İslam siyaset düşüncesinde beka mı adalet mi? (16)

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

İslam siyaset düşüncesinde devletin bekası, adaletin korunmasından bağımsız görülmüyordu / Görsel: Topkapı Sarayı Müzesi Kütüphanesi (Bâkî Dîvânı, Hazine 1287)

Modern Türkiye'de siyasal tartışmaların merkezinde yer alan kavramlardan biri "beka"dır. Devletin varlığının korunması, ülkenin bütünlüğünün sürdürülmesi, siyasal düzenin devam ettirilmesi ve güvenliğin sağlanması çoğu zaman en üst değer olarak sunulmaktadır.

Bu yaklaşım yalnızca günümüz siyasetinin değil, aynı zamanda hukuk tartışmalarının da önemli ölçüde belirleyicisi haline gelmiştir. Bir hak talebi gündeme geldiğinde, bir anayasal reform önerildiğinde, yerel yönetimlerin yetkileri tartışıldığında veya farklı toplumsal kesimlerin talepleri dile getirildiğinde mesele çoğu zaman aynı noktaya bağlanmaktadır:

Bu gelişme devletin bekasını nasıl etkiler?

Bu sorunun kendisi doğal ve meşru görülebilir. Çünkü her siyasal topluluk kendi varlığını sürdürmek ister. Ancak burada asıl önemli olan, devletin korunmasının hangi amaç için istendiğidir.

Devlet kendi başına nihai bir amaç mıdır, yoksa daha yüksek ahlaki ve toplumsal amaçların gerçekleştirilmesi için kullanılan bir araç mıdır?

İşte İslam siyaset düşüncesinin modern beka anlayışından ayrıldığı temel nokta burada ortaya çıkmaktadır.

Kur'an'a bakıldığında dikkat çekici bir durum görülür. Kur'an'ın merkezinde devlet değil, insan vardır. Devletin yapısına ilişkin ayrıntılı hükümler yoktur. Yasama organının nasıl oluşacağı, yürütmenin nasıl örgütleneceği, bürokrasinin hangi esaslara göre işleyeceği gibi konular Kur'an'ın temel ilgi alanı değildir.

Buna karşılık adalet, emanet, istişare, ehliyet, zulmün engellenmesi ve hakkaniyet sürekli olarak vurgulanmaktadır. Bu durum tesadüfi değildir. Çünkü Kur'an siyasal yapının biçiminden çok, o yapının hangi ahlaki ilkeler üzerine kurulduğuyla ilgilenmektedir.

Nisa suresinin 58. ayetinde Allah'ın insanlara emanetleri ehline vermelerini ve hükmettiklerinde adaletle hükmetmelerini emretmesi, siyasal düşünce açısından son derece önemlidir. Burada korunan şey devlet değildir. Korunan şey adalettir. Meşruiyetin kaynağı güç değil, adaletli davranıştır. Aynı şekilde Maide suresinde bir topluluğa duyulan öfkenin insanları adaletsizliğe sevk etmemesi gerektiği belirtilmektedir. Bu ilke, güvenlik veya çıkar gerekçesiyle adaletin askıya alınamayacağını göstermektedir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Hz. Ebubekir'in halife seçildikten sonra yaptığı ilk konuşma bu açıdan son derece öğreticidir. "Doğru yolda olursam bana yardım edin, yanlış yaparsam beni düzeltin" sözü yalnızca kişisel bir tevazu örneği değildir. Bu ifade, siyasal iktidarın mutlak olmadığına dair güçlü bir ilkedir. Yönetici eleştirilebilir. Yönetici denetlenebilir. Yönetici hata yapabilir. Daha da önemlisi, yöneticinin meşruiyeti sürekli olarak toplum tarafından sınanabilir. Bu yaklaşım modern dönemdeki mutlak devlet anlayışından oldukça farklıdır. Çünkü burada devletin veya yöneticinin bekası değil, doğruluğun ve adaletin korunması esas alınmaktadır.

Hz. Ömer döneminde bu anlayış daha da belirgin hale gelir. Siyasal otoritenin sorgulanabilmesi ve kamu önünde hesap verebilir olması İslam siyaset düşüncesinin önemli unsurlarından biridir. Hz. Ömer'in sıradan vatandaşlar tarafından sorgulanabilmesi, yöneticinin toplum karşısında hesap verme sorumluluğuna sahip olduğuna dair güçlü bir sembol olarak aktarılmıştır. Bu anlatıların tarihsel ayrıntılarından bağımsız olarak önemli olan nokta, İslam siyasal hafızasında ideal yöneticinin eleştiriden muaf biri olarak değil, hesap verebilir biri olarak tasvir edilmesidir.

Hz. Ali döneminde yaşanan olaylar ise meseleyi daha da ileri taşımaktadır. Kendisine karşı çıkan, onu tekfir eden ve hatta silahlı mücadeleye yönelen Hariciler karşısında kullandığı dil dikkat çekicidir. Onları bütünüyle sistem dışına itmemiş, hakikati ararken yanıldıklarını söylemiştir. Bu yaklaşım siyasal meşruiyetin yalnızca itaate dayanmadığını göstermektedir. Toplumsal farklılıkların varlığı devlet için otomatik olarak bir tehdit olarak görülmemektedir.

Klasik İslam düşünürlerinin eserlerinde de benzer bir eğilim gözlemlenmektedir. Farabi'nin erdemli şehir tasavvurunda siyasal düzenin amacı devletin büyüklüğü değil, insanın kemale ulaşmasıdır. Şâtıbî'nin makasıd teorisinde korunması gereken şey devlet değil; din, can, akıl, mal ve nesildir. Maturidî'nin düşüncesinde insan aklı ve sorumluluğu merkezi bir yere sahiptir. Bu düşünürlerin hiçbirinde devlet başlı başına kutsal bir amaç olarak görülmez. Devletin değeri, adalet üretme kapasitesinden kaynaklanmaktadır.

Bu noktada İbn Haldun özel bir önem taşımaktadır. Çünkü o, devletlerin yükseliş ve çöküş sebeplerini analiz eden ilk büyük toplum teorisyenlerinden biridir. İbn Haldun'a göre devletleri ayakta tutan şey yalnızca askeri güç değildir. Asabiyet, toplumsal dayanışma, adalet duygusu ve yönetenlerle yönetilenler arasındaki güven ilişkisi devletlerin gerçek temelidir.

Bir devlet dış düşmanlar nedeniyle değil, içeride adalet duygusu aşındığında çökmeye başlar. Vergi zulme dönüştüğünde, yöneticiler toplumdan koptuğunda ve kamu yararı yerini dar grup çıkarlarına bıraktığında çürüme başlamaktadır. Bu yaklaşım modern beka paradigmasına yöneltilmiş güçlü bir eleştiri olarak okunabilir.

Çünkü modern beka anlayışı çoğu zaman devletin varlığını toplumsal meşruiyetten bağımsız düşünmektedir. Oysa İbn Haldun'un yaklaşımında devletin gerçek gücü toplumsal rızadan kaynaklanmaktadır. Güçlü devlet, korku üreten devlet değil; güven üreten devlettir. İnsanların kendilerini ait hissettiği devlet güçlüdür. Adaletin yaygın olduğu devlet güçlüdür. Farklı toplumsal kesimlerin ortak bir kader duygusu geliştirebildiği devlet güçlüdür.

Buradan hareketle şu sonuca ulaşmak mümkündür: Klasik İslam siyaset düşüncesinin merkezinde devlet değil, adalet bulunmaktadır. Devlet gerekli ve önemli bir kurumdur; fakat nihai amaç değildir. Amaç adaletin sağlanmasıdır. Amaç insan onurunun korunmasıdır. Amaç zulmün engellenmesidir. Amaç emanetin ehline verilmesidir. Devlet bu amaçlara hizmet ettiği ölçüde meşrudur.

Bu nedenle günümüzde sıkça kullanılan "devlet yaşasın ki toplum yaşasın" anlayışı, klasik İslam düşüncesini tam olarak yansıtmamaktadır. Klasik gelenek daha çok şu düşünceye yakındır: Toplumda adalet yaşarsa devlet de yaşar. Çünkü devletin gerçek bekası, sınırlarının korunmasından önce meşruiyetinin korunmasına bağlıdır. Meşruiyet ise korkudan değil, adaletten doğar.

Belki de bugün yeniden düşünmemiz gereken temel soru budur: Devleti korumak için mi adalet gerekir, yoksa adaleti korumak için mi devlet gerekir?

İslam siyaset düşüncesinin büyük kısmı ikinci cevaba daha yakın görünmektedir. Çünkü devlet araçtır, adalet ise amaçtır. Devlet değişebilir, kurumlar dönüşebilir, yönetimler gelip geçebilir; fakat adalet ortadan kalktığında yalnızca siyasal düzen değil, toplumun birlikte yaşama zemini de zayıflamaya başlar. Bu nedenle gerçek beka, devletin değil, adaletin bekasıdır.

İslam temel siyasal paradigmasını incelediğimizde beka adalete dayalıdır. Adalet hakka dayalıdır. Hak eşitliğe dayalıdır.

Elinizdeki iki metin aslında aynı tezin iki farklı versiyonu. Bunları birleştirerek daha güçlü, daha akıcı ve akademik bir makaleye dönüştürmek mümkündür. Aşağıdaki metin, tekrarları temizlenmiş, mantıksal akışı güçlendirilmiş ve tek bir monografi halinde yeniden kurulmuş versiyondur. Metin, yüklediğiniz dosyadaki içerikler temel alınarak hazırlanmıştır.

 

(Devam edecek…)

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU