Devleti kimler yönetir?

Hasan Kanaatlı Independent Türkçe için yazdı

Fârâbî'ye göre bir devleti ayakta tutan, gücü değil; adaleti, merhameti ve erdemi esas alan yöneticilerdir / İllustrasyon: Colagene Clinique Creative

Yöneticilik, tüm dünyanın büyük sorunlarından biridir. Özellikle de değerler anlamında "yöneticilik", biz Müslümanların kültürüne hayli sinmiştir.

Bundan olsa gerek Fârâbî, yazmış olduğu "Medinetü'l-Fazıla" (Erdemli Şehir) ile "Fusulü'l-Medeni" (Medeni Konuların Bölümleri) isimli iki eserinde, özellikle de şehri/ülkeyi yönetecek kişilerde bulunması gereken özellikleri dile getirmiş ve ondan önce şunu demiştir:

Sadece tek bir dinin yaşadığı şehir/ülke eksik demektir! Sadece bir ırkın yaşadığı şehir de nakıstır! Bir ülkenin ya da şehrin tam olabilmesi için çok dinli ve çok kültürlü olması lazım!


Yani bir ülke ve şehrin de aynen "Birleşmiş Milletler" gibi çok geniş ve farklı topluluklardan müteşekkil olması gerekir.

Çünkü insanın kalitesi, ilişkilerde ortaya çıkar.

Bir dinin kalitesi, yalnızca kendi mensuplarını idare etmesiyle ortaya çıkmaz.

Onun kalitesi, çok farklı millet ve inanç mensuplarının hak ve hukukunu gözeterek, onları tolere edip saygı göstererek ve bir arada yaşatabilmesiyle ortaya çıkar. Böylece o dinin ve ona mensup insanların kalitesi de ortaya çıkmış olur.

İşte Fârâbî diyor ki, böyle bir şehri/ülkeyi yöneten ve kendisine "Reis/Başkan" denilen kişide 12 özelliğin bulunması gerekir.

Şayet bu özellikleri bulundurmuyorsa, en azından 6 tanesini bulundurması lazım.

(Örneğin adil, eli açık, hakkaniyeti savunan vb. olacak.)

En önemli sözü de şudur:

Şayet bir kişide şu 6 özellik bulunmazsa, o takdirde bu özellikleri kendinde barındıran 6 kişi bir araya getirilir ve onlar o ülkeyi yönetir! Yeter ki bu değerler harcanmasın!
 

Fârâbî, "Erdemli Şehir" anlayışında yöneticinin yalnızca güçlü değil; adil, cömert ve erdem sahibi olması gerektiğini savunuyordu / Görsel: Wikipedia
Fârâbî, "Erdemli Şehir" anlayışında yöneticinin yalnızca güçlü değil; adil, cömert ve erdem sahibi olması gerektiğini savunuyordu / Görsel: Wikipedia

 

Fârâbî'nin "Şayet bir adamda 6 özelliği bulamıyorsanız…" görüşü çok müthiş bir görüştür.

Örneğin o özelliklerden biri, "cömertlik" ve "eli açık" olmaktır.

Gerçek şu ki bu hâl, çok zor bulunan hâllerden biridir.

Çünkü herkes "Rabbena hep bana" der.

Ya da "Helal haram ver Allah'ım, senin kulun yer Allah'ım!" düşüncesiyle hareket eder.

Yani insanlık ve özellikle de bizler böyle bir sistem içerisinde yaşıyoruz.

Herkes, aynen bir keser misali kendine taraf yontuyor.

Bilhassa içerisinde bulunduğumuz bu dönemde cömert olmak, ihsanda bulunmak, diğerkâmlık vb. gibi sıfatlar "saflık" sayılıyor.

Sürekli veren ve eli açık olan adamlara kültürümüz "saf adam" diyor.

"Merhamet", zaafiyet işareti sayılıyor.

Oysaki ayette, "Rabbiniz merhametli olmayı kendine farz kıldı" (En'am: 54) buyruluyor.

Davud el-Kayseri gibi büyük bir arif filozof, Allah'ın 99 ismi arasında bir hiyerarşi kurduktan ve en üste "Rahman" ve "Rahim" isimlerini yerleştirdikten, bu durumu tesbih üzerinden izah ettikten sonra şöyle der:

Bizler 'rahmet'i ve 'rahmaniyet'i zafiyetin işareti olarak görüp onu istemez olduk!


Öldükten sonra arkasındakilere hiçbir miras bırakmayan ve sürekli eli açık olan bir adamı düşününüz.

Örneğin, Hz. Peygamber'i göz önüne alınız. Onun her şeye imkânı vardı ama buna rağmen arkasında hiçbir şey bırakmamıştı.

İçerisinde bulunduğumuz dönemde böyle bir adamı bulmak elbette ki çok zordur.

Fârâbî açısından yöneticide bulunması gereken sıfatlardan birisi de "adalet"tir.

Peki "adil" olmak nedir?

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

"Adalet" sıfatını taşımak en zor işlerden biridir.

Bir insanın "adil" olması, 2 kritere sahip olmasını gerektirir:

1- "Nefret ettiği adama zulmetmeyecek ve onu yargılarken canını yakmayacak."
2- "Sevdiği adamı adaletten kaçırmayacak!"


Adalet için illa da mahkemeye gitmeye gerek yoktur.

Birisinden nefret ettiğimiz zaman, onun canını yakmak için:

a-) Sadizmi pik yaptırıyor muyuz?
b-) Onun içine düştüğü kötü durumdan zevk almayı zirveye çıkarıyor muyuz?
c-) Sevdiğimiz birinin başına bir iş gelmesin diye, haksız bile olsa bir sürü numara çeviriyor muyuz?

İşte bu, adil olmadığımızın göstergesidir.

Gerçeği söylemek gerekirse Fârâbî'nin istediği şeyler kolay şeyler değildir. Ama adam şunu da söylüyor:

Şayet bir kişide şu 6 nitelik bulunmazsa, o zaman o adamı yönetime yaklaştırmayın! Bu özelliklere sahip 6 adamı getirin; onlar o ülkeyi/şehri yönetsinler!


Fakat benim kanaatimce "adalet"in yerine "merhamet"in ikame edilmesi lazımdır.

Çünkü tarihin akışı da bu minval üzeredir. Yani adalet, "göze göz, dişe diş"tir.

Böyle yapıldığı takdirde adaletin tecelli ettiğine inandığınız anda siz eksiksiniz demektir.

Zira size vurana siz de ona bir tane vurduğunuzda, "Oh be, şimdi rahatladım" diyorsanız, sizin sorununuz var demektir.
 

Gerçek adalet, yalnızca düşmana zulmetmemek değil; sevdiğini de hukukun dışına çıkarmamaktır
Gerçek adalet, yalnızca düşmana zulmetmemek değil; sevdiğini de hukukun dışına çıkarmamaktır / İllüstrasyon: Angel Boligan Corbo

 

Evet, bizim inandığımıza göre "göze göz, dişe diş" adalettir.

Oysa ki Kur'an diyor ki:

Biz o kitapta (Tevrat'ta) göze göz, dişe diş… yazmıştık! (Maide: 45)


Demek ki bu, Kur'an-ı Kerim'in emri değildir!

Ben şahsen Kur'an'ın adalet peşinde olduğunu düşünmüyorum.

Yani tarih felsefesi açısından diyorum ki ta ilk insandan günümüze kadar bir tekâmül vardır.

Örneğin, "Âdemoğlunun isimlerden kelimelere geçmesi", insan zihninin tekâmülüdür.

Yani, önce Âdem'e isimler, sonra da insana kelimeler öğretiliyor ve bu şekilde insanoğlu, Hz. İbrahim ile metafizik dünyanın kapılarını aralayacak anahtarları (kelimeleri) keşfediyor.

En sonunda da Hz. Muhammed'e "Rabbinin adıyla oku" (Alak: 1) öğretiliyor.

Kısacası insanoğlu, Rabbin ismini okuyacak kabiliyeti ancak Hz. Muhammed (sav) ile elde edebiliyor.

Dolayısıyla diyebiliriz ki insanoğlu isimlerle dış dünyayı tanıdı, kelimelerle metafizik âlemi keşfetti ve Allah hakkında konuşabilecek kabiliyete de ancak Hz. Muhammed ile ulaşabildi.

Doğal olarak, aynen bir çocuğun annesiyle beraber yavaş yavaş tekâmül ettiği gibi, insanlık da o şekilde gelişim gösterdi.

Bu, "ilk insan ilkel insandır" anlamına gelmez.

Bu, şu demektir:

İlk insan, sorunlarına cevap üretme konusunda daha az yetenekliydi.


Örneğin Babilliler Güneş'e tapıyorlardı.

"Niçin Güneş'e tapıyorsunuz?" sorusunun makul cevabını bulamıyorlardı.

Mısır'da da Nil Nehri her yıl farklı geçtiği bölgelerde sürekli aksın ve bereket kaynağı olsun diye, bakire bir genç kız "Arus-u Nil" (Nil Gelini) diye suya atılıp boğuluyor ve bu şekilde kurban ediliyordu.

Bu durum, 2. Halife Ömer b. Hattab'ın Mısır'ı fethetmesiyle son buldu.

Peki bu adamlar geri zekâlı bir millet miydi?

Tabii ki hayır!

Tam tersi, çok pragmatik ve akıllı bir milletti.

Bereketin devam etmesini istiyorlardı.

Fakat bilmedikleri bir şey vardı ve o da şuydu:

Aklın çalışabilmesi için bilgiye ihtiyaç vardır!


Yani gerçekte onların bilmedikleri şey şuydu:

Nil Nehri'nin akmasının ve bereket kaynağı olmasının, ona kurban vermekle hiçbir alakası yoktur!


Fakat ata kültü, kurban uygulamasını böyle algıladığı ve bu şekilde dikte ettirdiği için o genç kızları o nehre atıyorlardı.

Bu ayet-i kerime de burada bize yardımcı oluyor:

İşte biz bu misalleri insanlar için getiriyoruz. Aklını ancak doğru bilgi ile dolduranlar bu örnekleri doğru dürüst anlayabilirler! (Ankebût: 43)


Bizim için ayetin son kısmı bizi ilgilendiriyor:

Aklını ancak doğru bilgi ile dolduranlar bu örnekleri doğru dürüst anlayabilirler!


Aklı kullanmanın yeterli, gerekli ve ön şartı bilgi sahibi olmaktır.

Bundan dolayı diyorum ki ilk insanlarla bizim farkımız, akıl farklılığı değil, bilgi farklılığıdır.

İşte o bilgi farklılığını biz, "kelimeler" ile kazandık.

Hz. İbrahim'in kelimeleri ona tekabül ediyor.

Onun için diyoruz ki ileriye doğru daha iyi bir gidişimiz vardır.

Denilebilir ki hiç de öyle bir gidişimiz yoktur. Yani daha iyiye doğru gitmiyoruz.

Hâlâ katliamlar, hastalıklar ve yoksulluklar devam ediyor vb.

Ben derim ki (tarihçiler de bunu çok iyi bilirler), eskisi bundan daha kötüydü.

Çünkü insanların ortalama ömrü 28-30 yaşları arasındaydı.

Yani bolca savaşlardan dolayı kimse yaşayamıyordu.

10 bin, 20 bin insan bir anda yok oluyordu. Tarih kitapları bunlarla doludur.

Şimdiki dönemde kitle imha silahları bulunmasına rağmen katliamlar sanki biraz daha az yapılıyor gibidir.

Fakat insanlığın başından beri, yani Âdem Peygamber'den itibaren, onun da iki oğlu olmasına rağmen biri diğerini katletmiştir.

Kavga ve gürültü hep olmuştur.

Fakat bizim için şu soru çok önemlidir:

Acaba tarihimiz daha iyiye mi, yoksa daha kötüye mi gidiyor?


Bu sorunun cevabında şunu söyleyebiliriz:

Bizim gerçek tarihimiz, geride bıraktığımız tarih değildir! Örneğin şimdi hep İslam'ın ve Müslümanların tarihini okuduğumuzu düşünelim. Cemel, Sıffin, Kerbelâ vb. savaşları...


Yani bugünkü yaşam doktrinimizi belirleyen olaylar, ilk Müslümanların (sahabenin) kendi aralarındaki kavgalarıdır.

Soru şu:

Peki bu tarihlerin ne kadarı bizim oluşturduğumuz tarihtir?


Diğer bir ifadeyle:

Tarih dediğimiz şey, efektif ve etkin tarih olmalıdır!

Etkin ve efektif tarih ise, sizin o tarihin oluşmasında fail olarak yer almanız gerekir!

Peki ismini verdiğim şu tarihlerle bizim ne alakamız vardır?

Çünkü bu tarihlerin oluşmasında hiçbirimiz fail olarak yer almış değilizdir!


Fakat içinde bulunduğumuz bu yıllar içerisinde yer alan olaylar, bizim gelecekteki efektif ve etkin tarihimiz olacaktır.

Yani bizler, içinde yaşadığımız bu yıllar içerisinde yapıp ettiklerimizden hem Allah hem de insanlar huzurunda sorumlu tutulacağız!

Kısacası tarih; önümüzdeki, bizim bizzat fail olarak iştirak ettiğimiz ve kurduğumuz tarihtir.

Geçmişteki ve içerisinde bizzat fail olarak yer almadığımız tarih değildir.

Onun için diyorum ki, "Tarih, çoğu zaman sırtımızdan atmamız gereken bir bagaj ve kurtulmamız gereken bir yüktür!"

Bizler, bu rivayette de geçtiği üzere hep şöyle der ve öyle de düşünürüz:

Her doğan fıtrat üzere doğar!


Yani temiz ve nötr doğar. Oysaki hiç de öyle değildir.

Örneğin bizim ülkemizi göz önüne alınız. Burada doğan her çocuk ya Sünni olarak ya da Alevi/Şii olarak doğuyordur.

Sünni olarak doğan çocuk, Alevi/Şii düşmanı olarak yetiştirilmektedir; Alevi/Şii olarak doğan çocuk da Sünni düşmanı olarak yetiştirilmektedir.

Hani fıtrat üzere doğmuştu? Ne fıtratı?

Burada fıtrat diye bir şey yok ki!

Şunu da arz edeyim ki:

Düşmanlıktaki korkular (ölüm korkusu hariç), genelde öğretilmiş korkulardır. Kimden nefret ediyorsanız ondan korkuyorsunuzdur ve birileri size bunu endoktrine etmiştir (öğretmiştir!). Bir tek ölüm korkusu böyle değildir. Çünkü ölüm korkusu, varoluşsal bir korkudur!
 

Yazar, toplumsal kin ve tarihsel rövanşların ancak affetme kültürüyle aşılabileceğini savunuyor / Fotoğraf: AFP
Yazar, toplumsal kin ve tarihsel rövanşların ancak affetme kültürüyle aşılabileceğini savunuyor / Fotoğraf: AFP

 

Peki bundan nasıl kurtulacağız?

Bence korku, endişe, kin ve nefretten kurtulmanın yolu affetmektir.

Kur'an'da Yüce Allah, kendisine karşı şöyle söylememizi emreder:

Ey Rabbimiz! Bizi ve bizden önce iman etmiş olan kardeşlerimizi bağışla. Ve iman etmiş kardeşlerimizden hiçbirine karşı hiçbir kin bırakma! (Haşr: 10)


Yani birine karşı ne kadar derin kininiz varsa, o kadar da şiddetli intikamınız olur.

Acaba tarihi bu şekilde bir rövanş olarak sürekli canlandırmak, benim sırtımdaki bagaj ve yükleri sürekli artırmaktan başka bir işe yarıyor mu?

Oysaki Allah şöyle diyor:

Deyin ki, bizden önce geçen insanları Allah'ım, ne yaptılarsa sen görüp biliyorsun!


Onlar, kendi tarihlerini kurmuş, işi bitirmiş ve sevaplarıyla ya da günahlarıyla çekip gitmişlerdir.

İşte onların yaptıkları tarihi sürekli buraya (günümüze) taşıyarak, onlarla hiçbir ilgisi olmayan insanlara karşı düşmanlıkları artırmanın ne anlamı vardır?

Türk kültüründe kendine yer edinen ve "Temel" ismiyle bilinen o şahısla ilgili şöyle bir kurgu anlatılır:

Temel İstanbul'a gelmiş. Bir müddet sonra bir Yahudi ile tanışmış.

Birkaç gün sonra onunla tekrar karşılaşmış ve ona bir tokat çakmış.

Yahudi, 'Yahu sana ne oluyor Temel? Neden beni vuruyorsun?' demiş.

Temel, 'Ben bizim hocaların birinden Hz. İsa Peygamber'i siz Yahudilerin Roma polisine ihbar edip çarmıha çektirdiğinizi duydum ve onun için vurdum!' diye cevap vermiş.

Yahudi, 'Ya kardeşim! Sen deli misin? Bu iş olalı aradan 2 bin yıl gibi bir zaman geçmiş' demiş.

Temel de ona, 'Vallahi ben oraları bilmem, ben şimdi duydum!' demiş!


Biz Müslümanların geçmiş tarihi de böyledir.

O gibi olayları her yeni duyan, bir rövanş duygusuyla bunun kısasını almak ister.

Oysaki bizim buna hakkımız yoktur.

Bizim gibi sürekli barış, huzur ve emniyet arayan toplumlarda bu, sadece retorik (söz söyleme sanatı) olacak bir şey değildir; bunu kaldırmak gerek.

Elbette bu durum sadece biz Müslümanların sorunu değildir; diğer din mensuplarında da böyledir.

Onların aralarında da fazlasıyla böyle sorunlar vardır.

Örneğin Yahudiler, Avrupa'daki yaşamları boyunca hep katliamlara uğradılar.

Haçlı Seferleri'ni ilk başlatanlar, yani Fransa'da 1095'te Clermont Konsili'nde Papa II. Urban'ın ilk hitabıyla Haçlı Seferleri için şövalyeleri topladılar.

Hapishanelerin kapısını ardına kadar açtılar. Oradan çıkan arsız, hırsız ne varsa sırtına şövalye elbisesi giydirip Anadolu'ya, oradan da Kudüs'e yönlendirdiler.

Bu adamlar önce yolları üzerindeki bütün Yahudi köylerini basıp katletmekle işe başladılar.

Kudüs'e girdikleri zaman (kroniklerde hep anlatırlar), verdikleri toplam rakamlara göre ilk gün öldürdükleri Müslüman ve Yahudi sayısı 6 bindir.

İlk günün rakamı budur ve kroniklerde (yani zaman sıralamasına göre yapılan olaylarla ilgili yazılan kaynaklarda), "Atlarımız dizginlerine kadar kan içinde kaldı" diye anlatırlar.
 

Tarihî travmaların kuşaklar boyunca yeniden üretilmesi, toplumlar arasında düşmanlığı besleyebiliyor / Resim: i Rommans de Godefroy de Buillon et de Salehadin (Bouillonlu Godfrey ve Selahaddin'in Romanı), Maître de Fauvel
Tarihî travmaların kuşaklar boyunca yeniden üretilmesi, toplumlar arasında düşmanlığı besleyebiliyor / Resim: Rommans de Godefroy de Buillon et de Salehadin (Bouillonlu Godfrey ve Selahaddin'in Romanı), Maître de Fauvel 

 

Peki bu adamlar neden Yahudileri sürekli katlediyorlardı?

20 Nisan 1923'ten 22 Şubat 1945'e kadar yayımlanan ve Nazi propaganda araçlarının önemli bir parçası olan, "Saldırgan" anlamındaki Der Stürmer isimli bir dergi, Alman kamuoyunda sürekli Yahudileri, "İşte bu Yahudiler Orta Çağ Hristiyanlarının kanını içerlerdi, bunlar hep Hristiyanları kazıklarlardı..." vb. sözlerle dejenere ediyordu.

Yani önce bir ön yargı ve kötü bir dejenerasyon ile işe başlarlardı. Biz buna "semantik savaş" deriz.

Bu savaşta önce kelimeleri rakibin üzerine salacaksınız. Ondan sonra da onlara yapacağınızı yapacaksınız.

Günümüzde Müslümanlar üzerinde yapılanlar da budur ya da Müslümanların birbirleri üzerinde yaptıkları da bundan ibarettir. Bundan dolayı bu konuyu önemsiyorum.

Bu dergi 18 yıl devam ediyor. Yani Yahudilere karşı 18 yıl semantik savaş yürütüyorlar.

Bu şekilde Yahudileri önce Alman kamuoyunda son derece itibarsızlaştırıyorlar.

Sonraları Yahudiler katledilmeye başlanınca da kimsenin gıkı çıkmıyor ve "Bunlar zaten bunu hak etmişlerdi" diyorlar.

İşte tarih böyle kullanılabiliyor. Yani her millet tarihi kendi lehine ve hasım gördüğü bir milletin de aleyhine bu şekilde kullanabiliyor.

Biz Müslümanlar açısından da durum böyledir. Bundan kurtulmanın tek yolu, onun üzerine sünger çekmektir.

Aksi takdirde hesaplaşacak çok şey vardır.

Örneğin Kuteybe b. Müslim'in Cürcan'da Türklere yaptığını, Türk milliyetçileri Araplar aleyhinde gayet güzel kullanıyorlar.

Yani, Arapların "fetih" dediklerine Türkçüler "işgal" diyorlar.

Ve Arapların, "Bizim Türkleri öldürüp ya da köle edip, kadın ve kızlarımızı da cariye olarak alıp götürdüklerini" öne sürüyorlar.
 

Fârâbî'ye göre erdemli şehir, farklı dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşayabildiği şehirdir / Görsel: AI Generated
Fârâbî'ye göre erdemli şehir, farklı dinlerin ve kültürlerin bir arada yaşayabildiği şehirdir / Görsel: AI Generated

 

Evet! Biz tarihe gidip orada yaşarsak, günümüzde kimin gırtlağını sıkarız diye düşünmeye başlarız.

Bundan dolayı ben, tarihin üzerine bir sünger çekme taraftarıyım.

Şöyle bir şey de diyebiliriz:

Evet, Araplar öyle yaptılar ama Allah Teâlâ, İslam gibi yüce bir davayı, Türklere yaptıkları o canice hareketlerinden dolayı onların ellerinden alıp Türklere teslim etmiştir!


Yani işin gerçeği şöyle düşünmek lazım:

Dinler, doğdukları değil, göç ettikleri yerlerde medeniyet kurarlar. Onun için Hicaz (Suudi Arabistan), hiçbir zaman medeniyet merkezi olmadı!


İslam medeniyet merkezleri Semerkant, Buhara, Endülüs, İstanbul, Şam, Bağdat, Horasan, Rey vb. oldu.

Fakat Mekke, Medine ve Hicaz hiçbir zaman medeniyete beşiklik etmedi.

Ama elbette ki İslam Mekke'de doğdu. Yahudilik Mısır'da indi.

Hristiyanlık Kudüs'e geldi. Tabii ki biz burada mayalanmadan söz ediyoruz.

Hasılı, her çile ve her sorun bizim için bir meydan okumadır.

Onu aştığın zaman kesinlikle bir üst aşamaya yükselmişsin demektir. Ayette öyle buyurur:

O hâlde, boşa düştüğünde ayağa kalk (dimdik dur!) ve Rabbine yönel! (İnşirah: 7-8)


Bizler bu ayeti bütünüyle kapitalist bir düşünceyle yorumluyor ve diyoruz ki:

Boş zamanınızda hemen iş yapın, bir işten sıyrıldınız mı hemen diğerine geçin!


Böylece bu kapitalist felsefeyle günde 3 mesai yapanlar bile vardır. Bu durum, toplumlar için de tekiller için de böyledir.

Diyebilirsiniz ki tarih hiç de iyiye gitmedi. İnsanlık bu kadar teknolojik başarı elde etti fakat bir türlü mutluluğu yakalayamadı.

Bu soruya karşı en azından şunu söyleyebiliriz:

Allah Teâlâ, hikmeti gereği bir şeyi iyiye gidecek şekilde kodlar. Çünkü hiçbir varlık bir şeyi kötüye gitsin diye yapıp onu yürürlüğe koymaz. Dolayısıyla bizler yapmayacağımıza göre bunu Allah'a da yakıştıramayız. Demek ki Allah'ın hikmeti, tarihin daha iyiye gitmesini ve insanlığın daha iyiye yönelmesini gerektirir.

'Bir toplum kendisindekini değiştirmedikçe Allah onlarda bulunanı değiştirmez' (Ra'd: 11) ayeti de buna işaret ediyor!

Yani Allah bu işi (iyiliğe gitme işini) biraz da insanlara ve topluma bırakmıştır!


Kısacası tarihin efektif öznesi olarak bizler varız ve geleceğin tarihini yapacak olma sorumluluğu bizdedir.

Dolayısıyla bizler "Allah adamı" olmalıyız.

Düşünce, söylem ve eylemlerimizde öyle olmalıyız ki Allah'ın adamı olduğumuzu her hâlimizle belli etmeliyiz.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU