Yeryüzünde birbirinden farklı birçok eğitim yöntemi mevcuttur.
Bunları "dinî", "irfanî" ve "ilmî" (pozitif) eğitim yöntemi olarak sıralamak mümkündür.
A- Dinî eğitim yöntemi ve araçları
Geleneksel dinî eğitim; Kur’an, Sünnet, Ehl-i Beyt ve Sahabe üzerinden gerçekleşir.
Bu eğitimin araçları ise "vaaz", "nasihat", "sohbet", "hutbe", "slogan", "kitap", "film", "mevize" vs.dir.
Fakat gerçek şu ki dinî eğitim ile ilgili elimizde bu kadar bol imkânlar bulunmasına rağmen, yeryüzünde yaşayan topluluklar arasında ön saflarda bulunmamız gerekirken, maalesef gerilerde kaldığımızı müşahede etmekteyiz.
Hatta insanî değerler yönünden diğer milletlerin bizleri örnek almaları gerekirken, "kin", "nefret", "terör", "düşmanlık", "tefrika" vs. bakımından ibret-i âlem olduğumuzu da söylemek mümkündür.
Dolayısıyla bizler arasında dinî eğitimin felce uğradığını ve bizlere menfi etki sunmaktan başka bir işe yaramadığını çok rahat bir şekilde görmekteyiz. Kısacası elimizdeki dinî eğitimler, dindarlar arasında bir yıkım oluşturmaktadır.
B- İrfanî eğitim yöntemleri ve araçları
İrfanî eğitim, "vicdan" üzerinden gerçekleşir. Vicdanî eğitim yöntemleri ile dindarların dinî eğitim yöntemlerinin beslendikleri kaynaklar aynıdır ve araçları birdir.
Fakat ariflerin eğitiminde "menfilik" diye bir şey yoktur, onlar hep "müspettirler." Yani ariflerin eğitim alanlarında "kin", "nefret", "terör", "düşmanlık", "ötekileştirme" vs. gibi şeyler asla bulunmaz. Onlardan alınan eğitimde "dostluk", "muhabbet", "birlik", "kaynaşma" ve "kardeşlik" vardır.
C- İlmî/pozitif eğitim yöntemleri
Batılıların başvurdukları "ilmî/pozitif" eğitim yöntemleri hayli fazladır. Fakat bizi ilgilendirmediği için onlara pek de değinmeyeceğiz ve özet olarak şu kadarını söylemekle yetineceğiz:
Batılıların pozitif eğitimlerinde hem müspet hem de menfi yönler vardır. Onların kendileri de kimi eğitimlerinin eksik ve yetersiz olduğundan söz ederler. Örneğin aile bağlarının yetersizliğini dillendirirler. İnsanlardaki izzet ve onur gibi insani boyutların tam anlamıyla tahakkuk bulmadığından şikâyet ederler. İnsani duyguların ve aile bireyleri arasındaki bağların her geçen gün zayıfladığını gündeme taşırlar. Dolayısıyla Batılılarda da pozitif eğitimden şikâyetler vardır.
Fakat dindarlarımızın, Batılıların tümüyle seküler bir eğitime sahip olduklarını söylemeleri doğru değildir. Onlarda da maneviyata ve insani değerlere önem veren eğitimler vardır. Ve yine Batı’da da "ahlak", "maneviyat", "insanlık", "din" ve "iman"a dayalı eğitimlerin bulunduğunu söylemek mümkündür.
Müslümanlar Batılılara menfi bir gözle baktıkları için, onlardaki kimi güzellikleri görmemekteler. Şayet insan bir millete menfi bir gözle bakar ise, onların yalnızca menfi boyutlarını görüp müspet taraflarını göremez olur.
Oysaki İslam öyle söylemiyor. İslam; "her düşüncenin güzel ve doğru olanını al, çirkin ve batıl olanını alma" der.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Tekrar konumuza geri dönelim;
Yukarıda 3 çeşit eğitim yönteminden söz ettik. Şimdi burada dinî eğitim ile ona en yakın olan irfanî eğitim yöntemlerini ele alıp incelemeye çalışacağız. Batı’nın pozitif/ilmî eğitim yöntemlerinin ise çok zaman alacağı ve biz Müslümanları ilgilendirmediği için detayına inmeyeceğiz.
Gerçek şu ki biz Müslümanlar, genellikle dindar olan ve dinî eğitim yöntemiyle eğitilmiş bulunan topluluklarız. Bu hasletimizden ötürü biz burada ilk önce "dinî eğitim yöntemi" üzerinde duracağız.
Konuya geçmeden önce şunu söylemeliyim ki eğitimden kasıt yalnızca çocuk eğitimi değildir. Müslümanlar genelde çocuk eğitimine odaklanırlar.
Oysaki bu hatadır. Çocukların eğitimleriyle birlikte yetişkinler de eğitilmeli ve onlar da salih insan ve insancıl olmalı ki o da küçüklerini kendisi gibi eğitmiş olsun.
Örneğin, şayet bir insanın büyüğü asabi birisi ise, siz ona "çocuklarını asabi olarak yetiştirme" diyemezsiniz. Ve yine şayet büyüğü yalancı birisi ise, siz ona da "çocuklarına yalancılığı öğretme" diyemezsiniz.
Şayet çocuğun büyüğü hurafelere iman etmiş ve onlarla büyümüş ise, ona da "çocuklarına hurafeleri öğretme" gibi bir tembihte bulunamazsınız. Çünkü bunun kendisi o işin sahibidir. Bundan dolayı ilk önce eğitilecek şahıs, küçükler değil büyükler olmalıdır.
Ayrıca birçoklarının dediğinin aksine Kur’an’da çocukların eğitimiyle ilgili bir tek ayet bulamazsınız.
Gelenekçi İslam âlimleri; "İslam’da çocukların eğitimiyle ilgili şöyle denmiş, böyle tavsiyelerde bulunulmuş" gibi birçok sözler sarf ediyorlar. Bunların doğru olduğunu kabullenmekle birlikte, fakat o iddialarıyla ilgili bir tek ayet bulup "bu da çocukların eğitimiyle ilgilidir" diyemezler.
Hatta şunu da söylerler; "İslam çocukların eğitimine fazlasıyla önem veriyor, çocuk annesinin karnındayken dahi ona; ‘şunu yap, bunu yapma; şunu ye, bunu yeme’ gibi şeyleri tavsiyelerde bulunuyor vs.."
Ve yine güya İslam’ın, erkek "menisinin/sperminin" ana rahmine dökülmesinden önce dahi "şu yapılmalı, bu yapılmamalı" diye söylediği iddia edilir.
Yine Hz. Peygamber (sav.)’in güya İmam Ali’ye:
"Ey Ali. Eşinle her ayın ilk ve son günlerinde ve ay akrep burcuna girdiğinde cinsel ilişkide bulunma, çünkü bu durumlarda çocuk kör olarak dünyaya gelebilir veya kusurlu doğabilir" vs. gibi sözler söylediğini de naklederler.
Peki, şayet peygamber bunu söylemiş ise, onun bu sözüne uyan var mıdır?
Yani insanlar bir cinsel ilişkiden dolayı işini gücünü bırakıp da ayın akrep burcunda olup olmadığını mı takip edecekler?
Bir an için gelenekçi Müslümanların bunu takip ettiklerinden dolayı sağlıklı evlatlara sahip olduklarını farz edelim, peki dünya nüfusunun ¾’ünü oluşturan gayrimüslimlerde neden şimdiye dek bu sakat çocuklar dünyaya gelmedi veya gelmiyor?
Evet, bu gibi hurafe sözler rivayetlerde mevcuttur.
Fakat bunların tümü boş sözlerdir; zira bu sözlerden maksat, şayet salih ve mümin insanların varlığını çoğaltmak ise, peki bu tür insanlar neredeler?
Dedik ki Kur’an’da çocuğun eğitimiyle ilgili bir tek ayet yoktur. Doğru olanı da Kur’an’ın yaptığıdır. Çünkü eğitimden maksat, büyüklerin eğitilmesi olmalıdır.
Nitekim hem Nebi hem de Kur’an, insanların büyük olanlarını ahlak, iman ve insani değerler üzere eğitiyor, daha sonra da çocukların eğitimini bu büyüklere bırakıyor. Nitekim rivayetler, İmam Ali (as.)’ın çocuklarını şu şekilde eğittiğini nakletmiştir.
Demek ki şayet bir aile mütedeyyin olursa ve kendini ahlaki ve insani değerler üzerine yetiştirip geliştirirse, tabii olarak onun çocukları da o ailenin önemsediği değerler üzerine kendini yetiştirip geliştirecektir ve böylece de salih insanlar yetişmiş olacaktır.
Yani salih bir insan, baba ve annenin söz ve nasihatiyle değil, çocuklarının onları gözlemlemesiyle yetişir. Bunun için olsa gerek bir hadiste şöyle geçer:
İnsanları bizim için (sözlerinizle değil) amellerinizle davet ediniz.
Çünkü insanlar ve özellikle de çocuklar, söze değil amele/eyleme bakarlar.
Sözle eylem genelde birbirleriyle tezat oluşturur. Örneğin baba veya anne çocuğuna, "Evladım, yalan konuşma, Allah seni cezaya çarptırır" derse, öte taraftan da o baba hanımına yalan söylerse, çocuğu bunu gördüğünde, çocukta babanın o hareketi tezat oluşturur. Artık bu çocuk babasına güvenmez. Babasının nasihatlerine inanmaz. Dolayısıyla eğitim, sözle değil amelle olur.
Yani "terbiye" ile "terebbü", "eğitim" ile "eğitilme", "yetiştirme" ile "yetişme" ve "geliştirme" ile "gelişme" arasındaki bazı farkların bulunduğunu anlamamız lazım.
Birincisi; "irfanî" terbiye, "terebbü"ye dayanır. Yani babanın ve çocuğunun ufkunu genişletmeyle olur.
Diğer bir ifadeyle: "İrfanî eğitim", baba ve evladının ufkunu fethe, insanın içindeki potansiyel gücünü pratize etmeye ve güçlendirmeye dayanır.
Bu eğitim, aynen toprağın içindeki tohum tanelerinin dâhilinde sakladığı şeyi dışarı çıkarıp, sonra da ona su vererek besleyip büyütmeye benzer.
Demek ki baba ve annelerin görevi, çocukta yeni tohumlar ekmek değil, onun fıtratında bulunan insanlığa münasip ve yakışır tohumları, aynen bir çiftçi misali alıp beslemektir.
Oysaki dinî eğitimler genelde insanları baskı altına almak için kullanılır. Yani dinî terbiyeler, vaaz ve nasihatler vasıtasıyla ilk önce insanın fıtratını baskı altında tutmak için onlardan istifade edilir.
Diğer bir ifadeyle; insandaki hayırlı duygu ve fıtrî özellikler, ona yapılan fazlaca nasihatler vasıtasıyla baskı altına alınır. Dolayısıyla verilen bu fazlaca nasihatler her çocuğa ağır gelir.
Ağır gelince de çocuk ya da büyük, o nasihatlerin gereğini yerine getiremiyor ve tümünü de reddetme mecburiyetinde kalıyor. Sonunda da herhangi bir sorumluluk hissetmez oluyor.
Nasihatler fazlalaştıkça onun baskıları da fazlalaşıyor. Baskılar ise insanın iç âleminden geliyor ve kendini yetiştirmek (terebbî), bu şekilde tahakkuk buluyor. Oysaki insanın dışından gelen baskılarla terebbî (kendini yetiştirmek) tahakkuk bulamaz.
Diğer bir ifadeyle; kitaplar okumak, vaazlar dinlemek ve dışarıdan talimatlar almak ile insanda terebbî hâsıl olmaz.
İkincisi; geleneksel dinî eğitim, çocuğun fıtratını ve hayır unsurlarını baskı altında tutmasının dışında, ayrıca onu deformasyona da uğratıyor (karakterini de bozuyor.)
Yani siz çocuğa, "Şayet yalan konuşur isen veya şu işi böyle yapar isen Allah seni ateşte yakar" dediğinizde, çocukta Allah’a karşı bir bedbinlik ve teröristçe bir bakış oluşuverir.
Oysaki tüm cemal, kemal ve kutsallıklar Allah’a aittir. İnsan nezdinde Allah’tan daha mukaddes başka bir şey yoktur. İşte bu türden baskıcı bir dinî terbiye, çocukta deformasyon oluşturuveriyor.
Yani çocuğun nazarında Allah, sürekli azap eden ve yakıp yıkan bir güce dönüşüyor. Kısacası fazlaca dinî nasihatler, çocukta tenakuzların oluşmasına vesile oluyor.
Dinî eğitim verenler, bir taraftan Allah’ı onlara sevdiriyor, diğer taraftan da Allah’ın azap ve gazabından bahsedip onları O’ndan soğutuyor. Örneğin çocuk, sevdiği Allah’ın kendini yakacağını bilince buna bozulmaya başlıyor.
Bunun içindir ki ariflerin eğitiminde Allah korkusu diye bir şey yoktur ve kimseyi ateşle korkutmazlar. Zira onlara göre insanları ateş ile korkutmak hem büyüklerde hem de küçüklerde menfi tesirler bırakır.
"Oysaki çocukları dinî eğitimde Allah ve ateş ile korkutacağımıza, onu ‘ayıp’ sözcüğü ile ikaz etmemiz daha yerinde olur" iddiasında bulunurlar.
"Ayıp" sözcüğü, her ne kadar dinî ahlaktan kabul edilmese de yine de Müslüman topluluklarda var olduğunu görmekteyiz, fakat "örfî ahlaktan" olduğu muhakkaktır.
Bizler çocuklarımızı terbiye ederken, onlara Allah’ı yakan ve azap eden biri şeklinde değil de onu seven ve güzel olan biri suretinde öğretmeliyiz. Çocuk bir hata yaptığında da ona, "Bu iş sana layık değildir. Bu yaptığın ayıptır. Sen bir insansın" demeliyiz.
Batı ülkelerinde ve Japonlarda ateş ve azap diye bir şey yoktur. Onlar çocuklarını terbiye ederlerken şöyle derler:
Bu yaptığın sana yakışmıyor. Sen bir insansın, sen hayvandan daha üstünsün. Sende onur ve şeref vardır. Yalan ve aleyhte konuşmak, senin şanına yakışmaz.
Böylece Batı’da ya da Japonya’da yaşayan bir çocuk yalan konuştuğunda ya da ahlaksız bir iş yaptığında yüzü kızarmaya başlar, o yanlış hareketi ona ağır gelir. Sınavlarda hile yapmak vs. ona zorluk verir. İşte biz Müslümanların çocuk eğitimimiz de aynen böyle olmalıdır.
Tekrar asıl konumuza geri dönelim;
3 çeşit eğitim yönteminden söz açmıştık. Tabii ki Batı’da onlarca eğitim yöntemi vardır, fakat bizi ilgilendirmediği için biz onlara değinmeyeceğiz.
Biz gelenekçi Müslüman topluluğunda verilen eğitim, dinî ve kısmen de irfanî eğitimdir. Ben bunlardan bahsedeceğim.
Bu eğitim yöntemlerine ve aralarındaki farklılıklara değinmeden önce, eğitimin ne olduğunu izah etmemiz yerinde olacaktır. Yani "eğitim nedir, ondaki hedefler nelerdir ve eğitimin düşünsel alt yapıları nelerden ibarettir?" Bunları izah etmemiz gerekir.
Tabii ki tüm eğitim yöntemlerinin bir düşünsel alt yapısı ve geçmişi vardır. Çocuğa "yalan söyleme" denildiğinde, mutlaka onun düşünsel bir alt yapısı söz konusudur. Adama "öldürme" denildiği zaman, onun da bir düşünsel alt yapısı mevcuttur.
IŞİD/DAEŞ gibi teröristler insanları öldürdüklerinde, o öldürmelerin onların zihinlerinde de bir alt yapısı söz konusudur. Onlar genelde sevap kazanmak için adam öldürmekteler.
Yani herkes adam öldürmenin haram olduğunu söyler. IŞİD’den de sorulsa, onlar da suçsuz yere adam öldürmenin haram olduğunu söyler. Fakat görüyoruz ki istisnalar fazladır.
Bu istisnalar ise onların zihinlerine göre sevaptır. Buna ilim dilinde "şuur altı şeyler" denilmektedir. Aslında eğitim, zihindeki şuur altından sonra başlar. Yani insan ilk önce şuur altına göre hareket eder, sonra da aldığı eğitime göre davranır.
Diğer bir ifadeyle; eğitimin önce usulü, sonra da hedefleri vardır. Buradan hareketle diyebiliriz ki tüm eğitimciler ve tüm eğitimsel görüşler, eğitimdeki hedefleri nazara almalı ve insanlara bu eğitimi niçin verdiklerine dikkat etmeliler.
Örneğin mücahit bir insan mı yetiştirmek istiyor, dindar birini mi eğitmeyi diliyor ve yine bu eğitimi ona vermekle onun cenneti kazanmasını mı arzu ediyor, bunları göze alarak o insana eğitim vermeliler.
Batılılarda cennet ve cehennem inancı olmadığı için, onların eğitimdeki amaçları "normal insan" yetiştirmektir. Yani insanı toplumsallaştırmaktır. Çünkü onlar gayb âlemine iman etmezler. Bundan dolayı eğitimdeki hedefleri, insanı çevresiyle iyi ilişkiler kuran ve diyalog sağlayan biri olarak yetiştirmektir.
Batılılarda pozitif/ilmî eğitim varken, bizlerdeki "dinî" eğitimdir. Bundaki hedefimiz de "saadeteyni" elde edecek dindar insan yetiştirmektir. Yani hem dünya saadetini hem de ahiret saadetini (cenneti kazanan ve cehennem ateşinden kurtulan insanı) var etmektir.
Bizdeki hedef budur. Dolayısıyla hedef, vesileler üzerinde etki bırakır. Bundan dolayı eğitimci olan birisi, insanı eğitmeden önce o insanın hedefinin ne olduğunu da teşhis etmesi gerekir.
Demek ki dinî eğitimdeki hedef, cenneti kazanan insan yetiştirmektir. Pozitif/ilmî eğitimdeki hedef ise çevresiyle uyum sağlayan tipteki insanları var etmektir.
İsviçre’deki bir kadının, şayet kocasının dışında başka erkek arkadaşları yoksa onu normal biri olarak karşılamazlar. Kocası da öyle, onun da eşinin dışında kadınlardan arkadaşları olmalıdır. Aksi takdirde "arkadaşları olmayan kadın ve kocanın bir psikoloğa gözükmesi gerekir."
Maalesef bu tiplerin o ülkedeki oranı yüzde 80 civarlarındadır, çünkü kültürleri budur.
Bizdeki hicaba bürünme meselesi de bunun tam tersidir. Bizim kültürümüzde hicaplı kadının birazcık başı açılsa ve saçları gözükse, halkımız onu hoş karşılamaz. Fakat onların kültüründe bir kadının gidip deniz sahilinde yarı çıplak bir şekilde dolaşması normal karşılanır.
Biz diyoruz ki kadın, ne Batı’daki gibi hayvanca özgür olmalı ve ne de Müslüman topluluklardaki gibi toplumsal varlık olma boyutundan bütünüyle yoksun bırakılmalıdır. Bu ikisinin ortasında yer almalıdır.
Yine diyoruz ki bir kadın, ne Batı’daki gibi "kendine güven" adı altında tek başına deniz sahillerinde yarı çıplak bir vaziyette dolaşmalı ve ne de kimi Müslüman topluluklardaki gibi "insani değerleri kaybedebilir bahanesiyle evine hapsedilmelidir."
Evet, kadın örtünsün, çünkü bizim toplumda "örtünme", kadının dişiliğini korumak için değil, kişiliğini koruması içindir; yani "örtünme" onun İslami kimliğidir. Toplum bu kimlik üzerinden onun dindar, izzetli, şerefli ve iffetli biri olduğunu kabul etmektedir.
Fakat örtünme baskıyla olmamalı ve kadın evine hapsedilip tümüyle toplumsal bir varlık olmaktan da uzaklaştırılmamalıdır. Şayet böyle olursa bu bir hatadır. Böyle düşünen bir toplumda, modern ve laik bir kadın da toplumsal baskı altında kaldığı için üzerine çarşaf alma mecburiyetinde kalmaktadır.
Ama biz, bir kadın Allah’tan korksun diye değil, toplumsal saygıyı yitirmesin düşüncesiyle bizim gibi topluluklarda kadının örtünmesinden yanayız. Çünkü topluma saygı duyuyoruz.
Şayet kadın içerisinde yaşadığı topluma saygı duymaz ise, bu sefer de şahsiyeti tehdide maruz kalacaktır. Kadının şahsiyeti ise çok çok önemlidir.
Gelenekçi Müslüman topluluklar genel itibariyle kadına gerçek kişiliği üzerinden değil, zahiri ve dış görünüşü üzerinden bakmaktalar. Yani kadının örtüsüne, erkeklere selam vermemesine, sert davranmasına bakıyorlar. Maalesef bunlar, bizim toplumumuzun gerçekleridir.
İşte irfanî eğitimin önemi burada ortaya çıkıyor. Çünkü irfanî eğitimin hedefi "salih insan" yetiştirmektir. Salih insan, ariflere göre "hayrı seven, iyilikten yana olan ve insani değerlere önem verendir."
Arifler, insanların bu dünyada böyle olmasını isterler. Şayet öteki âlem varsa ve orada da cennet mevcutsa, cennete girecekler de zaten bu durumdaki insanlar olacaklardır.
Bundan olsa gerek irfanî eğitimde cennete pek de vurgu yoktur. En fazla vurgu, bu dünyada salih insan yetiştirmeye dairdir. İşte buradan, hedefin eğitime ne kadar da tesir ettiği ortaya çıkıyor.
Hedefin düşünsel alt yapıları
Burada kısaca her hedefin düşünsel alt yapılarından ya da şuur altı düşüncelerden veya Kant’ın dediği gibi "eğitimdeki ilkeler"den söz edeceğiz.
Diğer bir ifadeyle; her eğitimin kaideleri, kaynakları ve alt yapıları vardır. Ele almış olduğumuz dinî, pozitif/ilmî ve irfanî eğitim yöntemlerinin her birinin de alt yapıları vardır.
Bu alt yapılardan bazısı, bu yöntemlerin her üçünün de müşterek oldukları alt yapıdır. Bazıları ise onların her birinin kendine has alt yapısıdır.
Onların müşterek oldukları düşünsel alt yapılarını şöyle sıralamak mümkündür:
• Birincisi: "Özgürlük"tür. Yani her 3 eğitim yöntemince "insan", özgür bir varlık olarak kabul edilir. Şayet insan özgür olmaz ise, onu eğitmenin hiçbir faydası olmadığı gibi onun herhangi bir anlamı da bulunmaz.
Şayet insan özgür değil de cebrî bir varlık olursa, onu eğitmek hakiki değil de mecazi olur. Yani onun eğitimi de aynen bitki ve hayvanların eğitimi gibi oluverir.
Bilindiği üzere bunların eğitimi insanların eğitiminden farklıdır. Hayvanlardaki eğitim "nümüvv" (büyütme, çoğaltma, artırma) eğitimidir. Nümüvv; insanın cisminde ya da balıklardaki mecazi eğitimdir. Fakat insanın eğitiminden kasıt, nümüvv değil, "rüşt" (anlayış, bilinç, şuur, feraset, akıl ve idrak)tir.
Rüşt; insanda var olan "bil kuvve/potansiyel gücü", "bil fiile/eyleme" dönüştürmektir. Örneğin insanın fıtratında "ilim", "şecaat", "adalet", "keramet", "merhamet" vs. vardır. Bunların tümü de insanın fıtratında mevcuttur. Bunları, yani insandaki kabiliyeti ortaya koymanın ve eyleme dönüştürmenin diğer bir adı da "rüşt"tür.
İnsan, yaşamı boyunca fıtratında var olan bu hayır unsurlarını fiiliyata geçirmelidir. Örneğin insanda öğrenme kabiliyeti vardır. Bu kabiliyetini fiile dökmek için okula gidip okuması gerekir.
Zira onda salih kul olma temayülü vardır. Onu terbiye ve terebbî ile ortaya çıkarmalıdır. İşte bunları yapıp yapmada özgürdür ve bundaki var olan bu özgürlüğü, söz konusu bu 3 eğitim yönteminin her biri kabul etmiştir.
• İkincisi: "İnsanın değişime yatkın bir varlık oluşudur."
Şayet insan denilen bu varlık değişim ve dönüşüme yatkın bir varlık olmasaydı, onu eğitmenin hiçbir faydası olmazdı. Örneğin evlat, değişim kabiliyetine sahip olduğu içindir ki babası ona nasihat etmekte ve öğretmeni ona ders vermektedir.
• Üçüncüsü: "İnsanın onurlu ve izzetli bir varlık oluşudur."
İnsanın bu onur ve izzeti, onun zatından kaynaklanır.
Her 3 eğitim sistemi insanın onur ve izzet sahibi olduğunu kabul etmekle birlikte, aralarında kısmî birtakım farklılıklar da söz konusudur.
Örneğin dinî eğitim yönteminde, insanın "keramet/onur" ve "izzet"inin yalnızca din ve imandan kaynaklandığı öne sürülür ve insanın zati kerameti kabul edilmez. Fakat irfanî ve pozitif/ilmî eğitim yöntemi açısından insan, zatî keramete de sahiptir.
Bu 3 eğitim yönteminin aralarındaki müşterek düşünsel alt yapıyı açıkladıktan sonra, şimdi de bu 3 yöntemin biz ve çocuklarımız üzerindeki tesirlerini kısaca sıralayacağız.
Yani bu 3 eğitim yönteminden birine sahip olduğumuzda, bakalım bizim varlık ve yaratılışa bakışımızda nasıl bir etki bırakıyor? Aldığımız bu eğitim ile hayata, insana ve varlık âlemine dair nasıl bir bakış açısına sahip oluyoruz?
Eğitim yöntemlerinin varlığa bakıştaki etkileri
A- Geleneksel "dinî eğitim" yönteminin bizlerde oluşturduğu varlık tasavvuru şöyledir:
Bu tasavvura göre, biz insanları yaratan Allah’tır ve bizler O’nun kullarıyız. İlahi şeriatın gösterdiği yolda yürüyüp cennete varmalıyız.
İşte dinî eğitimin dindarlarda oluşturduğu tasavvurun özeti budur. Tüm din adamları, çocuk ve halkları böyle bir tasavvur üzerinden eğitmekteler.
Bu türden eğitimde şöyle bir sorun vardır:
Bu şekildeki bir tasavvur, eğitimi bozmaktadır. Yani insanda asıl olan şey, özgürlüktür ve özgürlüğünü kendisinin seçmesidir.
Diğer bir ifadeyle, bir başkasının insana daracık bir yol seçme hakkı yoktur. Ve yine hiç kimsenin başka biri için "düşünmeyip yalnızca kulluk edeceği" bir çizgi tayin etmeye ve ona "senin yolun budur, sen bir kulsun, seni Allah yaratmıştır, senin malikin O’dur. Hatta malının dahi maliki Allah’tır. Malın ve mülkün dahi senin yetki alanında değildir" deme hakkına sahip olmamalıdır.
Böyle bir görüş, insanı kulluğa dönüştüren bir görüştür. Bu türden görüşler insanı bozuyor. İnsan özgür olduğunu tasavvur ediyor ama "biraz bu taraftan, azıcık da öte taraftan yürü; buradan yürürsen ateş vardır, şuradan yürürsen ateşe düşersin, yalnızca şu çizgi üzerinden yürümelisin" denildiğinde, bu türden teklifler insanın özgürlüğünü elinden alıyor. Ayrıca insanın aklını da donduruyor.
Bunlardan daha tehlikelisi ise bir tek kurtuluş yolunun, onun önüne konulan o yol olduğuna onun inanıyor olmasıdır. Bu sefer de o kimse, kendi tasavvuruna göre o yola aykırı hareket eden herkesin ateşte olduğunu düşünüyor.
Bunların sonucu olarak da "Kim benim gibi inanmıyor ya da düşünmüyorsa, onun yeri ateştir" diye kesin bir inanca sahip oluyor.
Şayet bir Şii, Sünni’nin; ya da bir Sünni, Şii’nin veya bir Müslüman, Hristiyan ve Yahudi’nin cehennemde olduğunu tasavvur eder ise; hatta bir Şii, kendi gibi düşünmeyen bir Şii’nin veya bir Sünni, kendi gibi inanmayan bir Sünni’nin cehennemlik olduğunu düşünür ise, böyle bir durumda insanlar arasında sevginin oluşması asla mümkün olmuyor.
Yani onlar arasında sevgi esaslı bir irtibatın tahakkuk bulması bir tür imkânsız oluyor. Bu da nifakın belirtisi ve iki yüzlülüğün göstergesidir. Kısacası bir başkasına karşı yapılan davranışta iki yüzlü olmaktır.
İşte dindar insanların sıfatı budur. Çünkü karşısındakinin cehennemde olacağını biliyor ve bu bilgi, bir inanç şeklinde onun zihnini etkisi altına alıyor. Zira sürekli bir şekilde din adamları onun zihnine "bu yol kurtuluş yoludur, bu yolun dışında kalanlar da sapıklık içerisindeler" diye bir inanç tohumu ekmekteler.
Bir Şii, Sünni’yi gördüğünde ya da tam tersi bir Sünni, Şii biriyle karşılaştığında, onun çok iyi bir insan olduğuna inansa dahi kalben onu sevemez. Çünkü onun tasavvurundaki İslam ve Kur’an’a göre artık o batıl üzeredir ve Kur’an ona şunu demektedir:
Allah’a ve ahiret gününe iman eden bir topluluğun, babaları, oğulları, kardeşleri veya kabileleri olsa dahi Allah’a ve peygamberine düşmanlık edenleri sevdiğini göremezsiniz. Allah, onların kalplerine imanı yazmış ve kendi katından bir ruh ile onları desteklemiştir. (Mücadele: 22)
Yani bir Şii ya da Sünni, birbirlerine karşı yağcılık yaparak ya da riyakâr davranarak güzel sözler söylerler, fakat kalben karşısındaki kendinden olmayanı sevmezler. Bu da insanlardaki nifak ve ikiyüzlülüğü geliştiriyor. İşte esas suç da budur.
İnternet ortamında ve sosyal medyanın yaygın olduğu bu dönemde, insanları tek bir itikat çatısı altında toplamak ve bir daire içerisinde tutmak mümkün değildir.
Ve yine insanları tek bir fikirle sınırlamak da mümkün değildir. Dolayısıyla bizler, diğerlerinin haklılığına da itirafta bulunmak mecburiyetindeyiz. Diğerlerinin itikadına da saygı göstermeye mecburuz. Yani herkes cennete giderse ne olabilir ki? Cenneti sen neden yalnızca kendine has kılasın ki?
İrfanî eğitim yöntemi der ki hayır, senin gibi düşünüp inanmayanlar da hak üzeredirler. Yani şayet insan salih ise, başkasına zulmü yoksa, o takdirde onun nasıl inanıp amel ettiği önemli değil, o da hak üzeredir.
Nitekim Kur’an, "Ancak Allah’a temiz bir kalple gelen kimse müstesna" (Şuara: 89) der. Demek ki Kur’an açısından önemli olan temiz kalptir.
Yine Kur’an, "Kuşkusuz, ‘Rabbimiz Allah’tır’ deyip, sonra sebat gösterenlere" (Fussilet: 30) der.
Yani Kur’an’a göre "yalnızca Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra da bu istikamet üzere yürüyüp, vicdanında Allah’ı görmek önemlidir."
Bakacağız ki acaba Allah yaptığımızdan razı mıdır?
Kısacası Kur’an açısından bizler, sürekli değişen şeriatın hükümlerine değil, sürekli Allah’a (vicdana) bakmalıyız.
Dinî eğitimde diğer bir sorun daha vardır ve o da şudur:
Şeriatın hükümleri birbirleriyle zıttır. Birbirlerini tekzip ediyor. Dolayısıyla birbirlerini tekzip eden zıt hükümler, insanları da içinden birbiriyle zıtlaştırıp zıt bir durumun ortaya çıkmasına vesile oluyorlar.
Buna sosyoloji ilminde "Habitus" derler.
"Habitus"; bireyin davranışlarına yön veren toplumsal yaşamın renkleri demektir.
Şer’i hükümlerin tezat oluşturduğu hükümlerden bir örnek vermek gerekir ise şunu söyleyebiliriz:
Örneğin kimi rivayetler mal ve mülkü yermekte, kimileri ise övmektedir.
Mal ve mülkü yeren rivayetlere göre zengin olmak bir kusurdur. Öven rivayetler açısından da fakir olmak bir kusurdur.
Örneğin kimi rivayetler "fakirlik, salihlerin şiarıdır", "Fakirlik benim iftiharımdır", "Fakirlik enbiyanın şiarıdır" der.
Kimi rivayetler de peygamberin şöyle dediğini aktarır:
Yoksulluk bir insan suretinde gözükseydi şayet, ben onu öldürürdüm.
Denilmez mi ki ey elçi; "Yoksulluk sizin iftihar ettiğiniz bir şey ise, niçin onu öldürüyorsunuz ki?"
İşte bu rivayetlere bakınca dindar insanlar şaşırıp kalıyor. Kur’an da bu tür zenginlerden "mütref" (varlık içerisinde sefahate dalmış kimseler) diye bahseder.
Diğer birtakım ayetler de maldan "hayır" diye bahseder.
Örneğin şu ayet:
Birinize ölüm geldiği zaman, kendinden sonraya hayır (mal) bırakıyorsa... (Bakara: 180)
Diğer birtakım ayetler de "malı" yeriyor.
Örneğin şu ayet:
Ve biliniz ki mallarınız ve çocuklarınız sizin için birer fitnedir. (Enfal: 28)
Yani şayet dinî naslar bizlere eğitim için fırsat tanırsa, bizler tezatlar içerisinde kalır ve ne yapacağımızı bilemez oluruz.
Örneğin bir müçtehide başvurup bir şey soruyoruz. Onun verdiği cevabın tam tersini başka bir müçtehit söylüyor.
Demek ki vicdan yolu dışında sahih ve salim bir yola kavuşmak mümkün olmuyor. Yani ne yapacağınızı vicdan size söylüyor.
Bununla ilgili ariflerde şöyle güzel bir söz vardır, derler ki:
Bir konu hakkında çıkmaza girdiğinde, onun fetvasını kalbinden sor.
Yani o konu hususunda ona buna gitmene ve naslara başvurmana gerek yoktur.
O konunun fetvasını kalbinden/vicdanından al.
Örneğin eşin ile bir sorunun mu oldu, onu vicdanına sor. Vicdanın sana "git ona selam ver, işi öyle hallet" der.
Malın varsa ve malı seviyorsan, vicdanın sana bunun hiçbir sakıncası yoktur der. Fakat o malın ile şer olan işlere hizmet etme, malı hedef edinme; çünkü o takdirde tüm hedefin madde olur.
### B- Pozitif/ilmî eğitim yönteminin insanlarda oluşturduğu varlık tasavvuru, hep maddidir
Aslında maddi tasavvur ile varlığa bakmak Batılılara has bir bakış açısıdır. Yani Batılılar sürekli varlığa pozitif/ilmî açıdan bakarlar.
Batı’nın pozitif eğitim yöntemlerinin eksikliklerinden birisi, mala tapmaktır. Onların nezdinde milyarder biri, Cumhurbaşkanından daha saygındır. Ve yine onların nezdinde yoksul bir insanın hiçbir değeri yoktur. Bu da Batı kültürünün eksikliklerinden biridir.
C- İrfanî eğitim yönteminin bizlerde oluşturduğu varlığa bakış tasavvuru ise şöyledir:
İrfanî eğitim yöntemine göre varlık tasavvuru insanlık üzerine kuruludur ve onlar açısından insanlıktan daha değerli bir şey yoktur. Ve yine insanın yalnızca insanlığına saygı duyulur. Ne mala ne dindarlığa ne makama ve ne de şahsiyete, insani değerler kadar saygı duyulmaz. Kısacası kişi, insan olduğu için saygındır, zatî keramet ve izzeti olduğundan değerlidir. İnsanın karşıdakine dış unvanlarından dolayı saygı göstermesi ise doğru değildir.
Arifler açısından zata bakmak çok önemlidir. İnsanda asıl olan vicdanına dönmesi ve vicdanlı olmasıdır. İşte kemalata ulaşmak için ilk sırada olan budur ve bu, en yüce bir derecedir. Yani insan vicdanına dönmeli ve vicdanının gösterdiği istikamette yürümelidir.
Arifler açısından, "Rabbimiz Allah’tır deyip, sonra yolunu düzeltenler" (Fussilet: 30) ayetindeki "Rab", insanın "şahsi vicdanıdır."
İnsanın kalbindeki bu Rab, o şahsın sesini "vicdanının vasıtasıyla duyuyor" ve onu doğru yola sevk ediyordur.
Bu takdirde o gibi bir vicdanda tezat bulunmaz ve dış görünüşe büyük saygı gösterilmez. İşte ariflerin sireti budur.
Bu anlayış yalnızca Müslüman ariflere has değildir, tüm dünya arifleri böyledir. Kısacası ariflerin siretinde tenakuz yoktur. Sürekli muhabbet ve rahmet vardır.
Arifler din, mezhep, şekilcilik ve dış görünüşleri tümüyle aşmış; şeriat, tarikat ve hakikat gibi bu 3 dereceyi geçmişlerdir. Eğitim hususunda ise bu 3 değere riayet ederler.
Buraya kadar 3 eğitim yöntemindeki farklı bakışların ilki olan "varlık âlemine bakışları" izah etmiş bulunduk. Şimdi de eğitimin insana bakışını ele alıp inceleyeceğiz.
Eğitim yöntemlerinin insana bakıştaki etkileri
Batılı seküler eğitim yöntemi hariç, diğer eğitim yöntemleri insanın beden ve ruhtan müteşekkil olduğunu söylerler.
Diğer bir ifadeyle, böyle bir bakış hem "dindarlar"da mevcuttur hem de "vicdancılar"da. Fakat Batılılarda insanın 2 şeyden müteşekkil olduğu kabul edilmez.
Batılılara göre insan tek bir yapıdan müteşekkildir ve o da bedendir. Bedenin "arzuları", "güçleri" ve "imkânları" vardır ve onlara göre nefis denilen şey de bunlardır.
Yani Batılıların inancında "ruh/nefis bedenden ayrıldıktan sonra beden ölüyor" diye bir şey yoktur. Daha açıkçası Batılı psikologlar, Müslümanlar gibi nefsi bedenden ayrı bir varlık olarak kabul etmiyorlar. Onlar, bizlerin nefis hakkındaki tasavvurlarımız gibi bir tasavvura sahip değiller.
Batılıların algısındaki nefis, "düşünce", "arzuların gücü" veya "akledip akledememek" anlamındadır.
Onlar, bizim tasavvurumuzdaki gibi ruhun bedenden ayrı bir varlık olduğunu kabullenmezler.
Fakat bizim dindarlarımız ile arifler, insanın beden ve ruh gibi 2 varlıktan müteşekkil olduğunu kabul ederler.
Gelenekçi dindarlar ile ariflerin bu konudaki farklı görüşleri şudur:
Dindarlar ruh ile bedenin birbirine zıt şeyler olduklarını ve birbiriyle barışık olmadıklarını söylerler. Arifler ise ruh ile bedenin birbirleriyle barışık 2 şey olduklarını dillendirir ve beden neyi arzularsa ona karşı konulmaması gerektiğini ifade ederler.
Ariflere göre "bedenin arzularını doyurmak birinci sırada yer alır, çünkü onlara göre bedenin arzuları yerine getirilmez ise insanın maneviyata/tekâmüle ulaşması mümkün olamaz."
Şayet bir insanın ekmeğe ya da emniyete ihtiyacı varsa ve bunu da temin etmezse, onun maneviyata ulaşması gerçekleşmez.
Şayet bir insanda birçok acı ve ağrı var ise, ona ne kadar güzel sözler söylenirse söylensin, o yalnızca kendindeki o acı ve ağrıları düşünmekle meşgul olur. Çünkü en önemli şey, önceliği olan şeydir. Mal ve dünya sevgisi de bunlardandır.
Kısacası arifler, "bizler öncelikli ihtiyaçlarımızı görmezlikten gelemeyiz" derler.
Yani onlar der ki, önce bedeni doyur ki sonrasında maneviyata ulaşmış olasın. Beden ile ilgili ihtiyaçları giderip onu doyurmaz isen, maneviyat ve iman aşamasına ulaşamazsın. Evet, iman yüce bir değerdir ama bu değer, bedenin ihtiyaçlarını giderdikten sonra oluşur.
Örneğin genç bir insanın zihni sürekli cinsel arzularla meşgul olur. Öyle birine "cehennem", "cennet", "azap" ve "ahiret"ten söz etmek fayda vermez. Çünkü ondaki bu ihtiyaçlar, senin davetinin zıddına çalışıyordur.
Bundan dolayı ilk önce o bedeni doyurmak lazım. Doyurmaz isen, o genç haramı aramayı sürdürür ve sonunda da dinden çıkar. Ona her ne kadar "harama düşer isen Allah seni ateşe sokacaktır" desen de fayda vermez.
Arifler açısından tövbe etmek ya da Ehl-i Beyt’ten şefaat dilemek vs. gibi düşünceler uyuşturucu madde gibidirler. Bu türden söz ve düşünceler, dindar insanları haram işlemeye alıştırır. Ayrıca bu gibi sözler, dindar insanlardan münafık çıkarır.
Örneğin bir toplum içerisinde faraza sakalı olmayana saygı gösterilmeyip, sakalı olana saygı gösteriliyorsa, adam saygı görmek için ister istemez sakal koyacaktır. Nitekim birtakım insanlar bunu böyle yapmaktalar.
Kısacası imanî konular aynen bir bulmaca gibidir ve ilmî konular gibi kesin değildir. Şayet imanî konular da ilmî konular gibi kesin olsaydı, onun bir tadı ve anlamı kalmazdı. Cazibiyeti ve letafeti yok olurdu.
Örneğin ilmî konularda 1+1=2 eder. Bu hem doğru hem de kesindir. Fakat bunun bir letafeti yoktur. Ama gidip bir resim tablosunu gördüğümüzde ve onu çizen ressamın o resimde birtakım sır ve gizemlerinin bulunduğunu fark ettiğimizde, onun üzerinde uzunca bir zaman derinlemesine düşünmeye başlıyoruz.
Evet, resim tablosu, şiir, müzik, sanat ve tüm fennî ve bilimsel işlerde sır ve muammalar vardır. Yani var olan her şeyde hem zahir hem de batın söz konusudur. Şayet her şey yalnızca zahirden (dış görünüşten) ibaret olsaydı, onda bir letafet kalmazdı.
Özetlemeli olursak arifler, insandaki maneviyat ve batınî şeylere önem atfederler. İnsanın inancında da özgür olması gerektiğini savunurlar ve önüne konulan inanca bağlı kalmasını, onu tasdik edip uygulamasını değil; kendi tercihiyle inancını seçip isterse onu tatbik etmesini savunurlar.
Örneğin okullarda çocuklara içecek olarak 3 şey önerirler: su, süt ya da meyve suyu. Çocuğun önüne bir tek şey koyup onu içmeye icbar etmezler. O 3 şeyden birini seçme özgürlüğünü çocuğa bırakırlar.
Çocuk büyüdüğünde de ona seçme özgürlüğü verilmelidir. Evlenme ya da meslek edinmede de seçme özgürlüğü verilmelidir. İdeoloji ve inanç seçiminde de onun seçme özgürlük hakkı olmalıdır.
Çocuğun bir şeyi seçmesi, onun sorumluluğunu üstlenmesidir. Sorumluluk üstlenmek ise insanlığın göstergesidir. Şayet seçimi kendi yapmaz ise onun sorumluluğunu da kabul etmez. O takdirde insanlığın gereği olan şeylerde de sorumluluğunu ifa edemez. Yani onun insanlığı eksik olur.
Hâsılı dindarların hatası "insanlara inanç yüklemeleridir." Yani insanlara inanç yüklemekle onların özgürlüklerini ellerinden alıyorlar, dolayısıyla da insanın yaşamında başarısız olmasına vesile oluyorlar.
Çocuğunu dindar yaptığında dahi, çocuk için onu dindar yapmıyor; halka "benim çocuğum dindardır" demek için, yani kendi nefsi için onu dindar yapıyorlar. Çünkü oğlu ya da kızı şayet dindar yetişmez ise onun için ayıp olur. Kendisinin halk içerisinde suçlanmasından korkuyor.
Fakat Batı eğitiminde çocuğa seçme özgürlüğü veriliyor. Çocuk da istediği meslek, ideoloji ve inancı seçebiliyor. Bundan dolayı da onlar, bizimkilerden önde oluyor.
Eğitim yöntemlerinin dünya ve ahirete bakıştaki etkileri
Dünya ve ahiret inancı, dindar ve ariflerde vardır, fakat Batılılarda söz konusu değildir.
Dindarlara göre ahiret dünya ötesindedir ve ruhların orada yer almasıyladır. Fakat ariflere göre ahiret de bu dünyadadır. Yani beden zahir ve ruh (maneviyat) ise ahirettir.
Ariflere göre ahiret inancı dindarlarda hurafeler ile süslenmiştir. Şefaat meselesi, parmağa akik yüzük takmak ve namazdaki kunut dualarında o yüzüğü çevirip yüzüne bakarak dua etmek, imamların türbelerine ziyarete gitmek vb. gibi birtakım meseleler hurafelerden başka bir şey değillerdir.
Bu türden işler, insanın aklını donlaştırıp vehim ve duygularıyla hareket etmesine vesile olan şeylerdir.
Ariflere göre dindarlar, dünyalarını ahiretleri için terk eden kimselerdir. Ariflerce, nasıl ki beden ile ruh arasında bir tezat söz konusu değilse, aynı şekilde dünya ile ahiret arasında da herhangi bir tezat ve farklılık söz konusu değildir.
Arifler, dünya ile ahiret arasında bir sulhun bulunduğunu, ölümden sonra ahiretin olmadığını ve ahiretin de bu dünyada olduğunu söylerler. Yine ahiretten muradın maneviyat olduğunu ve şayet insan iyi birisi ise iyilik gibi şeylerin göz ile görülecek şeyler olmadığını öne sürerler.
Allah’a yakınlaşmanın ve Allah’ta fena olmanın (fena fillah) da hayırda fena olmak olduğunu iddia ederler. Yani onlara göre Allah’ta fena olmak, insanlıkta fena olmaktır. İşte insanın ahireti budur.
Arifler açısından şerir insanın da ahireti dünyadadır. Yani o da dünyada azap görür.
Ve cehennem kâfirleri kuşatmıştır. (Ankebut: 54)
Arifler der ki, bu ayet mucibince dünyada cehennem onları (kâfirleri) kuşatmıştır. Fakat bunu görmüyorlar.
Fakat dindarlar cennet ile cehennemin öldükten sonra bulunduğunu söylerler. Ariflere göre bunların öldükten sonra bulunduğunu kabul etmek gerçekten insanı bozuyor.
Yani onlar açısından IŞİD gibi teröristlerin cennet inancının bulunmaması daha iyi olur. Çünkü bunlar yüzlerce insanı öldürüp resule takdim ediyorlar. Bunun mukabilinde de cenneti istiyorlar. Dolayısıyla ariflere göre gerçekte bunları (IŞİD) terörist yapan şey cennete olan inançlarıdır.
Yine arifler şöyle derler:
Bizler ölümden sonra Allah’a lika etmek için O’na ibadet etmiyoruz. Bu doğru değildir. Mümin olan için yalnızca ‘amel’ gereklidir.
Zira Kur’an:
"Onlar (huşu duyanlar), Rablerine kavuşacaklarını zannederler (umarlar)" (Bakara: 46) diyor.
Ariflere göre ayette "zannediyorlar" diye buyurulmuştur, "yakin ediyorlar" diye buyurulmamıştır.
(İmam Ali’ye göre ayetteki "zan"dan kasıt "yakin"dir.)
Arifler şu iddiayı da ortaya atıyorlar:
Kur’an niçin ‘zannediyorlar’ diyor? Çünkü insanların yüzde 99’u ölümden sonra yok olacaklarını düşünüyorlar. Yani milyarlarca insanın; ‘Ya Rab. Bana huri ver, cennet ver, köşk ver’ dediklerinde Allah’ın da ‘buyurun alın’ diye vereceğine inanmıyorlar. Diğer bir ifadeyle, kendilerinin Allah, Allah’ın da kendi hizmetçileri olacağını kabul etmiyorlar.
Fakat arifler şunu da derler:
Biz amelimizi yapacağız. Bunu da cehennem korkusu ya da cennet tamahı için değil, Allah’ı sevdiğimiz için ve O’nu ibadete layık bulduğumuz için yapacağız.
Ariflere göre cennete inanmak meselesi insanı bozduğu gibi, cehennemden korkmak da insanı bozar.
Dindarlar "korku ile ümit arasında yaşayacaksın" derler ve bunun insanı mutedil (vasat insan) yapacağını iddia ederler.
Bizce dindarların bu sözleri doğru değildir ve bir vehimden/hayalden ibarettir. Ayrıca korku mekruhtur (sevilmeyen şeydir). Biz yalnızca amele iman ederiz. İnsanı insan yapan korku değil ameldir.
Yani hastalık, yoksulluk, ölüm, cehennem, emniyet, devlet, baba, Allah vs. gibi şeylerden hep korktuğumuz takdirde, peki bu korkular içerisinde insan "salih insan" olabilir mi?
Din adamları durmadan Müslümanları korkutmuşlar, akıllarını dondurmuşlar, insani duygularını çalışmaz hâle getirmişler, insanın tüm güzelliklerini yok etmişler, "Allah’tan, sıratı geçmekten, kıl gibi ince, kılıç gibi keskin olan köprü üzerinde yürümekten kork" demişlerdir.
Peki bu korkuların sonu nereye varacaktır?
Sözlerimin sonunda şunu da arz edeyim ki "tasavvuf", irfanın ameli boyutudur. İrfan ise tasavvufun nazari boyutudur. Yani bir konuya düşünsel olarak bakıldığında ona "irfan" ya da "nazari irfan" derler. Bu konuya amel edildiğinde ise ona "tasavvuf" ya da "ameli irfan" derler.
Arifler, bir konuya düşünsel bakmayı doğru bulmazlar. Çünkü onlar düşünceyi sevmezler ve derler ki:
Düşünmenin fazlası (fazla öğreti) insanın duyguları üzerinde baskı oluşturur ve adamı ‘insani bilgilere karşı taşlaştırır.’
Bundan olsa gerek insanlara "asla kitap okumayınız, çünkü kitap okumak kalbi taşlaştırır ve o bilgiler insandaki duyguları yok eder" derler.
Nitekim Kur’an’daki şu ayetler de buna şöyle işaret etmiştir:
"Kim Allah’a karşı takvalı olursa, Allah ona bir çıkış yolu sağlar" (Talak: 2)
"Eğer takvalı olursanız (Allah) size hakkı batıldan ayırt etme gücü verir" (Enfal: 29)
"Takva"; insanın vicdanı doğrultusunda hareket etmesidir. Şayet bir insan vicdanı doğrultusunda gider ise, Allah onun için yaşamında bir çıkış yolu karar kılar. İnsan okumak ya da mütalaa etmekle bunu elde edemez.
Bu durum yalnızca Müslümanlara has değildir, tüm milletlerdeki ihlaslı ve takvalı insanlarda vardır.
Her vicdanıyla hareket eden ve Allah diyen de bu vardır. Ve yine tüm insani değerler üzerinden hareket edenlerde bu mevcuttur. Bu türden insanlara Araplarda "İbn-i Cevadi", Japonlarda "Somorain", Fransızlarda "Şovelya", Fasih Arapçada "Feta-Fütüvvet", Batılılarda "Donkişot", Türklerde "Er" ve Farslarda da "Mert" derler.
Bu türden insanlar "şerefli", "yiğit", "asil" ve "soylu" insanlardırlar. Bunlar namaz kılıp oruç tutmasalar dahi şerafet, izzet, insanlık ve soyluluklarından asla taviz vermezler.
Bu tipler darda kalanların yardımına yetişir, nerede bir sıkıntı varsa oraya koşarlar. Yani bunlar, insani hislerle davranan insanlardır.
Arifler de böyledirler. Yani söz ehli değil, eylem insanlarıdırlar. Vicdanlı insanlar da böyledir. Bunlar insandırlar ve Allah’ın dilediği insan olmak için çaba harcarlar.
Arifler, bir insanın şahsiyetini onun şahsından daha çok önemserler. Örneğin bir kadının hicabına değil, onun kişiliğine bakarlar.
Şayet bir toplumun kültüründe onun hicapsız olması şahsiyetine darbe indirirse, hicabı da önemserler; şayet darbe indirmiyorsa hicabı önemsemezler. Açıkçası arifler tümüyle özgürlükten yanadırlar. Bundan dolayı da akletmeyi çok önemserler.
Bizler için en büyük tehlike, örfün şeriat (kanun) yapmasıdır. Yani bir kural çıkarıp onun Allah’tan olduğunu söylemesidir. Bizlerin böyle bir durumda yapmamız gereken şey, o kuralın Allah’tan değil de örften (toplumdan) olduğunu ve bu kuralın bağlayıcı olmadığını insanlara izah etmektir. Yani örfte var olan her kural Allah’tan değildir.
Şayet örfte hicap varsa, o hicap kabul edilir. Şayet Batılıların örfünde hicap yoksa, o da kabul edilir. İlla örtü Allah’tandır deyip onları baskı altına almak ilahi emir değildir. Önemli olan Allah’ın kadına verdiği "iffet"tir.
Şayet kadının örtüsü var, iffeti yoksa bu tehlikelidir. Ya da iffeti var, hicabı yoksa bu da iyidir. Şayet her ikisi de varsa bu daha da iyidir ve en güzel olanıdır. Önemli olan kadının Allah ile ilişkisini koparmamasıdır. Kadının şahsiyetini eksiltecek teşhir ve davranışlardan uzak durmasıdır.
Batıda ve özellikle de siyasi makamlarda bulunan kadınlar, bakıyorsunuz ki kadınlık kişiliğini korumak için her ne kadar başları açık olsa da göğüs, kol ve bacakları büyük ölçüde kapalıdır.
Vücutlarıyla erkekleri tahrik edecek davranışlardan uzaktırlar. Çünkü onlar da hem bilgili hem de vicdanlarının sesine kulak veriyorlar. Ayrıca fıtratlarına yerleştirilen vicdani seslerine kulak vererek böyle davranıyorlar.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish