12 Eylül: Millet iradesine karşı zorbalık

Nabi Kırmızı Independent Türkçe için yazdı

Darbeler, insan onurunu ayaklar altına alan dikta rejimlerinden farksızdır; hatta bazı yönleriyle onlardan daha ağır sonuçlar doğurur.

Diktatörlükte en azından rejimin niteliği bellidir. İktidarın kimde olduğu, sistemin kimin iradesine göre şekillendiği açıktır. Ona karşı çıkış da bu yapıya karşı yürütülür.

Darbe ise bambaşka bir zorbalıktır.

Çünkü darbenin hedef aldığı rejim, çoğu zaman cumhuriyettir. Vatandaşın seçme ve seçilme hakkının bulunduğu, iktidarın sandıkla değiştiği bir düzen, silahlı güçlerin müdahalesiyle bir gecede askıya alınır. Milletin iradesi devre dışı bırakılır; ülke, seçimle değil zorbalıkla yönetilmeye başlanır.

12 Eylül bunun en acı örneklerinden biridir.

Darbeciler yalnızca siyaseti ve demokrasiyi askıya almakla kalmadı; kendi adalet anlayışlarını da ülkeye dayattılar. İnsanların hayatları, hukuk terazisinde değil, darbe yönetiminin ölçülerinde tartıldı.

Kenan Evren’in mahkemede söylediği ve dönemin anlayışını çarpıcı biçimde ortaya koyan sözler bunun ibretlik bir örneğidir:

Bir tane sağdan, bir tane soldan adam astık. Sırf denge olsun diye buna dikkat ettim.


Peki, ne için?

Evren’e atfedilen bir başka ifadede gerekçe şöyle aktarılıyordu:

Hak edeni asmazsan bunlar virüs gibi çoğalırlar, işte o zaman Atatürk ilke ve inkılaplarından kopulur.


İşte asıl mesele burada başlıyor.

Bir insanın hayatını siyasi denge hesabıyla sona erdirmek nasıl adalet olabilir?

Sağdan veya soldan olması, bir insanın yaşam hakkının ölçüsü olabilir mi?

Darbe yönetimleri, kendi yaptıklarını cumhuriyeti, laikliği, Atatürk’ü ve devletin bekasını koruma gerekçeleriyle meşrulaştırmaya çalıştılar.

Oysa cumhuriyeti korumanın yolu, cumhuriyeti temelini oluşturan millet iradesini ortadan kaldırmak olamaz.

Üstelik mesele yalnızca 12 Eylül’le de sınırlı kalmadı.

28 Şubat’ta da laiklik adına yapılan uygulamalar, toplumun önemli bir kesiminde derin yaralar açtı. Laiklik, özgürlükleri güvence altına alan anayasal bir ilke olmaktan çıkarılıp belli bir yaşam biçimini ve inancı baskı altına almanın aracı hâline getirildiğinde, savunulan değer kendi anlamından uzaklaşır. Tanımını yapamadıkları laiklik adı altında bu yapıldı.

Keşke başlarına laiklik kadar taş düşseydi de laikliği ayrıştırmanın ve dışlamanın aracı hâline getirmeselerdi. Keşke cumhuriyet adına hareket ettiklerini söyleyenler, cumhuriyetin vatandaşlarına eşit mesafede durmayı gerçekten başarabilselerdi.

Bugün Türkiye, 12 Eylül’ün ve onun farklı biçimlerdeki devamı olan 28 Şubat zihniyetinin çok uzağında.

Şükür ki artık ne 12 Eylül’leri ne de ondan ilham alan 28 Şubat’ları ve 15 Temmuz’ları yaşayacak bir zemin var.

Ama burada yanılmamak gerekiyor.

Darbe sevicilerin tamamen yok olduğunu düşünmek, tarihin en büyük hatalarından biri olur.

Demokrasinin en büyük güvencesi, yalnızca darbe yapabilecek silahların kışlada tutulması değildir. Asıl güvence, toplumun tamamının millet iradesinin üzerinde hiçbir vesayet odağı bulunamayacağını benimsemesidir.

Çünkü darbe sadece tankla gelmez.

Bazen bir zihniyet olarak gelir.

Ve o zihniyet, demokrasiyi, sandığı ve millet iradesini küçümsemeye başladığı anda yeniden tehlikeli hâle gelir.

Bu yüzden uyanık olmak zorundayız.

12 Eylül’ü de, 28 Şubat’ı da, 15 Temmuz’u da unutmamalıyız. Ama daha önemlisi, onların zihniyetinin bir daha bu ülkede karşılık bulmasına izin vermemeliyiz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU