşluk yoktu.


Oysaki biz Müslümanlar diyoruz ki, her şey İslam'da vardır. Hatta Kur'an bize:

"(Ey Resulüm.) Biz sana bu kitabı her şeyin açıklayıcısı… olarak indirdik." (Nahl: 89) diyor.

Oysaki gelenekçi İslam âlimleri diyor ki, hayır öyle değildir. Kur'an'da sigorta ve insan haklarıyla ilgili birtakım meseleler yoktur, kanun ve seçim ile yönetimi iş başına getirmeye dair herhangi bir beyanat mevcut değildir.

Enflasyon, devalüasyon ve kripto para ile alışveriş yapma hususunda bir bilgi bulunmuyor, tıptaki yenilikler ve organ nakli, demokrasi, yargı, avukatlık ve bunlara benzer çağın birtakım yeni değerleri vs. de yoktur.

Gelenekçi İslam âlimleri 2, 3, 5 ve 10 kez baktıktan sonra İslam'daki boş kalan bölgelerin bulunduğunu itiraf etme mecburiyetinde kaldılar ve "beşerin aklını çalıştırması ve işaret ettiğimiz o yeni konulara cevap bulması" gerektiğini öne attılar.

Dolayısıyla dördüncü ölçü olan "talimatlar"; insanî, ahlakî ve sevgi üzere olmalıdır. Fakat gerçek şu ki, mevcut algıdaki Müslümanlık bize, bunun tam tersini gösteriyor.

Yani elimizdeki "dinî talimatların tümü", bu dinî algının doğru olduğunu bize onaylatacak doğru talimatlar değillerdir. Çünkü her dinin mezhepleri vardır ve her mezhebin içerisinde de birçok farklılıklar söz konusudur.

Örneğin Şii ve Sünniler birçok mezheplere bölünmüşlerdir. Bu bölünmüş mezhepler, birbirlerini tekfir ediyorlar. Birbirlerine karşı terör hareketinde bulunuyorlar. Biri diğerinin görüşünü kabul etmediği taktirde, onu öldürüyorlar.

Hristiyanlarda da öyledir. Onlarda da iki bin civarında mezhep vardır. Hz. İsa (as)'ın bunların hangisini onayladığını bilemiyoruz.


Beşinci cevap şudur:

Derler ki; biz dini birkaç kısma taksim ederiz. Elbette dinlerin hiçbiri, diğerine nispetle seçkin ve üstün değildir. Tümünün de değer ayarı aynıdır. Dolayısıyla dinler, "tek ayardırlar."

Tüm dinlerde "akait", "ahlak" ve "muamelat" bölümleri vardır. Yani din; "inanç", "ahlak" ve "muamelat" gibi üç kısımdan müteşekkildir.

Muamelattan maksat fıkıh, ahkâm vs.dir. Daha doğrusu muamelat; "namaz, oruç, hac vs." gibi ibadet denilen sloganlardan ibarettir. Diğer bir ifadeyle, namaz, oruç ve hac gibi sloganlar ne inançtır ve ne de ahlaktır.

Biz şimdi dini teşkil eden bu üç oluşumu teker teker ele alıp inceleyeceğiz ve bunların Allah'tan olup olmadığına bakacağız.

İlk önce ele alıp inceleyeceğimiz şey "itikattır."

Acaba "İtikat" nedir?

"İtikat/İnanç"; gerçekte beşerî düşünce mahsulünden başka bir şey değildir.

Yani insan düşünerek Allah'ın tek veya iki ya da üç olduğunu tasavvur ediyor.

Kimi insan Allah vardır derken, kimisi yoktur diyor. Kimisi Allah'ın sıfatlarının bulunduğunu iddia ederken, kimisi Allah'ın sıfatıyla zatının aynı olduğunu kabul ediyor.

Kimileri sıfatların zatına zait olduğunu biliyor, kimisi de bunu reddediyor. Kimi insanlar Allah'ta "adalet" sıfatının varlığını gerekli görüyor, kimileri görmüyor.

Geleneksel İslam dinine mensup Eş'ari, Maturidiye, İmamiye, Mutezile, vs. gibi itikadi ekoller de vardır, bunların da kendi içlerinde birtakım mezhepler mevcuttur.

Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:

İtikatlar; beşerî düşüncenin mahsulüdürler ve Allah insanları itikatlar üzerinden hesaba çekmeyecektir. Çünkü itikat, eğitimin etkisi altında oluşan şeydir.

Yani bir Şii, küçüklüğünden itibaren hep Ali ismini söylerse ve yine diğer imamların isimlerini sürekli zikrederse veya "ya sahip zaman" derse ya da "Ömer hilafeti gasp etti" gibi sözleri sürekli duyarsa, tabii ki bu sözler onda birtakım inançlar oluşturacaktır.

Şii olan biri sürekli babası, annesi, büyükleri ve çevresi ile bir arada olduğu için, hep İmam Hüseyin sevgisi ile yatıp kalkıyordur. Asla "niçin bunlar böyle oldu" diye de bir düşüncede bulunmamaktadır.

Nitekim Russel şöyle der:

Eğitim (dinî eğitimi kastediyor), yalnızca insana zarar vermiyor, bununla birlikte onun aklını da donduruyor ve insanı aptallaştırıyor.


Nitekim bizler körlüğü bir alışkanlık haline getirmişiz. Bizler Şii ya da Sünni olmayanlara, örneğin Japonlara filmler üzerinden baktığımızda, onların aptal olduklarını düşünmeye başlıyoruz.

Suudi Arabistan ve Mısır'daki insanlar, deve sidiği içiyorlar. Çünkü rivayetlerde deve sidiği içmenin sevap olduğu ve dertlere deva oluşu nakledilmiştir.

Hindistan'daki Hindular da inek sidiği içerler ve bizler, inek sidiği içtiklerinden dolayı onları hep alaya alıp gülmekteyiz.

"Peki; 'Baire' ile 'Bakara'nın (dişi deve ile dişi sığırın) sidiği arasındaki fark nedir?" diye sorulduğunda; "deveninki Allah'tan, ineğinki Şeytan'dandır" diye cevap veriyorlar.

İşte bu, gözün körlüğüdür.

Dolayısıyla diyebiliriz ki "akait/inançlar" Allah'tan değildir. Allah, inanç üzerinden insanları hesaba çekmeyecektir.

Çünkü Allah biliyor ki, insanlar çevresinin etkisi altında kalıyor. Yani Allah hiçbir zaman bir Çinlinin gelip de niçin Sünni ya da Şii olmadığını, niçin İmam Ali'ye ve Mehdi Sahip Zaman'a inanmadığını sorgulamaz.

Çünkü Çinli, Koreli, vs. gibi Uzak Doğu insanları İslam'ın ve Hz. Muhammed'in adını dahi duymuş değillerdir.

Onlar ölene dek ziraat ile uğraşır, evlatlarını besler ve o hâl içerisinde de ölüp giderler. Tüm insanların inançları böyledir.


Ahlak konusuna gelince:

Ahlak konusunda yine dine ihtiyaç yoktur. Çünkü ahlakın din ile hiçbir ilişkisi söz konusu değildir.

Tam tersi "dinî ahlak" insanı, "insanî değerler"den uzaklaştırıyor. Yani insanın aklını donduruyor.

İnsanı, ahlaktan yoksun bırakıyor ve kendi zatına yabancılaştırıyor.

Karl Marx ve Friedrich bu konuyla ilgili şöyle derler:

İdeoloji ve din (yani din ideolojiye dönüşürse), insanı kendi zatına yabancılaştırır ve gurbete götürür. İnsana bu (dinî) değerleri, Allah'ın kendisinden istediğini tasavvur ettirir. Böylece de insan, kendi zatından uzaklaşmış olur.


Yani insan, zatı itibarıyla hayrın ve şerrin ne olduğunu bilmez. Çünkü meselelere düşünce üzerinden değil, naslar üzerinden bakar.

Şayet insan kendi bakışıyla bakmayı başarabilir ise, zaten bir şeyin mavi ya da yeşil olduğunu görecektir. Fakat naslar üzerinden baktığı için, her şeyi kırmızı olarak görüyordur.

Naslar insanı terörist dahi yapıyor. Örneğin Basra'da bu naslar yüzünden İşit/Daiş ne kadar da çok kadını katletti. Çünkü naslara göre kadın, beraberinde bir erkek olmadan evinin dışına çıkamaz.

İşte onların dinden anladıkları buydu. Çünkü dinde, "Nehyi Ani'l-Münker/kötülüklerden engellemek" vardır.

Erkek olmadan kadının evinden dışarı çıkması, onlar açısından bir kötülüktür ve onun hemen engellenmesi için, derhal o emri (öldürmeyi) icra etmeleri gerekir.

Din'de şöyle bir emir geçer, Hz. Peygamber (sav) şöyle demiştir:

Sizden biri bir münkeri (kötü kabul edilen şeyi) gördüğünde onu eliyle düzeltsin, gücü yetmezse diliyle, ona da gücü yetmezse kalbiyle ona buğz etsin. Kalp ile buğz etmek ise, imanın en zayıfıdır.

Yani peygamber imanın zayıflığını kalbe sevk ediyor.

Sözümüz "dinî ahlak" üzerindedir. Böyle bir ahlak insanı mesh edebilir (değiştirebilir.)

Yani önceden bir şeyin uygunsuzluğuna ya da haram oluşuna inanmayabilirsiniz.

Örneğin herkesin kendi eşiyle arasında sorunlar oluyor, yer yer iş boşanmaya kadar gidebiliyor. İnsan kendi evladını dahi katledebiliyor. Bunlar dünyevi işlerdendir.

Örneğin Afganistan, Somali ve tüm İslam coğrafyasında yaşayan Sünni-Şii insanlar vardır. Bunlar arasında yalnızca görüş farklılıkları söz konusudur, oysaki her ikisi de aynı insanlardır.

Bunlardan birinin, ötekisinin görüşüne uymayan bir görüşü oldu mu, katli vacip oluyor ve bu da "dinî ahlaktan" kabul ediliyor. Anlayacağınız din, bu iki kesimin her birine böyle bir ahlak vermiştir.

Ahlak hususunda da bizim dine ihtiyacımız yoktur. Yani elbette ki namaz kılıp oruç tutmak bir erdemdir, ama bir insan namazı kılıp orucu tutmayabilir de.

Fakat onun ahlakı, namaz kılıp oruç tutanlardan daha yüce ve daha üstün olabilir. Çünkü çevremizde bu türden şerefli insanlar da yok değildir.

Şimdi size namazı kılıp orucu tutan, ama şereften yoksun birinin bir hikâyesini nakledeceğim.

Elbette bu hikâyeyi İran'ın ünlü yazarlarından merhum şehit Mürteza Mutahhari kendi eserlerinin birinde anlatıyor.

Şehit Mutahhari, merhum Ayetullah Bürucerdi ile muasır biridir. O da bu hikâyeyi Ayetullah Bürucerdi'den naklediyor.

Ayetullah Bürucerdi kendi dönemindeki İran Şiilerinin en güçlü müçtehidiydi. Nitekim aynı dönemde Ayetullah Muhsin el-Hekim de Irak'taki Şiilerin en güçlü müçtehidiydi.

Mutahhari şöyle der:

Tahran'daki büyük tüccarlardan birisi, çok sevdiği ve çekiciliği olan eşini 3 talak ile boşamıştı. Dinen o kadının kendisine yeniden helal olabilmesi için bir "hülle"ye (helal kılana) ihtiyaç vardı. Adam, inançlı biri olduğu için bu hükme uyması gerektiğini düşünürken ve diğer taraftan da eşini çok sevdiğinden yeniden ona kavuşmayı arzuladığı için, Tahran'dan kalkıp eşiyle birlikte Kum'a Ayetullah Bürucerdi'nin yanına geliyor. Durumunu ona anlatıyor ve şöyle bir hatırlatmada da bulunuyor:

Efendim. Ben eşimi çok seviyorum. Fakat bunu 3 talakla boşadım, yeniden bana helal olması için bir "hülle'ye" (helal kılana) ihtiyacım vardır. Senin etrafında benim bu sırrımı koruyacak iman sahibi biri olmalı, o adamın bir geceliğine benim bu eşimi nikâh edip sabahı da onu boşayıp bana teslim etmesi gerekir. Öyle birinin hem bir gecelik hotel masrafını karşılamayı hem de bir miktar ona para vermeyi taahhüt ediyorum. Fakat o adam benim bu sırrımı başka bir yerde açıp haysiyetimi ayaklar altına salmamalı.


Ayetullah Bürucerdi düşünüyor ve kararını verdikten sonra hizmetçisini çağırıp ona şöyle diyor:

Git falan şahsı/mollayı bana çağır.


Huzuruna çağırttığı o molla, 50 yıl civarında Ayetullah'ın kıldırdığı cemaat namazına iştirak etmiş ve sürekli de cemaatin en ön safında yer alan birisiymiş. Yani abit, zahit ve ihlaslı görünüme sahip bir insanmış.

Ayetullah Bürucerdi o tacire; "etrafımdaki en fazla güvendiğim kimse bu şahıstır" demiş.

Hizmetçisi onu davet edince, hemen alelacele o molla, Ayetullah Bürucerdi'nin yanına gelmiş ve emrinize amadeyim demiş.

Ayetullah Bürucerdi de ona şöyle söylemiş:

Bu tüccarın bir sorunu vardır, onu da senin halledeceğini düşündüm. Adam eşini sana teslim edecek, sizin nikâhınızı da ben kıyacağım, hotel masrafınızı ve bir miktar da parayı sana verecek, sen bir geceliğine hotelde bunun eşiyle beraber kalacaksın, sabah erkenden de eşini getirip adama teslim edeceksin.


Gelenekçi molla bu şartları hemen kabul ediyor ve adamın eşini alıp derhal otelin yolunu tutuyor. Gece hotelde onunla kalıyor. Kadının önceki tacir eşi, birçok sıkıntı ve stres ile sabahı zor ediyor.

Güneş doğar doğmaz da hemen koşup Ayetullah Bürucerdi'nin yanına geliyor ve ona "eşini sabırsızlıkla beklediğini, gelir gelmez de hemen alıp birlikte Tahran'a gitmesi gerektiğini" söylüyor.

Ayetullah Bürucerdi hemen hizmetçisini o zahit, abit ve ihlas görünümlü mollanın peşince gönderiyor ve hemen gelmesini emrediyor. Molla geliyor ama, yanında o nikâh ettiği hanımı getirmiyor.

Ayetullah Bürucerdi ona; "neden o nikâhını okuduğum hanımı getirmedin?" diye soruyor.

Gelenekçi molla, Ayetullah Bürucerdi'ye şunu söylüyor:

Efendim. O hanım benim nikâhlım değil mi? Yani onu boşamam bana vacip midir?


Ayetullah Bürucerdi:

"Hayır ama, ahlaken söz vermiştin" diyor.


Molla da ona:

"O hâlde ben istersem boşar, istersem de boşamam, ben onu boşamıyorum, çünkü hanım çok tatlı ve cazip görünümlü biri olduğu için, size vermiş olduğum boşama sözümden vazgeçiyorum" diyor ve boşamıyor.

Böyle yapınca da bir hafta sonra o kadın kahrından ölüveriyor ve onun ölümünden üç gün sonra da önceki kocası onun kahrından ölüyor.

Onların ikisi de öldü, ama o molla kaldı. İşte "dinin ahlakı" budur. Şayet o mollanın şerefi olsaydı, izzet ve onuru bulunsaydı, asla bunu yapmazdı. Dolayısıyla bizim "dinin ahlakına" ihtiyacımız yoktur.

Ayrıca dinin ahlakı, çıkarcı ahlaktır. Doğruyu söyler isen cennete girersin vs.. Oysaki vicdanlı insan, çıkarcı insan değil, şerefli insan olmalıdır.

Yani yalan konuştuğunda, "bu yalanı konuşmak benim için bir kusurdur, şerefli insana bu yakışmaz" diye düşünmelidir.

"Bu benim onurum için bir eksikliktir" ve "ben Allah'ın beni cennet ya da cehenneme koymasıyla ilgilenmiyorum" diye içinden alıp vermelidir.

Şerefli ve vicdanlı biri asla emanete ihanet etmez. Verdiği sözü tutar. Günübirlik konuşmaz. Günlük ahdini bozmaz. Milyarları zimmetine geçirmez. Hırsızlık yapmaz.

Günümüzdeki "bu paralar İmam Zaman'ın parasıdır" deyip milyar dolarları hırsızlayıp cebine indiren İslamî kurum ve kuruluşlar gibi olmaz. Milyarlarca doları petrol gelirinden elde edip halkın parasını kendi nesillerine miras bırakmaz.

Günümüzde artık milyar dolarları din adına zimmetlerine geçirip insanları katlediyorlar.

Deywid Hum'un dediği gibi:

Artık ateist ile dindarın arasında hiçbir fark kalmamıştır, çünkü ikisi de yalan konuşuyor ve ikisi de çalıyor. Biri din ile ihanet ediyor, diğeri de dini olmadığı için 'ben ihanet ettim' diyor. Dindar; 'ihanet helaldir' diyor ve 'dinim bunu bana helal kılmıştır' iddiasında bulunuyor, ateist de 'hayır bu yasaktır ama, ben bunu yaptım' diyor.


Yani dindar olan, din adına ihanet edip yalan konuşuyor ve onu da şer'ileştiriyor.

Bence böyle bir dindar, o dinsizden daha aşağılık bir yaratıktır. Çünkü ateist/dinsiz, "ben çalıyorum ve yalan söylüyorum" diyor ve ileride böyle biri için tövbe etme ihtimali de bulunuyor.

Fakat dindar olan tövbe de etmiyor, çünkü ona göre din öyle emrediyor ve Allah öyle diyor. Yani ona, "Zimmetine geçir" ya da "yalan söyle" diyen Allah oluyor.

Tekrar konuya dönersek: Dinin itikat, ahlak ve muamelat gibi üç kısımdan ibaret olduğunu söyledik. Bunların üçünün de dine ihtiyaçlarının bulunmadığını ortaya koyduk. O takdirde şöyle bir soru kaçınılmaz oluyor:

Madem ki itikat, ahlak ve muamelatta dine ihtiyaç yoktur ve bunların tümü de beşeri aklın ürünlerdir ve beşeri aklın da şeriatın getirdiklerinden daha üstün olduğu ispatlanmıştır, yani "ihkak-ı hak" (Hakkı gerçekleştirmek) ve insanlar arası ilişkileri geliştirmede, aklın ürettiği kanunların daha üstün oldukları ispat edilmiştir (ki bundan dolayı büyüklerimiz Batıdaki ülkelere gittiklerinde, onların kanunlarının güzelliğine meftun olup dönmekteler, oysaki onların kanunları dinî değil, beşeri kanunlardır ve dinî kanunlara baktığımızda da tamamına yakınının kusurlu olduğunu görmekteyiz), bu nedenlerden dolayı 'itikat, ahlak ve muamelat' gibi dini oluşturan bu üç bölümün üçünde de dine değil, beşeri akla ihtiyaç bulunmaktadır.


Yani şayet din bu 3 bölümden ibaret olur ise, o takdirde yine de "dine ihtiyacın olduğunu söyleyebilir miyiz?" Elbette ki hayır.

Buradan hareketle artık buna "hak din" demek de olmaz. Hatta "hak din" olsa bile, yine de ona ihtiyaç kalmaz.

Çünkü din, şayet "itikattan" ibaret ise, o takdirde, yine de bu kadar mezhep ve fırkalara dönüşecek ve yine ondan ortaya mezhepsel ve dinsel savaşlar çıkacaktır.

Şayet din "ahlak" ise, o takdirde o "dinî ahlak" da karanlıktır ve onun vazettiği ahlak, aynen hikâyesini naklettiğimiz o mukaddes mollanın ahlakı gibidir.

Şayet din "muamelat/şeriat/kanun" ise, İşit ve Taliban'ın kanunları zaten göz önündedir. Bunların dine dayalı getirdikleri kanunlar mı, yoksa beşerin günümüzde aklına dayalı ve yürürlükteki tesis ettiği demokrasi, özgürlük ve laisizm vs. gibi sistemler mi daha iyidir, varın ona siz karar verin.

Dolayısıyla din; ne "itikat" ne "ahlak" ve ne de "muamelat/kanun"dur. Bunların hiçbiri asıl din değildir.

Günümüzdeki insanların bir kısmı dinin aleyhine oldular. Çünkü günümüz algısındaki bu dinden bir hayır göremediler.

Günümüz algısındaki din, o insanların ne ahlaksal ve ne de akılsal ihtiyaçlarını halletti. O hâlde din derken biz, başka bir şeye vurgu yapmalıyız.

Aslında dini reddedenler, yukarıda sözünü ettiğimiz dindeki o üç kısmı reddediyorlar ve bunları reddetmekte de haklılar. Fakat dinin batnında çok önemli bir cevher vardır.

İnsanoğlu dinin batnındaki bu cevherden asla bağımsız olmayacaktır. O cevher; "dinin batnında var olan ve insanı Allah ile irtibat içerisine sokan, din sedefinin içindeki o değerdir."

Yani hakiki din, insanı Allah ile irtibatlandıran ve onu Allah'a yönlendiren bir cevherdir/güçtür. Bundan dolayı bizler dinden ne itikadı ne ahlakı ve ne de muamelatı/ahkâmı istiyoruz.

Yukarıda da belirttiğimiz gibi hakiki din, insanı Allah ile ilişki içerisine sokan ve O'na yönlendiren dindir. İnsanın modern çağ öncesinde de sonrasında da muhtaç olduğu şey, işte budur.

Doğuda, batıda, geçmişte ve şu anda bütün insanların Allah'a inanmaya ihtiyaçları vardır. Dinin cevheri işte budur. Ve din bir sedefdir. Sedefi kırıp onun içindeki o cevhere (incilere) ulaşmak gerek.

İnci ve cevhere ulaşmak ise, o kabuğu kırmak ile mümkün olacaktır. Hatta Allah'a iman cevherini çıkartmak için de o sedefi kırmak gerek.

Sonrasında da Allah'a tevekkül etmek, O'nu, faziletleri ve insanların hayrını sevmek gerek. İşte dinin cevheri bunlardır. Böyle bir din, insanda bir dış çerçeve ve alan oluşturur.

Kısacası din; imanın kültürel tabiridir. Din bir kabuk ya da bir sandıktır ve "iman" onun içerisine konulmuştur. İmana ulaşmak için sandığın kapağının kırılıp açılması gerekir.

İnsanların çoğu dini seviyor, çünkü onlar sedefi seviyor. Şayet insanın elinde bir sedef olursa ve onun kabuğunu açıp içindeki incilere ulaşmaz ise, yalnızca elindeki sedef kabuğuyla gururlanıp duruverir.

Örneğin bir insanın bahçesinde bir portakal ağacı olsa ve bu adam sürekli bahçesindeki o portakal ağacının bulunduğundan övünerek bahsedip dursa, ama o portakalları hiç yemezse, böylece ağaçtaki portakallar da çürüyüp gitse, acaba o adama o ağacın bir faydası dokunur mu?

Şekilci/kabukçu dindarlar da öyledirler. Keza insanların avamı da öyledir. Din ile iftihar ederler, Sünni ya da Şii veyahut da Müslüman olduklarıyla gurur duyarlar, fakat Allah'ın bu sedef içerisindeki varlığından habersizdirler.

Dini ya da mezhebi iftihar etmek için sahiplenirler. Din ile gurur duymalarındaki gayeleri de o dine ya da o mezhebe sahiplenmek ile "kurtuluş ehlinden olduklarını zannetmeleridir."

Kıyamet günü cennet ashabından olduklarını hayal etmeleridir. Yani bu kesim, gerçekte hak üzere olduklarını ilan etmek için dini ya da mezhebi sahipleniyorlar.

İşte bu türleri, bu sedef ile yetiniyor ve onun kabuğunu kırıp içerisine bakmıyorlar.

Biz de bu insanlara bu sedefi kırmalarını ve içindeki cevhere (incilere) ulaşmalarını hem tavsiye ediyor hem de davette bulunuyoruz.

Ve şayet bunu böyle yaparlarsa, fazlaca Allah ile ilişki içerisine girmeye muvaffak olacaklarını söylüyoruz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU