Kendine ait bir SSCB: Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti ve Titoizmin toplumbilimsel bir panoraması

Dr. Batuhan Yıldız Independent Türkçe için yazdı

Görsel: Vox

Politik bir "organizma" olan türümüzün en önemli icatlarından biri sayılabilecek devlet, doğadaki tüm canlılara benzer şekilde çeşitli zorlukların üstesinden gelerek doğar, kendisini var eden unsurların yeni bir bileşime doğru evrilmesiyle büyür ve uzun günün sonunda, kendisine can suyu sağlayan yaşam enerjisini kaybederek ölür. İbn Haldun’un asabiyye (Ar. عصبيّة) kavramsallaştırması şemsiyesi altında okunabilecek bu mucizevi hayat döngüsü, bazı zamanlarda inişli çıkışlı ve son derece sancılı bir seyir de izleyebilir.

Bir diğer ifadeyle, tıpkı Roma, Bizans, Osmanlı İmparatorluğu ve Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği (SSCB) örneklerinde olduğu gibi, zor zamanlar güçlü insanları, güçlü insanlar müreffeh zamanları, müreffeh zamanlar ise rehavete kapılmış zayıf insanları yaratarak toplumsal çöküşün ilk işaretlerini görünür hâle getirir. Ve böylece yıkıma giden yolun kaldırım taşları sessizce döşenmeye başlar.

İşte tam da bu noktada, bu haftaki yazımda, modern tarihin en ilginç sosyal laboratuvarlarından biri olarak anılan Yugoslavya Sosyalist Federal Cumhuriyeti'nin (YSFC) yaşam öyküsünü ve özellikle sol cenah tarafından oldukça "trajik" karşılanan ölümünü, yazılabilecek en sade, anlaşılır ve tarafsız biçimde siz değerli okuyucularıma anlatmaya çalışacağım. Öyleyse başlayabiliriz.


Bölüm 1: Yugoslavya'nın sosyolojik profili

Batı Berlin doğumlu, Yugoslav asıllı tarihçi Marie-Janine Calic'in "A History of Yugoslavia" adlı eserinde çeşitli şekillerde bahsi geçtiği üzere, Yugoslavya fikrinin temelleri Birinci Dünya Savaşı sonrasında Avusturya-Macaristan ile Osmanlı İmparatorluklarının dağılmasıyla ve 1918 yılında Sırp, Hırvat ve Sloven Krallığı'nın kurulmasıyla atıldı. Takvimler 3 Kasım 1929 tarihini gösterdiğinde ise bu siyasal projenin adı Yugoslavya Krallığı olarak değiştirildi. Fakat mezkûr isim değişikliği, ülkenin Sırplar, Hırvatlar, Slovenler, Boşnaklar, Makedonlar, Karadağlılar ve Arnavutlar arasında ezelden beri varlığını sürdüren etnik, dinsel ve siyasal gerilimleri ortadan kaldırmaya yetmedi. Bunlar da yetmezmiş gibi, 6 Nisan 1941 sonrasında zuhur eden Nazi işgali ve bu işgalin beraberinde getirdiği dehşetengiz yıkım, Yugoslavya fikrinin kaderini tepeden tırnağa değiştirdi. Bu kaotik ortamda karizmatik lider Josip Broz Tito'nun başı çektiği komünist partizan hareketi yükseldi. Savaş sonrasında Mareşal Tito önderliğinde monarşi kaldırıldı ve Yugoslavya, sosyalist federal bir cumhuriyet olarak yeniden kuruldu.

Yeni devletin sacayakları; Sırbistan, Hırvatistan, Slovenya, Bosna-Hersek, Makedonya ve Karadağ'dan oluşan 6 cumhuriyet ile Sırbistan sınırları içindeki Kosova ve Voyvodina özerk bölgeleri üzerine bina edildi. Bu yapı, tıpkı SSCB'nin birbirine pek de benzemeyen insan topluluklarını tek bir kozmopolit kimlik altında toplamaya çalışması gibi, farklı halkları kendine özgü bir siyasal mimari içinde bir araya getirerek onları Tito menşeli bir sosyalizm çatısı altında birleştirmeyi amaçladı. İşte tam da bu yüzden Tito'nun meşhur "kardeşlik ve birlik" (bratstvo i jedinstvo) mantrası, tıpkı Fransız Devrimi'nin "liberté, égalité, fraternité" (özgürlük, eşitlik, kardeşlik) sloganı gibi, Yugoslav halkları arasında bir tür sihirli parolaya dönüştü ve yaklaşık 22 milyon nüfuslu bir ülkeye konvansiyonel kalıplara kolay kolay sığmayan özel bir kimlik kazandırdı. 1948 yılında Stalin ile yaşanan ideolojik kopuş (bkz. Tito-Stalin ayrılığı), "kurucu önderin" Bağlantısızlar Hareketi içindeki kararlı duruşu ve Batı ile geliştirilen stratejik ortaklıklar ise Titoizmin "türünün tek örneği" bir "sosyal inşa projesi" olarak anılmasının kaldırım taşlarını döşedi.
 

Tito'nun "kardeşlik ve birlik" söylemi ile Bağlantısızlar Hareketi'ndeki rolü, Yugoslavya'yı Soğuk Savaş'ın en özgün siyasal modellerinden biri hâline getirdi / Fotoğraf: ČTK (Česká tisková kancelář / Çek Haber Ajansı)
Tito'nun "kardeşlik ve birlik" söylemi ile Bağlantısızlar Hareketi'ndeki rolü, Yugoslavya'yı Soğuk Savaş'ın en özgün siyasal modellerinden biri hâline getirdi / Fotoğraf: ČTK (Česká tisková kancelář / Çek Haber Ajansı)

 

Bölüm 2: Titoizmin şifreleri

Tarihteki tüm "karizmatik" liderler ve bu liderlerin geliştirdiği ideolojiler gibi Titoizmin de güçlü ve zayıf yanları bulunmaktaydı. Yugoslavya doğumlu tarihçi Stevan Kosta Pavlowitch'in "Tito: Yugoslavia's Great Dictator - A Reassessment" başlıklı eserinde de çeşitli şekillerde bahsini geçirdiği üzere, işçilere görece yüksek konfor seviyesine sahip konutlar sağlanması, sanayileşme hamlelerinin dikkate değer başarılarla sonuçlanması, eğitim imkânlarının toplumun geniş kesimlerine ulaşması, Yugoslav pasaportunun hem Doğu Bloku ülkelerine hem de Batı Bloku ülkelerine seyahat kolaylığı sunması ve işçi özyönetimi gibi deneysel sosyalist uygulamaların kusursuzca hayata geçirilmesi, rejime önemli bir toplumsal meşruiyet kazandırdı.

Ancak bu kendine özgü sosyalizm "şovunun" sahne arkasında George Orwell'in *1984* romanını andıran ceberut bir devlet pratiği de mevcuttu. Muhalefet sıkı bir biçimde denetleniyor, rejime yönelik tehditler agresifçe bastırılıyor ve Devlet Güvenlik İdaresi (UDBA) gündelik hayat üzerinde adeta tepegözvari (bkz. Panopticonesque) bir biçimde varlığını hissettiriyordu. Mareşal Tito'nun imajı ise doğru PR (Halkla İlişkiler) çalışmaları sayesinde Kızıl Bayrak'ın dalgalandığı ülkeler içerisinde adeta bir rock yıldızı gibi parlatılıyordu. Tüm bu gelişmelere rağmen, Tito'nun pek de ani olmayan ölümü, dışarıdan demokratik bir ütopya gibi gözüken Yugoslavya projesinin ne kadar kişiselleşmiş olduğunu bütün çıplaklığıyla açığa çıkardı ve sistem içerisindeki çatlaklar yeniden görünür hâle geldi.
 

1980'lerin sonunda yükselen milliyetçilik ve siyasal kriz, Yugoslavya'nın dağılma sürecini hızlandırarak silahlı çatışmaların önünü açtı / Fotoğraf: Yugoslavya Halk Ordusu Merkez Komitesi Arşivi (Central Committee of the Yugoslav People's Party Archive)
1980'lerin sonunda yükselen milliyetçilik ve siyasal kriz, Yugoslavya'nın dağılma sürecini hızlandırarak silahlı çatışmaların önünü açtı / Fotoğraf: Yugoslavya Halk Ordusu Merkez Komitesi Arşivi (Central Committee of the Yugoslav People's Party Archive)

 

Bölüm 3: Çöküşe giden yol

Yukarıda söylenenlerden hareketle, Josip Broz Tito'nun varlığı Yugoslav topraklarını bir arada tutan bir tür tutkal işlevi görüyordu. Tito'nun vefatı sonrasındaki 10 yılda baş gösteren sosyal güvencesizlik, artan dış borç, kuzey ve güney bölgeleri arasında giderek derinleşen gelir dağılımı eşitsizliği ve merkezî otoritenin zayıflaması, bu tutkalın çözülmesine ve halının altına süpürülen hoşnutsuzlukların yeniden gün yüzüne çıkmasına sebebiyet verdi. Tüm bunlardan mütevellit, ülkenin federal sisteminin ortak karar alma mekanizmaları korozyona uğradı. Sırbistan'da Slobodan Milošević'in yükselişi, Kosova meselesi üzerinden Sırp milliyetçiliğini yeniden canlandırırken; Slovenya ve Hırvatistan'da daha fazla egemenlik, daha fazla ekonomik özerklik ve nihayet bağımsızlık talepleri giderek güç kazandı. Böylece Yugoslavya, ortak bir gelecek tahayyülü üreten bir diyar olmaktan çıkıp, birbirinden kopmak isteyen cumhuriyetlerin aynı çatı altında zorunlu olarak bekletildiği bir açık hava hapishanesine dönüştü.

1991 yılına gelindiğinde ise Slovenya ve Hırvatistan bağımsızlıklarını ilan etti. Slovenya'daki On Gün Savaşı beklenenden kısa sürede sona erse de, Hırvatistan'daki çatışmalar çok daha kanlı ve yıkıcı bir seyir izledi. Ardından Bosna-Hersek'in bağımsızlık süreci başladı ve Yugoslavya'nın parçalanması, Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasında gördüğü en büyük insani felaketlerden birine dönüştü. Birleşik Devletler doğumlu yazar Susan Sontag'ın da kimi zaman dolaylı, kimi zaman doğrudan bir şekilde ifade ettiği üzere, Bosna Savaşı ve Boşnak Soykırımı, insanlık tarihinin en karanlık olaylarından biri olarak hafızalara kazındı.
 

Yugoslavya'nın parçalanma süreci, Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı gibi Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en ağır insani trajedilerine sahne oldu / Fotoğraf: Patrick Robert
Yugoslavya'nın parçalanma süreci, Bosna Savaşı ve Srebrenitsa Soykırımı gibi Avrupa'nın İkinci Dünya Savaşı sonrasındaki en ağır insani trajedilerine sahne oldu / Fotoğraf: Patrick Robert

 

Sonuç

Sonuç olarak, solidarizm (dayanışmacılık) ideali üzerine kurulan ve Tito tarafından oldukça kırılgan bir kristal küreye benzetilen Yugoslavya projesi, 20. yüzyılın sonunda çeşitli sebeplerle tuzla buz oldu. Tıpkı Sovyet nostaljisi ve Ostalji (Tr. Doğu Almanya'daki sosyalist sisteme duyulan özlem) örneklerinde olduğu gibi, Yugonostalji adı verilen kolektif bir hatırlama biçimi de hem olumlu hem de olumsuz anlamlarıyla gündelik hayatın belirli alanlarında zuhur etmeye başladı. Ülkemizin kriz dönemlerinde bölgede barışın ve huzurun korunması için attığı cesur ve kararlı adımlar ise Balkan coğrafyasında ezilen soydaşlarımızın yalnız olmadığını tüm dünyaya gösterdi ve Türkiye Cumhuriyeti Devleti, tıpkı Pax Ottomana (Tr. Osmanlı Barışı) döneminde olduğu gibi, kadim bir medeniyetin barış yapıcı (İng. peacemaker) mirasçısı olarak adını tarih kitaplarına altın harflerle yazdırdı. Tarihin doğru yerinde durmak olarak formüle edilebilecek bu şahsiyetli duruş, Batı emperyalizminin maşaları olan savaş baronlarının ve Bosna kasapları olarak tanınan Radovan Karadžić ile Ratko Mladić gibi tescilli soykırımcıların uluslararası ilişkiler sisteminde dize getirilmesine de katkı sağladı. Ve bölgede kartlar yeniden karıldı. Herkese, algı kapılarımızın her daim açık olduğu ve mutlak barışın hayatın her alanında hüküm sürdüğü güzel bir hafta dilerim.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU