Oğulcan Kütük: Bazen ülkenin senden uzaklaştığını hissedebiliyorsun

Zeynep Karaca, Independent Türkçe için Oğulcan Kütük ile konuştu

Oğulcan Kütük, Independent Türkçe için Zeynep Karaca'nın sorularını yanıtladı

"Dimdik Bakma Rehberi", "Oğlan Çıkmazı", "Ecza Kışı" gibi kitapların sahibi genç şair Oğulcan Kütük ile şiirlerini, aşkı, ölümü, babayı, mültecilik ve yerli olamama hâlini konuştuk.

Geçen yıl İlhan Berk Ödülü'ne değer görülen Kütük, şiirlerinde insanın yaşadığı yere, geçmişine ve kendisine yabancılaşma hâllerinin izini sürüyor.

Kütük, söyleşimizde "Benim ilgilendiğim daha çok yerli olamama hâli. Doğduğun ülkede yaşarken bile bazen ülkenin senden uzaklaştığını hissedebiliyorsun. Çocukluğunda bildiğin şehir değişiyor, insanların birbirleriyle konuşma biçimi değişiyor, siyasetin dili gündelik hayatın diline karışıyor. Bir süre sonra ait olduğun yer fiziksel olarak hâlâ aynı yerde duruyor ama sen onunla aynı yerde durmuyorsun. Bunu romantikleştirmek istemiyorum" dedi.
 

 

Hepsi Geçti şiirinde "80 baharından beri sokağa çıkmayanların, artık iyiden iyiye evleri benzediği" dizesi var. Bugünün paydaşı olarak, neler yitirildi senin gözünden 80 baharında?

Ben 1980'i yaşamış bir kuşaktan değilim; dolayısıyla o döneme dair kişisel bir tanıklık iddiasında bulunamam fakat 80'in sonuçlarının içinde doğmuş bir kuşağım. Bana kalırsa 12 Eylül'de yalnızca insanlar, örgütler ya da siyasal imkânlar değil, sokağın kendisi kaybedilmiş. İnsanların yan yana gelme, birbirine güvenme, birlikte bir şey değiştirebileceğine inanma duygusu ağır bir darbe aldı. Siyaset evlerden, kahvelerden, üniversitelerden, gündelik hayatın içinden sökülüp korkulacak bir şeye dönüştürüldü. Bunun bıraktığı korkunun da bir kuşakla sınırlı kaldığını düşünmüyorum. Eve dönmüş, susmuş, belki çocuklarına da farkında olmadan ‘fazla karışma, başına iş alma' duygusunu bırakmış insanları biriktiriyor.


Senin için aşk, bir heykelin tozunu almak mı peki? Bu kadar görünür ve sanatla bir bütün olarak?

Bilmem, belki biraz öyle. Aslında heykelin tozunu almak, onu ilk günkü hâline döndürmek anlamında değil benim için. Aşkın bir şeyi onardığına, insanı eksiksiz hâle getirdiğine pek inanmıyorum. Daha çok karşındaki insanın sende zaten var olan ama senin göremediğin bir şekli görünür kılması gibi. Sevdiğimiz insanın bakışı altında başka bir şekle giriyoruz. Bazen kendimizi onun bizi gördüğü biçim üzerinden bile tanımaya başlıyoruz.
 

 

Babanın ölümünü nasıl resmedersin, şiirdeki gibi ardından bir ağıt mıdır baba? Daha fazlası nedir babaya dair ve tabii ölümle ilişkisi nasıl ilerliyor?

Babasını yeni kaybetmiş yakın bir arkadaşımla sohbet ederken, ölüm dediğimiz şeyin, eskiden uzakta duran, üzerine düşünülebilen, hatta şiirde rahatlıkla dolaşılabilen bir şeyken, birden evin içine girip gündelik konuşmaların içinde, çok sıradan anlarda karşısına çıkmaya başladığını ve bundan bunaldığını ama kaçamadığını söyledi. Bir yakınımızı kaybettiğimizde onunla kurduğumuz ilişki gerçekten bitmiyor, dönüşüyor. Üstelik artık cevap veremeyecek biriyle konuşmaya devam edebilmek için yepyeni bir dil bırakıyor bize. Miray Çakıroğlu'nun "Annem" kitabı beni beynimden vurulmuşa döndürdü:

Annem kendini dünyadan sıyırarak bizi dünyanın alışık olmadığımız bir hâlinde yeniden hayata getirdi. Şimdi bu dünyayı baştan öğrenmemiz gerekiyor.


Esirler Cemiyeti'nin üyeleri kimler? Dünyanın ötekilerini orada mı tutuyorsun? Nasıl bir fikir etrafında gelişti, temelde seni rahatsız eden neydi?

Esirler Cemiyeti gerçek bir Filistin kuruluşu. Palestinian Prisoners' Society (PPS); Arapça adı Nadi al-Asir al-Filastini.

Kurum bugün de aktif ve Filistinli tutukluların durumunu izleyerek ailelerle ve hukuk ekipleriyle çalışıyor. Cezaevlerindeki koşullar ve hak ihlalleri hakkında rapor ve açıklamalar yayımlıyor. Köklü bir sivil yapı.

Beni en çok rahatsız eden şeylerden biri ölümün ve şiddetin sayıya dönüşmesi. Bir noktadan sonra yüz ölü, bin ölü, on bin ölü diyorsunuz ve insan zihni bunu kavrayamıyor. Çok ölümden konuştuk.
 

 

Kan Çek Yüzüne Biraz da, "şu önünde durduğumuz mülteci olmanın suyudur" diyorsun. Şairin yerli olma sorunu hep vardı, peki sana kendini mülteci gibi hissettiren gerçeklik neler?

Burada "mülteci" derken gerçek anlamıyla mülteci olmanın ne demek olduğunu bildiğimi iddia edemem. Bir insanın ülkesini, evini, dilinin doğal olarak konuşulduğu yeri bırakmak zorunda kalmasıyla benim kişisel yabancılık duygumu eşitlemek istemiyorum. Şiirde kullandığım kelimenin ağırlığının da farkındayım.

Benim ilgilendiğim daha çok yerli olamama hâli. Doğduğun ülkede yaşarken bile bazen ülkenin senden uzaklaştığını hissedebiliyorsun. Çocukluğunda bildiğin şehir değişiyor, insanların birbirleriyle konuşma biçimi değişiyor, siyasetin dili gündelik hayatın diline karışıyor. Bir süre sonra ait olduğun yer fiziksel olarak hâlâ aynı yerde duruyor ama sen onunla aynı yerde durmuyorsun. Bunu romantikleştirmek istemiyorum. İnsan sürekli yabancı hissetmekten pek güzel şiirler çıkarabilir belki ama pek güzel bir hayat çıkmıyor. Ezcümle; yerinden edilmek için her zaman bir sınır geçmek gerekmiyor, bazen yaşadığın yer senden önce değişiyor.


Ödül aldın ve bu çok konuşuldu, olumlu ve olumsuz anlamda. Sen kendin nasıl bakıyorsun ödül mefhumuna, bu yolun başında bir sevinç mi, yoksa gidilecek yolu belirleyen bir gerçeklik mi?

Ben aldığımda çok sevindim. Hâlâ da seviniyorum. Hele İlhan Berk'in adını taşıması beni delirtti. Bunu daha cool görünebilmek için ödül önemsizmiş gibi anlatmak istemiyorum. Öte yandan gidilecek yolu belirlemesi fikrine mesafeliyim. Neticede yazdığım bir kitaba verildi; bundan sonra yazacağım kitabın talimatnamesi değil. Evet, ödüller ister istemez konuşuluyor. Jürisi, sonucu, hak edip etmediğiniz… Ama söylenen her şeyi kontrol etmeye çalışırsam şiirden çok kendi hakkımdaki fikri yönetmeye başlamam gerekir. Onunla uğraşmak istemiyorum.


Nehir Mektubu, "bu mektubu artık savaşmayacağımı söylemek için yazıyorum" diyorsun. Bu kişisel bir yorgunluk olabilir ama genele baktığımızda şairin savaşmama hakkı var mı sence? Kendi adına bu dünya telaşında en zorlandığın yerler neler?

Son zamanlarda kedim hastalandı. Onunla uğraşırken hayatın geri kalanının durmadığını gördüm. Durmayacağını da biliyordum. Sabah yine işe gidip yapmam gereken işleri yaptım, insanlarla konuştum; ama aklımın bir kısmı evde su içip içmediğini düşündüğün bir hayvanda kaldı. İnsanın çok önemsediği bir şey olurken dünyanın ona hiç önem vermeden devam etmesi beni yoruyor ama tam tersini beklemek de şımarıklık.

Bir de eskisi kadar kitap okuyamadığımı fark ediyorum, yazmak istediğim şeyler birikiyor, görmek istediğim insanlar var. Sürekli bir sonraki şeyi düşünürken bulunduğum yerde yeterince kalamıyorum. Etrafımda o kadar çok uyaran var ki dengem kayboldu. Selectra içmeye başladım ki beni dengelesin. Bak, 3 ay oldu şiir yazmayalı. Şu sallantıdan çıkıp eskisi gibi arka odada şiir yazmak istiyorum.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU