(Not: Lütfen bu makaleyi irfan felsefesi bilenler okusun, aksi takdirde konu ağır gelebilir.)
İlahi adalet dünyada mı tahakkuk edecektir, ahirette mi?
Bizim bu konuya doğru cevap bulabilmemiz için, cehennem ile ilgili cevabın doğrusunu bulmamız gerekir.
Şayet cehennem var ise, onun varlığı adaletin tahakkuk bulması için değil, zulmün icra edilmesi için var demektir.
Çünkü:
Birincisi, cehennemin varlığı "ilahi adalet" ile çelişir ve zulmü gerektirir.
İkincisi, "ilahi merhamet" ile tezat oluşturur.
Gelenekçi İslam alimlerindeki sorun şudur:
Onlar, Kur'an'da geçen ve akıl ile çelişen tüm ayetleri tevil edip "mecaz" olduklarını söylediler.
Örneğin, "el", "ayak", "yüz", "arş" vs. gibi şeyleri tevil etme yoluna gittiler. Çünkü Allah'ın cisim olmadığı aklen ispat edilmiştir. Dolayısıyla da Allah'ın eli, yüzü, oturacağı arşı-kürsüsü vb. gibi "nazari akıl" ile çelişen tüm şeylerin mecaz olduğunu söylediler.
Buraya kadar, yani akıl ile çelişen ayetleri, Mutezile ve Şii alimler, zahiri olarak ele aldıklarından, onları tevil edip, bu türden ayetlerin akıl ile çeliştiğini söylediler. Dinin ve kavramların makul olmaları gerektiğini öne sürdüler. Yani kesinlikle akıl ile çelişmemesi gerektiğini iddia ettiler.
Fakat onlarda gördüğüm eksiklik şudur:
Mutezile ile Şii alimleri, nazari akla gösterdikleri ilgiyi, ameli akla göstermediler. Yalnızca "nazari akıl" ile kesişen işlere ilgi gösterdiler. Fakat ameli akıl ile çelişen işlerden ne bahsettiler ne de onları gündeme taşıdılar. Dolayısıyla Kur'an'daki işlerden büyük bir kısmı "adalet ile kesişir" olmaktadır. (Yani ilahi adalet ile ters düşmektedir.)
Örneğin, Salih nebinin kavminden birisi onun devesini kesmiştir. Demezler mi ki; "Ya Rab. Şu kimyasal maddeyle (tufan estirmekle) o miskin halkı vuruyorsun ve kurunun oduna yaşı da yakıyor ve altlarını üstlerine çeviriyorsun da peki o suçsuz çocukların suçu nedir?"
Örneğin, 10 veya 20 kişinin o devenin kesilmesine razı olduğunu tasavvur edelim.
Ya Rab. Sen ki "Hiçbir günahkâr başkasının günahını üstlenemez ve onunla yargılanamaz" (Fatır: 18) dediğine göre, gelip de Lut, Salih ve Nuh'un kavmini ve onların çocuk, kadın ve yaşlılarını niçin azaba çarptırıyorsun?
Peki seninle Saddam'ın Halepçe'de yaptığı o katliamda ne gibi bir farkınız vardır?
Sen böyle yaptıktan sonra, Saddam'ın halkı ona nasıl itirazda bulunabilirler?
İşte gelenekçi İslam alimleri bu durumlardan gafil kalmışlardır ve bu durum, kesinlikle "ameli akıl" ile karışmaktadır.
Yani şayet Allah'ın adil olduğunu söyler isek, o takdirde halk tarafından "o çocukların suçu neydi" diye hesap sorulur.
Örneğin, Allah bu hususta diyor ki:
Rableri de günahları yüzünden başlarına azap indirip hepsini yerle bir etti. Allah bunun sonucundan korkacak değil ya. (Şems: 14-15)
Yani müfessirlere göre Allah'ın bu yaptığı yalnızca bir kahramanlık değil, aynı zamanda kocaman bir zulümdür de. Çünkü geliyor ve bir şehri yerle bir ediyor.
Dolayısıyla, Müslümanların zihninde müfessirlerin oluşturdukları bu türden ilahiyat algısını değiştirmemiz şarttır.
Kısacası, nasıl "nazari akla" önem verip, ona muhalif olan ayetlerin tevil edilmesi kaçınılmazdır diyor isek, bu türden "ameli aklın" da tevil edilmeleri kaçınılmazdır.
Diğer bir örneğini de Hızır nebinin genç bir çocuğu öldürmesinde görmek mümkündür.
Kur'an'da geçtiği üzere Hızır nebi genç bir çocuğu herhangi bir suç işlemeden önce öldürüyor, baba ve annesine zulmetmeden önce onu ortadan kaldırıyor.
O çocuğa gelince, onun anne ve babası inançlı kimselerdi, onları azgınlığa, küfre götürmesinden çekinerek öldürdüm. (Kehf: 80-81)
Ve bundan dolayı bu çocuğu öldürüyor.
Böyle bir işlem de kesinlikle adaletin hilafınadır. Çünkü tüm akil insanlar derler ki, "cinayet işlenmeden önce kısas yapılmaz." Dolayısıyla, bu türden din algılarının tevil edilmesi gerekir.
Biz, Kur'an'ın doğru ve hak bir kelam olduğuna iman etmemizle birlikte şunu da söyleriz:
Kur'an'da geçen her şey gerçekle mutabıktır.
Çünkü demiştik ki, gerçek ile mutabık olan bir şey, "sıdkın/gerçeğin" anlamlarından yalnızca biridir. Yani sıdk da hak da aynı anlama gelmekteler.
"Hak; gerçek ile mutabık olmalıdır" sözü, Aristo'nun mantığıdır. Çünkü Aristo şöyle der:
Hak, hakikat ve sıdk, tek anlama gelir, o da ‘gerçekle mutabık olma' anlamıdır.
Yani "hak" olan, bu gibi şeylerdir.
Biz de diyoruz ki, burada "sıdk"ın başka bir türlü anlamı da vardır, yani "sıdk"ın gerçek ile mutabık olmaması mümkün olabilir.
Daha açıkçası; gerçekte cehennem bulunmayabilir. Fakat bununla birlikte Kur'an'da cehennem ile ilgili geçen ayetler, "kasıt" ile mutabık olduğu takdirde doğrudur.
Örneğin, Allah ile nebinin "kastı", bedevi Arapların kötü adetlerini onlara terk ettirip iyi insanlar olmalarını sağlamaktı ve bunun gerçekleşmesi için de mucize gerekirdi. Bu mucize ise, ancak onları korkutmayla gerçekleşebilirdi.
Bedevi Araplar da aynen bebek gibiler. Onların akılları yoktu. Daha doğrusu akılları yalnızca efsanelere/hurafelere çalışıyordu. Yani onların akılları efsanelerden ibaretti.
Örneğin, kendi elleriyle yaptıkları putlara taparlardı, birbirlerini zulüm kanalıyla köle alırlardı. Onları adam etmenin tek yolu da onları "korkutmaydı."
Dolayısıyla şayet Allah ve nebinin kastı onları korkutma kastıyla cehennem gibi şeylerden bahsetmek ise, gerçekte cehennem olmasa bile demek ki bu doğrudur.
Çünkü sonsuza dek cehennemin oluşu, cezaların tümünden daha büyüktür. Zira cezanın bir sınırı vardır ve insan da sınırlı bir varlıktır.
Şayet insan Hitler, Saddam vs. gibi zalim birisi olursa, onun cezası uzunca olabilir. Yani 1 ile 100 yıl arası cehennem cezası alabilirler. Fakat sonsuza dek cehennem cezası vermek, Allah'ın adaletiyle uyuşmaz.
Kur'an diyor ki:
Kim de bir mümini kasten öldürürse, onun cezası, ebedi kalacağı cehennemdir. Allah ona gazap eder, ona lanet eder ve ona pek büyük bir azap hazırlamıştır. (Nisa: 93)
İşte böyle bir ceza, adaleti ilahiyeye zıt olur. Dolayısıyla Kur'an hususunda derinlemesine düşünmek gerek.
Onlar, Kur'an'ı hakkıyla düşünmezler mi? Yoksa kalplerinde kalplere ait kilitler mi var? (Muhammed: 24)
Kur'an'ın çoğunlukla zahiri anlamlarını almamalıyız. Çünkü şayet Kur'an'ın ayetlerinin zahirini ele alır ve onları da aynen "kavimlerin Allah tarafından cezaya çarptırılması" ayetlerinde olduğu gibi anlamlandırır isek, büyük hatalara düşmüş oluruz.
Şimdi size bunun bir çözüm yolunu göstereceğim. Şayet bu ayetin zahiri anlamı sizce makul ise, onu alırız.
Örneğin, Mutezile demiştir ki:
Allah'ın eli, onların elleri üzerindedir" (Fetih: 10) ayetinde geçen "yed/el"den kasıt, "kudrettir" ve böyle bir tevil de makuldür. Çünkü Allah'ın eli yoktur. Kur'an Allah'ın kudretinden "el" olarak tabir etmiştir.
Dolayısıyla ilahi adalet, tüm dinlerde vardır ve bütün dinler, Allah'ın "adil" olduğuna itiraf ederler. Fakat onların nezdinde bazı algı bulanıklığı söz konusudur.
Yani kimi zalimlerin dünyada cezaları verilmediği için, onların cezalarının ahirette verileceğini söylemişlerdir.
Dikkatlice üzerinde durulması gereken husus şudur:
İsrailoğlu peygamberlerinin nezdinde cennet ve cehennem konuları söz konusu edilmiyordu.
İsrailoğullarının tüm peygamberleri, yani Yakup nebiden İsa nebiye kadar hiçbir nebi, cennet ve cehennemden bahsetmezler.
Aslında Tevrat'ın tümünde de "cehennem" ismi yoktur. İsrailoğullarının nebileri, insanları yalnızca dünyevi azaptan sakındırıyorlar.
Bunlardan daha tatlı olanı da şudur:
Kur'an'a bakıldığında İsrailoğullarının nebileri, insanları ahiret azabından da asla sakındırmıyorlar. Sürekli dünyevi azaptan sakındırıyorlar.
Örneğin, Musa nebi sürekli Firavun ve adamlarını şu sözlerle ikaz ediyordu:
Ey Rabbimiz. Sen Firavun'a ve kavminin ileri gelenlerine dünya hayatında ziynet ve mallar verdin. Ey Rabbimiz. (Kullarını) senin yolundan saptırsınlar diye. Ey Rabbimiz. Onların mallarını yok et ve kalplerini katılaştır ki, acı azabı görmedikçe iman etmezler. (Yunus: 88)
Görüldüğü üzere, ayette ahiret azabından bahsedilmiyor. Hatta önceki Salih ve Lut gibi nebilerin kavminin çektikleri azapların da dünyada olduğundan bahsediliyor:
Kendilerine azabın geleceği ve zalimlerin, "Ey Rabbimiz. Yakın bir zamana kadar bize süre ver de senin davetini kabul edelim ve peygamberlere uyalım" diyecekleri gün hakkında insanları uyar. (İbrahim: 44)
Görüldüğü gibi ayet, dünyadaki azaptan söz ediyor. Zira ahiret azabından söz etseydi, "senin davetini kabul edelim ve peygamberler uyalım" demezdi. Çünkü ahirette ilahi daveti kabul etmenin zaten kimseye bir faydası olmayacaktır.
Bu konunun diğer bir kanıtı da Yahudilerin kendilerinin 2 kısma bölünmüş olmalarıdır. Bir kısmı, ahirete iman eden "Ferisi" kesimidir, diğer kısmı ise ne cennete ne de cehenneme iman etmeyen "Sadukiler"dir.
Yani "Sadukiler" de Yahudi'dirler, fakat bu konu onlar için vuzuha kavuşmuş değildir. Oysaki o kavmin yüzlerce peygamberleri vardı. Fakat ahiret konusu onlarda yoktu.
Aynen gelenekselci Müslümanların "Mehdi" hususunda ikiye bölündükleri gibi onlar da ikiye bölünmüşlerdi. Örneğin, Şiiler Mehdi dünyada vardır diyor, Sünniler ise Mehdi'nin dünyadaki varlığını kabul etmiyorlar.
Dolayısıyla, Ahdi Kadim'de ahiretle ilgili cennet ve cehennem konusu mevcut değildir. Hatta söylediğim gibi Kur'an'da bile İsrailoğullarının enbiyası, insanları cehennem azabından uzak durmaları hususunda ikaz etmiyorlar.
Dolayısıyla bu hususların sonraları ortaya çıktığını söylemek mümkündür.
İncil'e bakıyorsunuz yalnızca 2-3 yerde "cehennem" ismi geçiyor. Ama Kur'an'a bakıldığında, bu hususta yüzlerce ayetin bulunduğuna şahit oluyorsunuz.
Daha doğrusu Kur'an'daki ayetler, tehdit ve cezalandırmalardan söz ediyor. Dolayısıyla diyebiliriz ki böyle bir azabın, asli itibarıyla dinlerde herhangi bir esası yoktur. Dinlerde asıl olan şey "ilahi adalettir." Yani "Allah'ın adil olduğu" inancıdır.
Sonuç olarak şunu söyleyebiliriz:
Cehennem konusunu devre dışı bırakır isek, 'adalet'in burada olduğunu söyleyebiliriz. Yani 'ilahi adalet dünyadadır.'
Kur'an'da var olan dünyadaki "ilahi adalet" de, yine adalet değildir. Dolayısıyla, hadiseyi yeniden okumak gerekir.
Çünkü "ilahi adalet" dedikleri, Allah'ın:
Hiçbir yük/suç sahibi, başkasının günah yükünü yüklenmez. (Fatır: 18)
demesine rağmen, bakıyorsunuz ki çocuklara da zulmediliyor. Oysaki çocuklara azap etmek, kesinlikle zulümdür.
Örneğin, Nebi Salih'in kavmi içerisinden 9 kişi onun devesini kesip yediler.
Peki o devenin kesilmesinden dolayı Salih nebinin kavmine ceza gönderildiğinde, o çocukların suçu neydi?
Birisi bu konuyu İmam Ali'den sorunca, İmam ona şu cevabı veriyor:
Çünkü o azaba yakalananlar da onların (9 kişinin) yaptıkları o fiile razı oldular.
İmam Ali'ye şunu sormak lazım:
Peki ya Ali. O 9 azgın kişinin o işi işlediklerinden kaç kişi razı idi? Hadi 10-20 kişinin o işe rıza gösterdiklerini kabul edelim, peki çocuklar da mı rıza gösterdiler? Oysaki, gece yarısından sonra deveyi kestikleri için çocuklar uykudaydı.
Yani çocuklar dahil herkesin aynı gün içerisinde o işe razı olduklarını söylemek makul değildir.
Salih nebinin kavminin tümünün de bu işe razı olduklarını farz edelim, peki Lut ve Nuh peygamberlerin kavmi nasıl olacaktır?
Dolayısıyla, dünyevi azabın dahi Kur'an'da geçtiği şekliyle adil oluşu hakkında soru işaretleri vardır.
Peki Lut ve Nuh gibi peygamber ümmetinin başına gelenler için bir çıkış yolu var mıdır?
Bu konuyu nasıl halledebileceğiz?
Evet, önce bu konuyu halledeceğiz ve bunu hallettikten sonra da dünyadaki hakiki ilahi adaletin nasıl olduğunu izaha çalışacağız.
Şöyle diyoruz:
Şu andaki zihnimizde olan vahiy algısı, 'marifet vahyi' değildir. Diğer bir ifadeyle; hikâye, hüküm vs.nin kelam şeklinde Allah'tan nebiye nazil olduğu suretindeki vahiy algımız, doğru bir algı değildir.
Peki "vahiy nedir?"
El cevap:
"Vahiy"; "vücudi"dir. Yani Nebinin Allah ile namaz, ibadet ve tazarru vasıtasıyla şiddetli bir şekilde 20-30 yıl irtibat kurması sonucu, kalbinde bir nurun oluşması ve varlığının değişmesidir.
Dolayısıyla da onun varlığı "nurani" bir varlığa dönüşmüştür.
Fakat nebinin maarifleri (bilgileri) "nefsidir." Ve yine nebinin aktardığı bilgilerin tümü Tevrat ve İncillerde mevcuttur.
Dolayısıyla, Kur'an'da zikredilenlerin tümü, Tevrat ve İncillerde zikredilenlerden başka bir şey değildir. Şayet Allah'tan olsaydı, Allah biraz da Buda, Zerdüşt, Çin ve Afrika'daki nebilerden söz ederdi.
Yani yeryüzünde hiçbir siyahi nebi yok mudur?
Peygamberler yalnızca Tevrat ve İncillerde geçen Yusuf, Yakup, Salih, İshak, İsmail vs.den mi ibarettir. Ayrıca bu gibi nebilerle ilgili Kur'an'da nakledilen hikâyelerin aynısı, Tevrat ve İncillerde de nakledilmiştir.
Demek ki nebi, zihninden geçen bütün bilgileri (ki nebi de bilgili bir insandı) sürekli oturup kalktığı Ahbar, Ruhban ve Varaka b. Nevfel gibi papazlardan alıyor ve bunların başından geçen olayları onlardan duyuyordu.
Ayrıca nebi, bu işlere de iman eden biriydi ve enbiyaya dair şiddetlice inancı da vardı. Bunları göz önüne alır isek nebi, Tevrat ve İncillerde bulunmayan bir tek hikâyeyi dahi nakletmemiştir.
Yani Hindistan'da binden fazla din olmasına rağmen, onlardan bir tekini dahi Kur'an'da bulmanız mümkün değildir. Bu gibi durumlar da bizim görüşümüzü onaylıyor.
Biz, vahyin hakikatinin şu olduğunu söylüyoruz:
Biz diyoruz ki nebinin varlığı değişmiş ve ilahileşmiştir. Kur'an'da geçen sözler, "ilahi kelam"dır, ama "Allah'ın kelamı" değildir. Yani o sözlerin tümü de ilahi güdü, ilahi motivasyon, hayır ve nurlardır.
Şu andaki algımıza göre Kur'an; "Allah'ın kelamıdır."
Oysaki bu algı hatadır. Zira Kur'an'ın kendisi diyor ki:
Şüphesiz Kur'an, şerefli bir elçinin sözüdür. (Tekvir: 19)
Yani Kur'an Allah'ın değil, Resulün sözleridir.
"Resul"den kasıt ise ya Cebrail'dir ya da Nebidir. Yani Kur'an'da yer alan sözler ilahi, hayır ve hidayetten ibaret sözlerdirler.
Fakat "maarifi" (Kur'an'daki bilgileri) nebinin kendisi 40 yıl zarfında elde etmiştir. Haliyle dini sevdiği ve o alanda mütehassıs olduğu için, onda da dini bilgiler vardı.
Çünkü faraza şayet bir insan ehli beyti sever ise, sürekli onlardan söz edilen meclislere gider. Nebi de Allah'ı ve dini aşırı bir derecede sevdiği için, sürekli Ahbarlarla birlikte oluyor ve kutsal kitapları okuyordu.
Böylece de bunlardan kendisinde bilgi hasılası oluşuverdi. İşte Kur'an'ı oluşturan da onun bu bilgi hasılasıdır.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Fakat Kur'an'ın birçok konusu, gerçekle uyum sağlamamaktadır.
Önceden de söyledim, cehennem ve arş konuları gibi hususlar gerçekle bağdaşmayan konulardır.
Yani o dönemin tüm insanları Allah'ı, kendi dönemlerindeki Meliklerin Meliki olarak tasavvur ediyorlardı ve tüm Meliklerin de tahtı vardı.
Fakat şimdiki dönemde böyle bir düşünceye ihtiyaç yoktur. Yani hiç kimse Allah'ın, taht üzerinde oturduğunu söylediği falan yoktur.
Ama o dönemlerde "Meliklerin Meliki" olan bir kudret sahibinin mutlaka bir tahtının bulunduğu kesinlikle düşünülürdü ve O'nun da koltuğu vardır diye inanılırdı.
8 melek de Rabbinin tahtını o gün başlarının üstünde taşıyorlardı. (El-Hakka: 17)
Şu dönemde ise bu ayetlerin tümü de müteşabih (anlamı açık olmayan) ayetlerdendir.
Müfessirler, bu türden ayetleri: "Gerçeğinin ne olduğunu bilemeyiz" deyip geçiştiriyorlar.
Peki bu ayetler "müteşabih" iseler, Kur'anda niçin getirilmişlerdir?
Yani ya Rab, "Şu ana kadar bunca alim, düşünür ve müfessirler, "biz bunun ne olduğunu bilmiyoruz" diyorlarsa, peki sen bunları getirip Kur'an'da yer vermekle, insanların kafalarını karıştırmıyor musun?
Dolayısıyla nebinin o dönemdeki almış olduğu kültüre göre, Allah Meliklerin Kralıdır, onun bir de gökyüzünde tahtı vardır ve o tahtına kurulmuştur.
O dönemin kültüründe "ilahi adalet" şöyle tasavvur ediliyordu:
İki kabile arasında ihtilaf olduğunda düşman taraf olan kabilenin tüm insanları ölümü hak ediyordu.
Bundan dolayı nebi ve Müslümanlar, kimi tarihi kayıtlara göre Beni Kureyze Savaşı'nda onlardan 601 tane esiri katletti.
Oysaki onların reislerinden 2 veya 3 kişi nebiye ihanet etmişlerdi. Mademki 2 veya 3 kişi nebi ve Müslümanlara ihanet ettiler, o takdirde nebi ve Müslümanlar, yalnızca o ihanet edenleri öldürmeliydi.
Fakat onlar, kendi zamanlarına hâkim olan "dönemin o çarpık kültürü gereği" 601 kişiyi topluca öldürdüler.
Ve yalnızca bununla da kalmadılar, kadınlarını ve kadınların süt emer yavrularını da esir aldılar.
Onları da çarşı ve pazar yerlerinde sattılar.
Peki kadın ve çocukların suçu neydi?
Şayet biz nebiyi günümüzdeki hâkim kültür ile muhakeme eder isek, onun yaptığı bu işin kesinlikle zulüm olduğuna karar veririz.
Özellikle de günümüz insan hakları açısından esirin öldürülmesine müsaade edilmemektedir. Oysaki nebi onları çok seri bir şekilde katletti.
Yani önce onları esir aldı, sonra el ve ayaklarını bağlattı, sonra da gömmek için bir çukur kazdırıp onları, onar onar getirtip kafalarını vurdurup çukura attırdı.
Bu durum, o dönemin kültürü açısından doğru kabul edilirdi ve aynen köle alım satımı gibi yaygın bir uygulamaydı. Fakat şimdi insanlık çok değişmiştir.
O dönemde "insan hakları" diye bir şey yoktu çünkü o dönemde insanlar alınıp satılabiliyordu.
Şimdi tekrardan konuya dönelim. Yani Allah'ın kavimlerden nasıl intikam aldığı konusunu izaha çalışalım.
Allah'ın şimdi neden bu şekilde bir intikam alması söz konusu değildir, o dönem ile şimdiki dönem arasındaki fark nedir?
Bunun cevabını bulmaya çalışalım.
Ben mantık olarak şöyle düşünüyorum:
Bir milletin veba hastalığı, deprem, tsunami ya da bir tufana yakalanıp hepsinin de öldüğünü tasavvur edelim.
Zira o dönemde bir veba hastalığı geldiğinde, şehir halkını komple yok ediyordu. Hatta hayvanları dahi öldürüyordu ve bu da tabii bir şeydi.
Deprem de geldiğinde yine hepsi bir arada ölüyorlardı. Yalnızca cesetler ve onlardan geriye kalan kemikleri oluyordu. İçerisinde yaşadıkları şehirleri de 20-30 yıl sonra harabeye dönüp yok oluyordu.
Cahiliye dönemi insanları bu kalıntı ve harabelerin yanından geçtiklerinde, o kavmin "ilahi azaba" yakalandığını tasavvur ediyorlardı.
Şimdiki dini düşünce açısından da olaylara öyle bakıyorlar. Yani bu gibi bir dini düşünce artık bizim kültürümüzün içerisine derinlemesine yerleşip kök salmıştır:
"İnsanın başına gelen her musibetin nedeni, onun işlediği günah yüzündendir" (Şura: 30) diye inanılmaktadır.
Örneğin, birisinin fiziksel yapısında bir değişiklik meydana geldiğinde hemen o dindarlar; "Görüyor musunuz, bu adam nasıl bir günah işlemiş ki, başına böyle bir durum gelmiştir" demeye başlıyorlar.
Demezler ki bu işler tabii ve olağan işlerdir. Hayır, derler ki bu, kesinlikle bir şeyler yapmış ve başına da o yaptığı günahlardan dolayı böyle bir iş gelmiştir vs.
İran'da vuku bulan büyük bir depremde, Ayetullah Lenkerani İran halkına yönelik başsağlığı mahiyetinde şöyle bir beyanname yayınlamıştı:
Halkın başına böyle bir belanın gelmesi, mutlaka işledikleri bir günahtan dolayıdır. İnşallah bu bela onların günahlarının kefareti sayılır ve Allah da onları affeder ve mükâfatlarını cennette alırlar.
Birisi de çıkıp demiyor ki, deprem tabii bir olaydır.
Bunu Allah'a nispet vermenin anlamı nedir?
Çocuklar da dahil şehir halkının tümü bu depremden dolayı ölmüştür.
Böyle bir durumda bizler Allah'a bu işi nasıl nispet verebiliriz?
Peki bu adalet midir? Allah böyle bir işi yapar mı?
Yani İran'ın tümü mü günahkârdır?
Japonya ve Avrupa'da birçok depremler oluyor, hem de çok şiddetlice.
Fakat, kimi zaman 1 veya 2 kişi dahi ölmüyor. Oysaki bu deprem İran ya da başka bir Müslüman ülkede vuku bulduğunda, hem de bir anda on binlerce insan ölüyor.
Tsunami geldiğinde de Müslüman ülke insanlarından binlercesi ölüyor, ama gavur dediklerimize bir şey olmuyor.
Oysaki Batı ve Uzak Doğu ülkeleri dinsiz ve imansız ülkelerdir. Şayet bu gelenler ilahi azap ise, şu dediğimiz şeyler, aslında Müslümanlara değil de onlara gelmelidir.
Yani bu afetlerin geliş sebebi günah ise, onlardaki günahlar daha çoktur. Müslüman bölgelerde yaşayanlar en azından bir namaz kılıyorlar, Allah diyorlar, fakat "gavur" dediğimiz bölgelerdeki insanlar bunu da yapmıyorlar.
İşte bu türden düşünce ve inanışlar, Allah'ın rahmetini küçük düşürmek ve O'nun adaletini küçümsemektir.
Benim bu konuyla ilgili tasavvurum şöyledir:
Biliyorum ki bunlar tabii konulardır. Öyle böyle günün birinde bunlar insanlara isabet edeceklerdir.
Kimi uyduruk rivayetlerde şöyle geçer:
Keçi İmam Ali'nin velayetini kabul etmedi diye Allah da onun avret yerini açıkta bıraktı. Koyun ise kabul etti diye, Allah da ona ağır bir kuyruk verdi ve onun avret yerini örttü.
Çöl hakkında da aynı şeyleri söyler ve derler ki:
Killi ve tuzlu olan yerler, Ali'nin velayetine iman etmedi diye Allah o bölgeyi tuzlu ve örtüsüz kıldı, ekine elverişli olan yerler ise, velayete iman ettikleri için orayı da orman ve yeşilliklerle örtüverdi.
İşte buna "gai tefsir" derler. Yani her şeyin varlığının bir gayesi olduğunu söyleyip her şeyi ona göre açıklarlar.
"Gai/amaç merkezli tefsirciler", dini, tabii, toplumsal vs. meselelerle ilgili ayet ve konuların bir hedef uğrunda olduğunu yorumlarlar.
Oysaki tabiatta "gaye/hedef" diye bir şey yoktur. Tabii açıklamalar da gaye/hedef üzerinden açıklanmaz, sebep ve sonuç üzerinden açıklanır. Buna da "âli/illete dayalı ve metot merkezli tefsir" denir.
Bu tefsir ve mantık türü, Batı'ya ait bir tefsirdir ve Batılılar buna "âli/metot ve illete dayalı mantık" derler.
Son dönemlerde "âli mantıkçılarda" da ifrat baş göstermeye başladı. Hatta insanın meselelerine dahi "sebepler/illetler" üzerinden bakıldı.
Örneğin, ben, dağa çıkıp biraz rahat kalmak istediğimde, "Senin böyle bir istekte bulunmanın ve o yüksekliği arzu etmenin sebebi, sendeki enerjinin fazlalığıdır" dediler.
Oysaki bizler, gayenin yalnızca insanın zihninde olduğunu söyleriz. Fakat bizim gayeci halkımız bunu, hayvan ve dağlara kadar götürüp teşmil ettiler. Bu da ifrat ve tefrittir.
Dolayısıyla, "Allah bunlardan intikam aldı" (Zuhruf: 55) ayeti, "gaye tefsiri" değil, "illet/âli tefsiridir."
Yani tabiatta ve insan dışındaki şeylerde, "âli/illet tefsiri"ne itimat etmeliyiz.
Varlıklar içerisinde bir tek insanda "gaye" vardır. Örneğin, bir marangoz bir koltuğu yaparken, onu bir gaye için yapmış olur. Çünkü onu yapmadaki gayesi ya onu satmaktır ya da üzerinde oturmaktır.
Kısacası insanın yaptığı her şeyde bir gayesi vardır. Allah'ın da yine insanlar âleminde bir gayesi vardır, başka alanlarda böyle bir gayesi yoktur.
Diğer âlemleri tabii kanunlara terk etmiştir. İşte burada hem ifrattan hem de tefritten kurtulmamız gerekir.
Şimdi konumuza ulaşıyoruz;
Yani Kur'an, zalim kavmin helak edilmesini nasıl ilahi azap diye yorumluyor, ona bakacağız.
Ben diyorum ki bu, nebinin görüşüdür. Yani dindarların ta o zamandan şu ana kadar düşüncelerine kökleşen bu görüştür. Bu görüşe göre tüm musibet ve belaların ortaya çıkmasının nedeni, insanın işlediği suçlardır.
Oysaki şu dönemde bakıyoruz ve hiç de öyle olmadığını görüyoruz. Yani insan, her zaman suç işlemesinden dolayı bu belalara maruz kalmıyor.
Çünkü bu belalar çocuklara ve iyilere de ulaşıyor. Örneğin, Hiroşima, Nagazaki vs.deki belalara bakıyoruz, hiç de öyle değildir.
Elbette ki onların tümü de iyi insanlardı demek istemiyorum. Yani yönetici vs. olanları elbette ki suçluydular.
Bizim tefsirimize göre bu gibi olaylara ya da depremlere, Allah'ın azabı denilmez.
Peki Kur'an açısından bunları nasıl tevil edeceğiz?
Dedik ki, Kur'an'da geçen nebinin görüşüdür ve onun görüşü de doğrudur.
Çünkü nebinin "görüşü" ile "kastı" uyum içerisindedir. Aynen öyle onun görüşleri, iman ile de uyum içerisindedir.
Yani önceden dedik ki, sıdk iki türdür;
• Biri gerçekle uyum içerisinde olan,
• Ötekisi ise kasıt ve iman ile uyum içerisinde olan sıdkıdır.
Örneğin, birinci sıdk, ihlaslı ve takvalı bir insan olan Şehit Muhammed Bakır es-Sadr'in üzerine şamil olabilir.
Bu zat, gerçekten "dahi" bir insandı. "Velayet-i Fakih"e inanıyordu. Yani bir fakihin, devlet yönetiminin üzerinde bulunması gerektiğine iman ediyordu.
Ve yine "Velayet-i Fakih"in Allah'tan olduğuna da iman ediyordu.
Ayetullah Sistani ve diğer müçtehitler ise "Nazari akli konular" Allah'tan değil, "beşerî düşüncelerdir" derler. İmam Humeyni ve Şehit Sadr ise, "bu Allah'tandır" dediklerinde, tabii ki yalan söylemiyorlardı.
Yani "Velayet-i Fakih" Allah'tan değildir ama, bunlar da yalan söylememekteler. Çünkü bu düşünce, onların fikir yapılarıyla uyum içerisindedir.
"Sıdk"ın diğer bir anlamı da söyleyenin, söylediği şeyin sahip bulunduğu düşünce yapısı ve kastıyla mutabık olmasıdır.
Yani hangi düşünce, sahibinin sahip olduğu fikirsel yapıyla uyum içerisindeyse, o doğrudur. Onun örneğini de yine Kur'an'dan bulmak mümkündür.
Örneğin, münafıklar gelip nebiye diyorlardı ki:
Biz senin Allah'ın elçisi olduğuna şahitlik ederiz. (Münafikun: 1)
Allah da diyor ki:
Allah senin, O'nun resulü olduğunu biliyor.
Sonra da diyor ki:
Allah münafıkların yalancı olduklarına şahitlik eder. (Münafikun: 1)
Yani onlar diyorlardı ki Muhammed Allah'ın elçisidir. Bu sözleri doğrudur. Çünkü onların o sözlerinin hariçte bir karşılığı vardır, bundan ötürü de o sözleri doğrudur.
Fakat itikadi yapıları ile söyledikleri sözleri birbiriyle uymadığı için Allah diyor ki, "münafıkların yalan söylediklerine Allah şahitlik ediyor."
Dolayısıyla "sıdk"ın iki türü olduğunu söyledik. Kur'an, "geçmişteki ümmetleri Allah helak etti" dediğinde, doğru söylüyor.
Fakat bu söz, gerçeği değil nebinin görüşünü yansıtıyor. Şayet "gerçekten Allah onları helak etmiştir" dersek, Allah'ın adil olmadığını ve (haşa) zalim olduğunu ispatlamış oluruz.
Bizlere düşen ise, Allah'ı bu zulümleri işlemekten kurtarmaktır. Çünkü bizler için en önemli kutsallık, Allah'ın kutsallığıdır. Ve bunların, nebinin görüşü olduğunu söylemiştik.
Yani bizler nebiye "masumdur" deyip, Allah'ın cehennem azabıyla sonsuza dek cezalandıracağını, intikam alacağını, suçlu suçsuz toplumları helak edeceğini söyleyemeyiz.
Bizler bu olaylarda yalnızca "ismet" konusuna bakıyoruz. Yani desek ki, enbiya masumdur ve hatta tüm görüşleri hakkın ve hakikatin ta kendisidir, o zaman Allah'ın zalim olduğunu kabullenmiş oluruz.
Asıl musibet buradadır. Biz nebinin mümin olduğunu söylüyoruz.
Nebinin de varlık âlemi ve hayat ile ilgili kendince birtakım görüşleri vardır. Kimi görüşlerinin hatalı olması da mümkündür.
Örneğin, Şehit Sadr'ın bir görüşü vardı ve bu da "Velayet-i Fakih" üzerinden bir İslam devleti inşa etmekti. Fakat o görüşü masum değil ve hatalıydı. Nebi de öyle olabilir.
Kısacası bizlerin nebi üzerinden Allah'ı suçlu bir duruma sokmamız doğru değildir.
Biz, nebinin "masum" olmadığını söylüyoruz ve Kur'an'ın ayetleri gereği enbiya masum değillerdir.
Örneğin, Âdem buğdayı yedi ve Allah ona, "cennette gönlün istediği her şeyi yiyip içebilirsin, bir tek şu elma ağacına yaklaşma" dedi.
Böylece Âdem, Rabbinin emrinden çıktı ve maksadına erişmedi. (Taha: 121)
Dolayısıyla da cennetten yeryüzüne kovuldu.
Hâlâ bir takım Müslüman alimler kalkıp diyor ki hayır, Âdem de masumdur, yalnızca "terk-i evlada" (daha uygun olanı terk etmede) bulundu o kadar. Yani Kur'an "asa/isyan etti" diyor, kimi alimler de "terk-i evla" diyor.
Yunus nebi de öyle. Kur'an diyor ki:
Eğer Allah'ı tenzih edenlerden olmasaydı, tekrar diriltilecekleri gününe kadar onun (balığın) karnında kalırdı. (Saffat: 143-144)
Yani şayet Yunus balığın karnında istiğfar etmeseydi, kıyamete kadar onu balığın karnında hapsederdik.
Buna rağmen bir takım din alimleri ısrarla "Hayır, Yunus nebi 'masum'dur" ve yalnızca "terk-i evla"da bulunmuştur" demekteler.
Musa nebiye gelince, onun unutkan biri olduğunu Kur'an açıkça itiraf etmesine rağmen, yine de kimi alimler peygamberler hakkında diyorlar ki, enbiya, hatta "unutkanlık" gibi ismete zarar veren şeylerden dahi masumdurlar.
Yani Kur'an'ın açıkça Musa'nın, Hızır ile konuştuğunda, Hızır ona "Sen benimle beraberliğe asla sabredemezsin" (Kehf: 67) demesine ve Musa'nın da ona:
Unuttuğum bir şey için beni suçlama ve işimde bana zorluk çıkarma (Kehf: 73)
diye söylemesine rağmen, yani ben unuttum, inşallah bir daha unutmayacağım ve seni de reddetmeyeceğim demesine karşın, ikinci kez yine unutuyor ve tekrardan Hızır'a itirazda bulunuyor.
Dolayısıyla Kur'an, Musa'nın unutkanlığından bahsederken, bir kısım alimler hayır, "Musa masumdur" diyor.
Kısacası Kur'an, açık bir şekilde "enbiya masum değildir" diyor.
Yine Kur'an diyor ki:
Biz sana apaçık bir zafer ihsan ettik. Ki Allah, senin önceki ve sonraki günahlarını bağışlasın, sana nimetini tamamlasın ve seni doğru yola iletsin. (Fetih: 1-2)
Bu ayeti tefsir ederken, hep tersine çekiyorlar. Yani bizler nebilerin ismeti adına, neden en mukaddes olan Allah'ı suçluyoruz onu anlamış değilim.
Diğer bir örnek daha vereceğim ve bu örneği bütün müfessirler tefsirlerinde zikretmişlerdir:
Nebi, Uhud Savaşı'nda amcası Hamza'nın şehit edildiğini ve "müsle/bedenine işkence" yapıldığını görünce, şöyle dedi:
Şayet Allah beni Kureyş'e galip kılar ise, onlardan 70 kişiyi müsle edeceğim.
Çünkü bu duruma çokça üzülmüş ve sinirlenmişti.
Teberi Tarihi'nin 3. cildinde "Uhud Savaşı Bölümü"nde şöyle geçer:
Nebi 'Şayet Allah beni Kureyş'e galip kılar ise, onlardan 70 kişiyi müsle edeceğim' deyip ve gece biraz olsun rahatladıktan sonra, 70 kişiyi 30 kişiye indirdi.
Fakat "vicdani vahiy" ona dedi ki, "Sen bir nebisin, sen böyle yapar isen halk ne eder?"
Sonraki günü ayet nazil oldu ki:
Eğer ceza verirseniz, size yapılan eziyetin misli ile ceza verin. Ama sabrederseniz, (bilin ki) bu, sabredenler için daha iyidir. (Nahl: 126)
Yani "bire bir" yapın, "bire 70" değil.
Şimdi şunu söylemek istiyorum:
Şayet nebi masum ise, peki şu 70 kişiyi müsle etmesi için yaptığı bu yemin de neyin nesidir?
Burada o nebinin yaptığı hata mıdır, değil midir?
Şayet yaptığı bu yemin doğru bir iş ise, o halde Allah onu bu işten neden menedip hata yaptı?
Şayet nebi hata yaptı ve Allah da ona doğrusunu yaptırdıysa, o takdirde nebi "masum" değildir.
Çünkü nebinin bu durumu Kur'an'da mevcuttur ve nebi bundan bahsetmiştir.
Allah da ona; "Hayır, yaptığın bu iş doğru değildir" demiştir. Bu durumda da nebi "masum" olmuyor.
Dolayısıyla bizler onların masum olduğu yalanını niçin konuşuyoruz?
Bu ismet konusu (ki, bunu kelam alimleri çıkarmışlardır.), din adamları için bir zulümdür.
Evet, avam milleti her zaman gulüvv (aşırıya kaçan) şeyleri sever, bu doğrudur.
Fakat bizler gibi akıl sahibi insanlar, bunlara bakıp incelememiz gerekir, "şayet enbiya masum ise, o takdirde Allah zalim oluyordur ve bizler de Allah'ı kurtarmak için enbiyanın hata yapabileceğini söylemek mecburiyetindeyiz. Çünkü ayette geçen o 70 kişiyi müsle etme konusu nebinin tasavvurudur. İşte bu da bizim dediğimiz "varlıksal vahyi" onaylıyordur."
Şunu da arz edeyim ki:
Biz önceden, icmal bir şekilde algımızda oluşan hem ahiret hem de dünyadaki ilahi adaletin zulüm olduğunu söyledik. Şimdi o görüşümüzü biraz olsun genişleterek 3 giriş ile açıklamaya çalışacağız.
Birinci giriş şudur:
İlk önce, biri "tekvini", diğeri de "ahlaki" olmak üzere 2 Allah algısının var olması gerektiğini bilmemiz gerekir.
Allah'a iman etmenin de 3 temel seviyesinin bulunduğunu bilmemiz lazım.
Bu seviyeler ise, din ve felsefelerde farklılık arz eder.
1- (Felsefi ve şirk temelli) Yaratıcı Allah inancı: Felsefi ve şirk temelli inançta kesinlikle Allah inancı vardır. Bu düzeyde Allah, sadece evrenin yaratıcısı olarak kabul edilir. Yani günümüzdeki Batı topluluklarının büyük çoğunluğu Allah'ın varlığını kabul ederler. Fakat onların kabul ettikleri Allah, "Yaratıcı Allah"tır. Onlar derler ki Allah, çok güçlü bir kudrete sahiptir ve kocaman evreni var etmiştir.
2- (Terbiye eden, yöneten anlamında) Rab Allah inancı: Bu seviye, Allah'ı sadece yaratıcı değil, aynı zamanda Rab, terbiye eden, yöneten, rızık veren, hayatı düzenleyen bir varlık olarak tanımayı içerir.
Bu, Allah'ın kudret ve hâkimiyetini kabul etmeyi, O'na teslim olmayı ve ibadet etmeyi gerektirir. Bu düzeyde iman, bireyin hayatına yön vermeye başlar, ancak hâlâ ahlaki bir dönüşüm tam anlamıyla gerçekleşmemiş olur.
3- (İçselleştirilmiş iman anlamında) Ahlaki Allah inancı: En yüksek seviye olarak görülen bu düzeyde, Allah'a iman sadece bir bilgi ya da teslimiyet değil, aynı zamanda ahlaki bir sorumluluk ve içsel bir bağlılık haline gelir.
Yani kişi, Allah'ı sadece yaratıcı ve yönetici olarak değil, aynı zamanda ahlaki değerlerin kaynağı olarak da görür.
Bu inanç, bireyin davranış, niyet ve ilişkilerini doğrudan etkiler, Allah sevgisi, O'nun merhameti ve adaleti gibi sıfatlar da bireyin hayatında tezahür eder.
Bu düzeydeki iman; takva, ihsan ve ihlas gibi kavramlarla iç içedir.
Konuyu özetlersek:
Dinler, ahlaki Allah'a izafeten "Rab/eğitici" olan Allah'a da iman ederler. Yani Rab Allah'ın, sürekli mahlukatı ile ilişki içerisinde olup onları eğittiğini kabul ederler.
Rızık vermek, yaşatmak ve öldürmek gibi işlerin, putların değil de bu Allah'ın elinde olduğunu iddia ederler.
İşte müşrikler ile müminlerin arasındaki inanç farkı da budur.
Müşrikler, evreni çekip çeviren bir gücün olduğunu söylerler. Bunlar yıldızlar, güneş, ay vs. gibileri, bu ilahlardan bir bölümüdür.
Kur'an ise Allah'ın bir tek Rab olduğunu vurgular. Yani Allah, "Yaratıcı" olmasının yanında ayrıca "Rab/Eğitici"dir de der.
Ben de diyorum ki Allah, yalnızca bizim yaratıcımız ve Rabbimiz/eğiticimiz değildir, Allah bunlarla birlikte insanın zatında bulunan ahlakın da Allah'ıdır.
Ahlakın Allah'ı hem ödüllendirir hem de cezalandırır. İşte ahlakın Allah'ı budur. Yani sen iyi olmayan bir şey yaptığında Allah seni cezalandırır.
Güzel ve hayırlı olan bir şeyi yaptığında da ödüllendirir. İşte bu "ahlakın Allah'ına" hem biz Müslümanlar hem de bütün dinler iman ederler. Fakat bu Allah'a dair yaptıkları yorumlar farklıdır.
İsrailoğullarının enbiyası der ki, bu Allah'ın iyi işlere dair verdiği mükâfat bu dünyadadır, cezası da buradadır.
Fakat Muhammed nebi der ki, "Hayır, o Allah'ın verdiği ödül ve cezalar, burada değil de ahirettedir."
Kısacası, biz de ve tüm enbiya da "Ahlakın Allah'ına" iman ediyoruz.
Yani insanda Allah'ın özel bir ahlakı mevcuttur. Bizler, bu özel ahlakı keşfetmek istiyoruz.
İkinci nokta da şudur:
İslam'da kelam ile ilgili "Mutezile" ve "Eşari" diye 2 ekol mevcuttur.
Mutezile der ki:
"Ahlak" arızî ve aklî bir konudur.
Akıl; Örneğin, "adalet"in güzel, zulmün de çirkin olduğunu idrak ediyordur. Yani ahlak zatî bir şey değildir.
Diğer bir ifadeyle; "sıdk", "adalet", "emanet" vs. gibi şeyler zatî ve zevkî şeyler değillerdir.
Bunların ahlakın dışında gaybi bir gerçekleri vardır. Akıl bunu idrak ediyordur.
Eşari ekolü ise şöyle der:
"Güzel" ve "çirkin" diye bir şey yoktur. Akıl bunları idrak edemez.
Şayet Allah bir şeyin güzelliğine hükmetmişse, o şey güzeldir, bir şeyin de çirkinliğine hükmetmişse, o şey de çirkindir.
Yani güzel de çirkin de şeriatın dedikleridir. Çünkü Allah "doğruluğu", "adaleti" ve "emanete ihanet etmemeği" emrettiği için bunlar güzel olan şeylerdir ve yine "yalanı", "hırsızlığı" ve "ihaneti" haram kıldığı için bunlar da çirkin olmuşlardır.
Dolayısıyla, aslında yapılan hareketlerin asli itibarıyla güzel ya da çirkinliği diye bir şey yoktur.
Bundan ötürü şayet Allah bir şeyi emrediyorsa o şey güzeldir, şayet ondan nehiy ediyorsa, o da çirkindir.
Bu hususta İslam alimleri içerisindeki niza hayli büyüktür ve bir türlü de sonu gelmiyor. Yani kimi İslam alimleri güzellik ve çirkinliğin "akli" olduğunu söylerken, bazıları da "şer'i" olduğunu söylerler.
Üçüncü nokta da şudur:
Bizim açımızdan, bunların arasındaki nizalar sözlüdür ve aslı yoktur.
Örneğin, "manevi tebadül", "ruhsal bağ kurma", "toplumu harekete geçiren sebepler", "itici güçler" yahut da "psikolojik güdüler" denilen bir görüşü ele alalım.
Örneğin, Karl Marx'a göre, "toplumu harekete geçiren şey, sınıfsal konulardır."
Psikologlara göre "psikolojik güdülerdir."
İslam'daki "tebadül/değiş tokuş" görüşünü de unutmamak lazım. Yani İslam'a göre "kazan kazan" durumu da toplumu harekete geçirir.
Örneğin, "Sen bana ne kadar faydalı olur isen ben de sana o kadar fayda veririm." Veya "sen benden ne kadar faydalanıyor isen, bana o kadar ilgi gösterirsin."
Kısacası, toplumsal ilgiler "tebadül/diyalog" üzerine kuruludur.
Söz konusu tebadül, maddi âlemde 2 taraf üzerine bina edilmiştir.
Örneğin, "bayi ve müşteri", "baba-oğul", "erkek ve kız arkadaş" gibi.
Bizim görüşümüze göre "manevi tebadül"de Allah da bu ortaklığa dahildir.
Yani ötekisine duyulan ilgide, Allah da bu ortaklık içerisinde yer almaktadır.
Her 3 kişinin gizli konuşmalarında 4. mutlaka O'dur. Her 5 kişinin gizli konuşmalarında 6. mutlaka O'dur. Bunlardan az veya çok olsunlar ve nerede bulunurlarsa, O, mutlaka onlarla beraberdir. (Mücadele: 7)
Elbette buradaki Allah'tan kasıt, "ahlaki" yani "yaratıcı ilah"tır.
Örneğin, çekme ve itme, su ve suyun havaya dönüşmesi, nur ve karanlık ve bunlar gibi tüm tabii yasaları nasıl "yaratıcı ilah" karar kılmış ise, ahlak ile ilgili yasaları da "ahlaki İlah" karar kılmıştır.
Diğer bir ifadeyle; insan âlemindeki ahlak ile ilgili kuralları da O vazetmiştir.
Bizler de şu ahlaki kuralları öğrendiğimiz takdirde ancak hayatımızda mutlu olacağımızı bilmemiz gerekir.
Başka bir deyişle, bizler bu yasaları öğrendiğimiz takdirde, ancak hayatın sırrını çözmüş olacağız.
Daha açık bir ifadeyle; Batı toplumu tabiat kanunlarını keşfedince nasıl aya gitme, uçak yapma, uzay aracı imal etme, internet, TV, radyo, yapay zekâ vs. gibi tabiattan birçok faydalar elde ettilerse, aynen öyle din alimleri de ahlaki yasaları elde etmekle, kuşkusuz onlar da birçok manevi faydalar elde edeceklerdir.
Yani dinler diyor ki;
Burada tabii kanunlara ilaveten, ayrıca ahlaki kurallar da vardır.
Buna karşı bizim din alimlerimiz taharet, nifas (lohusalık), hayız (adet), cenabet, teyemmüm vs. gibi fıkhi konular ile ilgileniyorlar.
Bir türlü şu ahlaki yasaları elde etmek için çaba harcamıyorlar.
O türden din adamlarına şunu söylemek lazım:
Değerli hocalarım. Hayat her şeyin üstündedir. Biraz da şu türden yasalar ile uğraşın ki bizlerin de hayatı biraz olsun iyiye taraf gitsin.
Fakat onlar şunu derler:
Şayet sen hırsızlık yapar isen Allah seni cehennemine sokar.
Akil insanlar da onlara şöyle derler:
Çok muhterem hocalarım. Siz bize şu dünya hayatıyla ilgili bir takım manevi ve ahlaki şeyler vermenin gayretinde olunuz. Zaten insan hata yaptığında Allah onun cezasını şu dünyada veriyor ve ahirete bırakmıyor ki? Çünkü Allah Kur'an'da, 'Allah çok çabuk hesap görendir' (İbrahim: 51) diyor.
Fakat İslam alimleri diyor ki, "Allah seni, (mesela) 1 milyon sene sonra kopacak olan kıyamet günü hesaba çekecektir. Peki 1 milyon sene sonra yapılacak bir hesaba Allah 'süratli hesap' der mi?"
Fakat bizim, Kur'an'dan elde ettiğimiz görüşümüze göre, suçu işlediğiniz anda, Allah çok seri bir şekilde insanın hesabını görüyordur.
Çünkü Allah, "ahlak kanunları" koymuştur. Aynen kendini 5. kattan aşağı koyduğunuzda, yer çekimi kanunu hemen devreye girip insanı kendine çektiği ve bunun neticesinde de ya ölüp ya da sakat kaldığı gibi, ahlaki kanunlar da aynen bunun gibidir.
Yani her bir insan, nur ve zulmete sahiptir.
Nitekim Kur'an'da da buna şöyle işaret ediliyor:
Allah, inananların velisidir; onları karanlıklardan aydınlığa çıkarır. İnkâr edenlerin velileri ise, tağutlardır; onları aydınlıktan karanlıklara çıkarırlar. (Bakara: 257)
Bu ayette "Yühricunehüm/onları çıkarır" kelimesini, müzari (geniş zaman) fiili olarak kullanıyor ve bu da istimrara (sürekliliğe) işarettir.
Bizim hayatımızda da sürekli "ilahi nur" ile, ego, kıskançlık ve dünya sevgisinden kaynaklanan zulmet vardır.
Ne zaman hayır amel işlersek, zulmetten nura geçmiş oluruz ve nurda bir artış olur.
Bu nur da sahibinin söz, el, ağız, düşünce ve diğer tüm organlarına ulaşır, böylece de insanın her tarafı nurani olur.
Her tarafı nurani olduğunda da artık onun için hayat en tatlı şeye dönüşür.
Hatta işkence ve eziyet görse dahi, yine de hayat onun için tatlılaşır.
İmam Ali'ye bir bakınız. Ona ne kadar da eziyet edildi.
İmam Hüseyin ile Hz. Zeynep de öyle.
"Ben Kerbela'da güzellikten başka bir şey görmedim" sözünü söyleyen, bir tek Hz. Zeynep oldu.
Mümin de öyledir. Onun da kalbindeki nur her tarafını sarınca, onun için de hayatın her anı tatlı oluverir.
İşte bizlerin bu kanunları tanımamız gerekir. Onları okuyup tefsir edip ve "ahlaki ilah"ın bizler ile direkt olarak canlı bir şekilde irtibat içerisinde olduğunu anlamamız icap eder.
Allah çok çabuk hesap görendir. (İbrahim: 51)
Allah, sürekli adaleti koruyarak O'ndan başka hiçbir ilah olmadığına şahitlik etmektedir. (Al-i İmran: 18)
Yani Allah, adaleti kıyamet günü ikame edecek değildir. Bu dünya hayatında ikame edecektir.
Çünkü "manevi tebadül" (ruh halinin karşılıklı değişimi) görüşü açısından meseleye baktığımızda, burada 3 tarafın varlığı söz konusudur:
Birisi mazlum, diğeri zalim ve öte taraftaki de Allah. O zaman sana ne kadar zulmetseler, yani örneğin, sana bir yumruk atsalar, onların vurdukları o darbe oranında onların nurundan hiç zaman kaybı olmadan sana intikal ediyor.
İşte bu, melekut âleminin gönderisidir. Yani insan şayet o âlemi görebilse, sürekli o âlemde nakil ve intikalin olduğunu görecektir.
Kıyamet günü, yaptıkları hasenatın başkasına verildiğini keşfedecektir. Karşıdakinin günahları da ona verilecektir. İşte bu nakil ve intikal konusu dünyadadır.
Yani birisine zulmettiğinizde sizin nurunuzdan ona gidiyor, ya da eşine zulmettiğinde senin nurundan ona verilecektir.
Başka bir deyişle, birisine zulmettiğinizde, sizin nurunuzdan o şahıs bir tür çalıyordur ve artık azap görülüyordur.
Kısacası ne zaman bir zulüm yapsak, Allah hemen adaletini ikame eder.
Diğer bir konu da Habil ile Kabil konusudur.
Habil, kardeşi Kabil'e şöyle diyor ve nedenini de şöyle açıklıyor:
Eğer beni öldürmek için bana el uzatsan, ben seni öldürmek için sana el uzatacak değilim. Kuşkusuz ben, âlemlerin Rabbi olan Allah'tan korkuyorum. (Maide: 28)
Yani sen beni öldürür isen, bu suç senin isminle olur ve buna tahammül etmem gerek.
İstiyorum ki, benim günahımı da kendi günahını da taşıyarak (Allah'ın huzuruna) geri dönesin ve cehennemliklerden olasın. İşte zalimlerin cezasıdır. (Maide: 29)
Bu ve bunun gibi onlarca ayet, Allah'ın dünyada da adil olduğunu söylüyor.
Demek ki salihlerden başkası sonsuzluğu yaşayamayacaktır. Çünkü salihlerde ilahi nur vardır. İşte sonsuzluğu yaşayabilmek için bizim bu ilahi nura ihtiyacımız vardır.
Yani sonsuzluk ve ahiret hayatı mevcuttur, fakat herkes için değildir. Çok az insan için vardır ve onlar da salihlerdir.
Bizim için "sonsuzluğun" yazılmasının nasıl mümkün olacağı ile ilgili burada 3 yolu çok özet bir şekilde aktarmaya çalışacağım.
Birinci yol şudur:
Bizim ilk nurdan, yani asıl nur olan Allah'tan istifade etmemiz gerekir:
Allah göklerin ve yerin nurudur. (Nur: 35)
İlahi nur budur. Ne kadar namaz kılsak, oruç tutsak, O'nunla irtibat kursak, aynen şarja konulan bir telefon gibiyizdir. Yani telefon ne kadar şarjda kalsa, o kadar elektrik almış olur.
Dolayısıyla Allah'ın nuru bellidir ve bu da namaz ve O'nunla irtibat kurmayla elde edilir. Bir insanın ne kadar Allah'a dair sevgisi varsa, o insanın o kadar hoş ve temiz biri olduğunu görürsünüz.
"Salih" insan ile "dindar" insan farklıdır.
Şu dindarların birçoğunun dindarlığı hiledir. Sonraları terörist olurlar. Çünkü mütedeyyinlerin, dinin zıddına olduklarını görüyoruz. Bizler iman diyelim ama, iman da tabiatı gereği dindarlığın tam zıddıdır.
İkinci yol da şudur:
Bizler başkalarının nurundan iktibas ederiz. Yani Allah ile irtibat kurmak kimi zaman yeterli olmuyor.
Öyle insanlar vardır ki, örneğin, onlara yardım ediyorsun, düşmanlarından uzak duruyorsun, onun kardeş, akraba ve yakınlarının hatalarına tahammül ediyorsun, şayet senin için bir yanlışlık yaparlarsa göz yumuyorsun.
Bunları yaptığında sende bir nur oluşur:
"İstiyorum ki benim günahımı da kendi günahını da taşıyarak (Allah'ın huzuruna) geri dönesin ve…." (Maide: 29) ayetinde geçen de budur işte.
Yani sen şikâyet edebilirsin ki; "bu beni vurdu", "hakkımı yedi..." vs.
Hayır. Şikâyet etmemelisin. Sen melekut âleminde rahat edeceksin.
İmam Hüseyin kazanan oldu. Çünkü az da olsa Kûfe halkında da nur vardı, onlar da kısmî de olsa mümin ve mücahit insanlardı.
En azından oruç tutup namaz kılıyorlardı. Fakat İmam Hüseyin, kendisine zulmetmek için gelen o 30 bin kişilik ordunun tamamının nuruna sahiplendi.
Kısacası Hüseyin, Aşura Günü "İmam Hüseyin" oldu, yoksa ondan önce sadece "Hüseyin" idi.
"Senin Allah katında bir derecen vardır ki, ona ancak şehadetle ulaşabilirsin."
Budur işte.
Yani Hüseyin Aşura Günü binlerce nuru aldıktan sonra, sabır, istikamet ve tahammülünden dolayı ve başkalarının yaptıkları o zulümlere göğüs germesi hasebiyle büyük bir nur oldu.
O 30 bin kişi ise, karanlığı meydana getirdi.
Dolayısıyla, bizler artık, birisi bize zulmettiğinde sıkılmamalı ve aksine daha da rahatlamalıyız.
Üçüncü yol da şudur:
Her zaman ibadet yapılmıyor ve zulme maruz da kalınılmıyor. Dolayısıyla, şayet nur sahibi olmak istiyorsak nefis, ego ve de şehvetimizi eğitim altına alıp onların her dediğini yapmamalıyız.
Nefsimiz bize hırslı ol, başkan ol, şöyle ol, böyle ol dediğinde biz, nefsimizden kaynaklanan o arzulara kulak vermemeliyiz ve diğerlerini kendimize tercih etmeliyiz.
Daha doğrusu cömert olmalıyız, isarda bulunmalıyız, insanların hizmetinde olmalıyız.
Örneğin, eşimize ve akrabalarımıza hizmet etmeliyiz, onlar bize eziyet ettiklerinde tahammül göstermeliyiz.
İsa ve Yahya gibi mübarek insanlar olmalıyız.
Nerede olsam beni mübarek kılmıştır… (Meryem: 31)
İşte yukarıda saydığım durumlara sahip biri, mübarek insan olur.
Hizmet etmeyi yeğlediği için nereye gitse halk onu sever, çünkü o bir gönüllü hizmetkârdır.
İşte nuru kesp etmenin yollarından birisi de budur.
Şayet "ahlakın ilahı"na iman eder ve bu nurları kesp edebilir isek, Allah da bize ebedilik yazmış olur.
Ahiret yurdu çok önemlidir. Bunu elde etmek için de Allah ile beraber olmak gerekir.
Nitekim İsa nebi de öğrencilerine şöyle demişti:
Şayet salihlerden olur iseniz, Allah'ın melekut âleminde olursunuz. Aynen yağmur danesinin aslına dönmesi gibi olursunuz.
Yani, denize düştüğünde yağmurun şekli ortadan kalkıyor ama, suyu baki kalıyor ve aslıyla, yani denizle bütünleşiyor.
Yağmur danesi denize düşüp ve onunla bütünleşip deniz olduğu gibi, bizler de insanlık ruhumuz ile Allah'tan gelmişiz.
Onu düzeltip ruhumdan ona üflediğimde… (Hicr: 29)
Bizler, O'ndan bir damla olarak bu âleme intikal etmişiz.
Yarın ölünce de Allah'ın denizine dönüp O'nunla bir olacağız ve bizlere de hulud (sonsuzluk) yazılacaktır.
Baki ve Hâlid (sonsuz) olan ise, yalnızca Allah Teâlâ'dır:
Yalnız Rabbinin yücelik ve ikram sahibi yüzü baki kalır. (Rahman: 27)
Allah'ın yüzü temiz ruhlardır. Bedenlerimiz gider ama, onun yüzü olan ruhu O'na dönecektir ve inşallah bizlere de hulud/sonsuzluk yazılacak ve insan olarak haşir olacağız.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish
