Anlam, her zaman söylenenin içinde bulunmaz. Bazen söylenen ile duyulan arasındaki mesafede, bir sözün başka bir sözle karşılaşmasında, bir sesin kendisini diğerlerinden ayırabildiği o ince aralıkta ortaya çıkar. O aralık kaybolduğunda sesler yok olmaz; aksine çoğalır. Fakat çoğalan seslerin içinde anlam giderek belirsizleşir…
Cildo Meireles'in Babel'i tam da bu belirsizliğin içinde yükselir. Yüzlerce radyonun farklı frekanslardan aynı mekâna taşıdığı diller, haberler, müzikler ve hayatlar, birbirinden uzak dünyaları tek bir yerde buluşturur. Fakat bu buluşma ortak bir sese dönüşmez. Her radyo başka bir dünyaya açılırken, bütün radyolar birlikte başka bir deneyim yaratır: Duyulan şey çoğaldıkça, tek tek seslerin anlamına ulaşmak güçleşir.
Meireles'in kendi ifadesiyle bir "anlaşılmazlık kulesi" olan Babel (Babil -ed.nt), bu nedenle yalnızca iletişimin başarısızlığını anlatmaz. Daha incelikli bir soruyu ortaya koyar: Birbirinden farklı sesler aynı anda var olduğunda, onları birbirine bağlayan anlam nasıl korunabilir?
Çünkü çok seslilik başlı başına bir karmaşa değildir. Aksine, düşüncenin ve kültürün canlılığı çoğu zaman farklı seslerin yan yana gelebilmesine bağlıdır. Farklı diller, deneyimler ve bakışlar dünyayı tekleştirmek yerine genişletir. Babel'in meselesi bu çoğulluğu reddetmek değil, onun anlamı mümkün kılan farkların kaybolduğu eşiği göstermektir.
Bir sesin var olması, duyulması ve anlaşılması aynı şey değildir. Kimin konuştuğu kadar kimin duyulduğu da önemlidir. Kimi diller daha geniş bir dolaşım alanına sahip olur, kimi anlatılar merkeze yerleşir, kimi sesler ise kalabalığın içinde var olduğu hâlde etkisizleşir. Bu yönüyle Babel, iletişimin yalnızca seslerin birbirine ulaşması değil, aynı zamanda güç ve görünürlük meselesi olduğunu düşündürür. Meireles'in eseri üzerine Moacir dos Anjos'un yorumları da bu çoğulluğu küreselleşme ve eşitsiz iletişim ilişkileri üzerinden okumaya açar.
Bu mesele bugün daha da tanıdık hâle gelir. Haberler, görüntüler, yorumlar, reklamlar ve bildirimler dünyayı birbirine yaklaştırırken dikkatimizi de sürekli bölüştürür. Her şey aynı anda önemli görünmeye başladığında, önem ile aciliyet arasındaki fark silinir.
Burada bilgi ile düşünce arasındaki mesafe belirir. Bilgi çoğalabilir; düşünce ise bir şeyin üzerinde durmayı gerektirir. Babel'in radyoları bu yüzden yalnızca kulağı değil, dikkati de sınar.
Her biri başka bir yere açılır, fakat hepsini aynı anda duymaya çalışmak, sonunda hiçbirine yeterince yaklaşamamaya dönüşebilir.
Bu, sessizliği savunmak değildir. Sessizlik burada sesin karşıtı değil, sesler arasındaki farkın duyulmasını sağlayan aralıktır. Bir müzikteki susuş nasıl bir sonraki sesi mümkün kılıyorsa, düşüncede de mesafe bazen anlamın koşuludur.
Bu yüzden Babel bir kule olduğu kadar bir eşiktir: çoğulluğun zenginliği ile yoğunluğun yarattığı görünmezlik arasındaki eşik. Eser, tek bir ses ile birçok ses arasında seçim yaptırmaz. Daha zor bir soruyla baş başa bırakır:
Farklı sesler bir arada var olurken, birbirlerini susturmadan nasıl duyulabilir?
Belki anlam tam burada ortaya çıkar. Seslerin azalmasında değil, aralarındaki ilişkinin kurulabilmesinde. Bir düşüncenin başka bir düşünceyle karşılaşması dünyayı daraltmak yerine genişletebilir; yeter ki farklılık, karşılaşmanın içinde kaybolmasın.
Babel, dünyanın sustuğu anı değil, herkes konuşurken anlamın nasıl mümkün olabileceğini düşünmeye çağırır…
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish