Uluslararası sistemin dönüşümü çoğu zaman büyük güçlerin attığı adımlar üzerinden okunuyor. Oysa son yıllarda daha sessiz bir hareketlilik de yaşanıyor. Orta güçler, büyük güç rekabetinin kendilerine bıraktığı daralan alanı genişletmek için yeni diplomatik platformlar arıyor.
21 Eylül'de New York'ta ilan edilen Partners for Multilateralism (Çok Taraflılık İçin Ortaklar, P4M) bu arayışın en yeni örneği. Girişimin kurucu eş sponsorları Avrupa Birliği, Avustralya, Barbados, Brezilya, Hindistan, Kanada ve Kenya. Fikrin arkasında dört liderin Financial Times'ta yayımlanan ortak makalesi bulunuyor:
AB Konseyi Başkanı António Costa, Brezilya Devlet Başkanı Lula da Silva, Kenya Devlet Başkanı William Ruto ve Kanada Başbakanı Mark Carney. Makalenin başlığı girişimin ruhunu özetliyor:
Çok taraflılık idealizm değil, bir zorunluluktur.
P4M'nin temel fikri, küresel siyasetin Vaşington ile Pekin arasındaki rekabete indirgenmemesi. Hedef, orta güçlerin uluslararası kurumlarda daha fazla söz sahibi olması ve değişen güç dağılımının küresel yönetişime yansıması.
Bildiriyi imzalayan 15 ülke arasında Ankara da bulunuyor. Ancak Türkiye kurucu eş sponsorlar arasında yer almıyor. Bu durum daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor:
Ankara, değişen uluslararası sistemde orta güç diplomasisini nasıl şekillendirmek istiyor?
İmzacı olmak, kurucu olmak
P4M henüz klasik anlamda bir uluslararası örgüt değil. Bağlayıcı bir antlaşması, sekretaryası ya da yaptırım kapasitesi yok. Şimdilik farklı coğrafyalardan ülkeleri ortak bir siyasi çerçevede buluşturan esnek bir ağ görünümünde. Türkiye'nin bildiriyi imzalaması bu yüzden anlamlı. Ankara çok taraflılığa, uluslararası hukuka ve kurala dayalı düzene bağlılığını kayda geçirmiş oldu.
Ancak imzacı ile kurucu arasındaki fark küçük değil. Kurucular gündemi yazar, imzacılar yazılmış olana katılır. Kurucu ülkeler seçimlerinin gerekçesini açıklamadı. Bu nedenle Türkiye'nin neden çekirdekte olmadığı konusunda kesin bir hüküm vermek mümkün değil. Asıl önemli olan da zaten bu sorunun kendisi değil.
Batı Asya'nın boşluğu
Kurucu masaya bakınca dikkat çekici bir coğrafi boşluk görülüyor. Avrupa, Kuzey Amerika, Latin Amerika, Karayipler, Afrika, Güney Asya ve Okyanusya masada. Doğu Asya yok. Ama Ortadoğu ve Batı Asya'dan tek bir devletin bulunmaması daha çarpıcı. Dünyanın en yoğun kriz coğrafyası, kurala dayalı düzeni savunma iddiasındaki bir girişimin kurucu mimarisinde sessiz kalıyor.
Türkiye bu boşluğu doldurabilecek en doğal aday. NATO ve G20 üyesi, MIKTA'nın parçası, Avrupa ile Asya'nın kesişiminde duran ve Ortadoğu'dan Karadeniz'e uzanan bir coğrafyada ağırlığı olan bir ülke. Bu yüzden soruyu "Türkiye neden davet edilmedi?" diye kurmak yerine şöyle kurmak daha verimli:
Türkiye, Batı Asya'nın küresel orta güç diplomasisindeki temsil boşluğunu nasıl değerlendirecek?
Reform çizgisi engel değil
Türkiye'nin kurucu çekirdek dışında kalmasını BM reformu konusundaki görüş ayrılığına bağlamak ilk bakışta makul görünebilir. Hindistan ve Brezilya, Güvenlik Konseyi'nde daimî üyelik isteyen G4 grubunun üyesi. Türkiye ise yeni daimî sandalyelere karşı çıkan Uzlaşı İçin Birlik (Uniting for Consensus, UfC) grubunda yer alıyor.
Ne var ki bu açıklama olgularla örtüşmüyor. Kanada da Türkiye gibi UfC üyesi ve iki ülke bu eylül grubun ortak bildirisini birlikte imzaladı. Yani Kanada, Güvenlik Konseyi'ne yeni daimî üye eklenmesine Ankara kadar karşı. Buna rağmen daimî üyelik isteyen Hindistan ve Brezilya ile aynı kurucu masada oturabildi. Bunu mümkün kılan, P4M bildirisinin Konsey'in genişlemesi ve veto gibi tartışmalı konulara hiç girmemesi.
Metin reformdan yalnızca BM'nin 80. yılı vesilesiyle başlatılan UN80 süreci çerçevesinde söz ediyor. Böylece karşıt reform modellerini savunan ülkeler aynı çatı altında buluşabiliyor. Kısacası BM reformundaki görüş ayrılığı, Türkiye'nin kurucu masada yer almasının önünde bir engel oluşturmuyordu.
Bu tablo "Dünya 5'ten büyüktür" söylemi için bir fırsat anlamına geliyor. Söylem, küresel karar mekanizmalarının güç dağılımını yansıtmadığı tezine dayanıyor. P4M'nin daha geniş temsil talebi bu tezle örtüşüyor. Reform modeline dair farklar ise platformun içinde zaten yönetiliyor. Dolayısıyla Ankara'nın bu zeminde daha etkin bir gündem kurmasının önünde doktriner bir engel görünmüyor.
Vaşington ile bölge arasında
Kurucu masadan uzak durmanın bir başka boyutu Vaşington ile ilişkiler. P4M doğrudan ABD karşıtı bir platform değil. Ancak doğduğu atmosfer, Trump yönetiminin tarifeleri ve işlemci diplomasisi karşısında çok taraflılığı savunma arayışından ayrı düşünülemez. Zirve günü yaşananlar bunu açıkça gösterdi. Carney, Philadelphia'daki hava trafik arızası nedeniyle toplantıya yetişemedi ve Kanada'yı BM Büyükelçisi David Lametti temsil etti.
Aynı gün Trump, Belarus'tan Kanada'nınkinden daha ucuz potas alınabileceğini duyurarak Ottawa'ya yeni bir mesaj gönderdi. Pentagon'un politika müsteşarı Elbridge Colby de kısa süre önce orta güç koalisyonları etrafındaki "telaşı" küçümsemiş ve "esnek realizm" çağrısı yapmıştı.
Ankara ise aynı dönemde ABD ile ilişkilerinde yeni bir ivme arıyor. Erdoğan'ın New York'ta Trump ile birlikte Ortadoğu liderleriyle aynı diplomatik zeminde görünmesi, Türkiye'nin kendisini bölgesel krizlerin çözümünde vazgeçilmez bir aktör olarak konumlandırmak istediğini gösteriyor. Dışişleri Bakanı Hakan Fidan'ın Gazze konusunda sekiz ülkenin ortak bildirisine yönelik mesaisi de aynı çizgide.
Bana göre bildiriyi imzalayıp kurucu olmamak bu koşullarda bilinçli bir ihtiyat tercihi. Ankara bunu gerekçe olarak açıklamadı. Ancak dış politikanın bütününe bakıldığında en tutarlı okuma, bunun düşük maliyetli bir riskten korunma hamlesi olduğu. İmza, kurala dayalı düzene bağlılığı kayda geçiriyor. Kurucu rolden uzak durmak ise Vaşington'la açılan kanalı riske atmıyor.
Bir faktörü daha göz ardı etmemek gerekiyor. P4M, hukukun üstünlüğü ve demokratik değerler vurgusuyla markalanmış bir girişim. İç siyasette Türkiye'nin bu tür masalardan uzak kalmasını demokratik algı sorununa bağlayan eleştiriler bu nedenle büsbütün yok sayılamaz.
Bu algının kurucu seçiminde ne ölçüde rol oynadığını bilmiyoruz. Türkiye'nin orta güç diplomasisindeki ağırlığı coğrafyasıyla ve askeri kapasitesiyle ölçülüyor. Değer temelli platformlarda ise iç yönetişime dair algı da bu hesabın parçası.
Masa kurma deneyimi
Türkiye'nin önündeki seçenek var olan masalara katılmakla sınırlı değil. Ankara geçmişte normatif ve çok taraflı masaların kurucusu oldu. 2005'te İspanya ile birlikte BM çatısı altında Medeniyetler İttifakı'nın eş sponsorluğunu üstlendi. 2010'da Finlandiya ile birlikte BM'de Arabuluculuk Dostları Grubu'nu başlattı. 2013'te Genel Kurul marjında MIKTA'nın kurucuları arasında yer aldı.
Bu örneklerin P4M ile bağlantısı tesadüf değil. İspanya ve Finlandiya bugün P4M bildirisinde Türkiye ile birlikte imzacı. MIKTA, P4M ile aynı gün New York'ta Avustralya başkanlığında toplandı ve bir vizyon bildirisi yayımladı. Avustralya ise hem P4M'nin kurucu eş sponsoru hem de kasımda Antalya'da yapılacak COP31'in müzakere başkanı. Türkiye'nin kurucu masaya uzanabileceği ortaklar da kanallar da zaten mevcut.
Orta güç diplomasisinin sınavı
P4M'nin kendi geleceği de henüz belirsiz. Avustralya'daki Lowy Enstitüsü'nde yayımlanan analiz, girişimi "forum enflasyonu"nun yeni bir örneği olarak görüyor. Daniel Flitton'a göre her krizde yeni bir masa kurma refleksi, takvim belirleme, ev sahipliği paylaşma ve bildiri yazmaktan ibaret bir meşguliyet diplomasisine dönüşüyor.
G20, G7, BRICS ve MIKTA varken yeni bir platformun kalıcı etki yaratması bildiriden fazlasını gerektiriyor. P4M'nin gerçek sınavı, ortak söylemi somut mekanizmalara dönüştürüp dönüştüremeyeceği olacak.
Türkiye için de benzer bir sınav söz konusu. Kurucu masada olmamak diplomatik bir başarısızlık değil. Bildiriyi imzalamak da meseleyi kapatmıyor. Bundan sonraki adım, Ankara'nın platform içinde somut bir gündem önerip önermeyeceği. Bu gündem Batı Asya'nın enerji, tedarik güvenliği, iklim finansmanı ve bölgesel istikrar perspektifini taşıyabilir. COP31 ev sahipliği ve Avustralya ile kurulan ortaklık bunun için hazır bir zemin sunuyor.
"Dünya 5'ten büyüktür" söylemi uzun süredir bir itiraz cümlesi olarak işliyor. P4M, bu itirazı bir diplomatik programa dönüştürmek için elverişli bir zemin. Türkiye'nin önümüzdeki dönemdeki ağırlığı, kaç platformda bulunduğuyla değil, bu platformların gündemini ne kadar belirlediğiyle ölçülecek. Medeniyetler İttifakı ve Arabuluculuk Dostları deneyimi Ankara'nın masa kurabildiğini gösteriyor. Soru, bunu yeniden yapmak isteyip istemediği.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish