Ocak 2026’da açılan ve "Pandora’nın Kutusu" olarak nitelendirilen yeni Epstein dosyaları, krizin merkez üssünü New York mahkemelerinden Downing Street’in kalbine taşıdı. Başbakan Keir Starmer’ın "gölge başbakan" olarak bilinen baş stratejistinin istifası ve New York Times’ın ortaya attığı "Batı Şeria Şantajı" iddiaları, İngiltere’de sadece bir hükümet krizine değil, devlet aklında onarılması güç bir "meşruiyet ve egemenlik" krizine işaret ediyor.
Siyaset bilimi, devletlerin krizlere verdiği tepkiler üzerinden şekillenir. Ancak bazı krizler vardır ki, sadece anlık siyasi refleksleri değil, yerleşik nizamın (establishment) ahlaki temellerini de sarsar. Jeffrey Epstein skandalı, 2019 yılında patlak verdiğinde Amerikan siyasetinin ve küresel elitlerin dehlizlerini aydınlatan bir el feneri gibiydi. O dönemde bu dosya, "sapkın bir milyarderin kişisel ağı" olarak çerçevelenmişti. Ancak Ocak 2026’da kamuoyuna sunulan ve "Epstein’in Kara Defteri 2.0" olarak adlandırılan yeni belgelerle birlikte, "ahlaki çöküntü" krizi Atlantik’in batı yakasıyla sınırlı kalmadı.
ABD’nin Avrupa’daki en köklü müttefiki, demokrasinin beşiği Birleşik Krallık, modern siyasi tarihinin en karmaşık ve en sarsıcı depremlerinden biriyle karşı karşıya. Britanya Başbakanı Keir Starmer’ın "sağ kolu", İşçi Partisi’ni tarihi hezimetten tarihi zafere taşıyan stratejik akıl Morgan McSweeney’nin geçtiğimiz hafta sonu istifa etmek zorunda kalması, Londra’da soğuk duş etkisi yarattı. McSweeney, perde arkasındaki adamdı; partinin beyni, Starmer’ın pusulasıydı. Onun düşüşü, herhangi bir bakanın istifasından çok daha derin anlamlar taşıyor.
Akıllardaki soru şu: 2008 Ekonomik Krizi’nde olduğu gibi, bu kez ahlaki ve diplomatik temelli küresel bir domino etkisi mi yaşanacak? Yoksa İngiliz müesses nizamı, kendi içindeki bu "tümör"ü temizleyebilecek mi?
İngiltere’nin Kırılgan İstikrar Arayışı: 2016'dan 2026'ya Bir Panoroma
Bu krizin yarattığı tahribatı anlamak için, İngiliz siyasetinin son on yılda geçirdiği "fetret devrine" ve McSweeney’nin bu tablodaki yerine yakından bakmak gerekir. 2016 yılı, Birleşik Krallık için şüphesiz tarihi bir kırılma noktasıydı. Avrupa Birliği’nden ayrılma (Brexit) kararı, İngiliz kadırgasının güvenli limanlardan çıkıp, haritası olmayan dalgalı okyanuslara yelken açacağının erken habercisiydi.
2016’dan 2024’e kadar Muhafazakar Parti; David Cameron’ın kumarı, Theresa May’in çaresizliği, Boris Johnson’ın skandalları, Liz Truss’ın 49 günlük ekonomi felaketi ve Rishi Sunak’ın düşüşü derken, bir lider mezarlığına dönüştü. Siyasi tarihte "istikrar, ciddiyet ve gelenekler" denilince akla gelen ilk ülkede sular bir türlü durulmadı. İşte tam bu kaos ortamında, İşçi Partisi’nin mutfağında sessiz bir devrim yaşanıyordu. Morgan McSweeney, Jeremy Corbyn döneminin "sol sapmasını" tasfiye eden Labour Together hareketinin başındaki isimdi. 2024’te Keir Starmer’ı başbakanlık koltuğuna taşıyan stratejinin, yani partiyi merkeze çekme, vatanseverlik vurgusu ve ekonomik pragmatizm hamlelerinin asıl sahibi oydu.
2024-2026 arası dönemde atılan adımlar, İngiliz siyasetinde olumlu geri dönüşler alıyordu. Yapay zeka regülasyonlarında Londra’nın küresel bir merkez (hub) haline getirilmesi, "Great British Energy" projesiyle Kuzey Denizi’ndeki rüzgar enerjisi hamleleri, Starmer-McSweeney ikilisinin başarısıydı. Ancak siyaset felsefesinde Machiavelli’den bu yana sıkça söylendiği gibi; iktidarın zirvesi, rüzgarın en sert estiği yerdir. Ve o rüzgar, bu kez New York mahkemelerinden geldi.
McSweeney, Epstein ve Batı Şeria Üçgeni
Tam da "İngiliz gemisi rotasına oturdu, kaptan köşkü sağlam" denildiği anda patlak veren bu krizin boyutu, New York Times'ın 9 Şubat 2026 tarihli haberiyle bambaşka bir jeopolitik düzleme taşındı. Gazetenin manşetten duyurduğu, FBI kaynaklarına ve sızdırılan şifreli e-postalara dayandırdığı detaylar, konunun magazinel bir "yasak ilişki" sarmalından çok daha derin olduğunu gösteriyor.
Haberde, Morgan McSweeney’nin 2010’lu yılların ortasında, henüz İşçi Partisi içindeki iktidar mücadelesini yürütürken Jeffrey Epstein ile "dolaylı kanallar" üzerinden temas kurduğu belirtiliyor. Ancak New York Times’ın iddiasına göre bu görüşmelerin ana gündemi, partiler veya reşit olmayan kızlar değil; İsrail lobisi finansmanı ve Batı Şeria politikalarıydı. Belgeler, Epstein’in, İsrail’deki bazı aşırı sağcı yerleşimci gruplarını finanse eden paravan vakıflar ile İngiliz siyasetinin "yükselen yıldızları" arasında bir "köprü" (veya daha doğru bir tabirle "kapan") görevi gördüğünü öne sürüyor. İddiaya göre McSweeney, o dönemde Corbyn’in anti-Siyonist duruşuna karşı parti içinde bir "karşı ağırlık" oluşturmak için finansman arayışındaydı. Epstein aracılığıyla sağlandığı iddia edilen bu fonların, Labour Together gibi düşünce kuruluşlarına "bağış" adı altında aktarıldığı öne sürülüyor.
Ancak skandalın en can alıcı noktası para değil, karşılığında istenenler. Dosyadaki bir e-postada, Epstein’in McSweeney’e; "Dostlarımız, BM Güvenlik Konseyi’ndeki oylamada Londra’nın çekimser kalmasını bekliyor, aksi takdirde 2016'daki o toplantının kayıtları basına sızar" minvalinde şantaj içerikli mesajlar gönderdiği iddia ediliyor. Bu iddia, Birleşik Krallık’ın 2025 yılı sonunda BM’de Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimleri kınayan ve yerleşimcilere yaptırım öngören tasarıda neden sürpriz bir şekilde "çekimser" kaldığına dair soru işaretlerini de aydınlatıyor. O dönem Dışişleri Bakanı David Lammy’nin "diplomatik denge ve müttefiklik hukuku" olarak açıkladığı bu tavrın, aslında Başbakan’ın en yakınındaki isme yapılan bir "şantajın sonucu" olma ihtimali, İngiltere’de devlet egemenliğinin ihlali anlamına geliyor.
Londra’da Deprem: Starmer Beynini Kaybetti
Bu ifşaat, Keir Starmer için basit bir personel hatası değil. Bu, Başbakan’ın beyninin, stratejistinin, yabancı bir istihbarat operasyonu veya baskı grubu tarafından ele geçirildiğinin resmidir. İşçi Partisi’nin kendi içindeki dengeler de bu noktada sarsılıyor. Partinin sol kanadı, Filistin meselesine duyarlı taban ve sendikalar, yıllardır McSweeney’i partiyi "sağa çekmekle" ve İsrail konusunda fazla "tavizkar" olmakla suçluyordu. Şimdi bu tavizlerin politik bir tercih değil, kirli bir angajman ve şantaj sonucu olduğu şüphesi, parti içinde bir isyanı tetikleyebilir.
İngiliz Parlamentosu’nda dün yaşananlar da bu gerilimin aynasıydı. Muhalefet lideri Kemi Badenoch, Başbakan Starmer’a yönelik sert konuşmasında, "Sayın Başbakan, Birleşik Krallık’ın dış politikasını Whitehall mı belirliyor, yoksa Karayipler’deki bir adada kurgulanan kasetler mi? Sayın McSweeney sadece istifa etti, peki ya onun şekillendirdiği politikalar?" sorusunu yönelterek, krizin "ulusal güvenlik" boyutuna dikkat çekti.
Starmer ise şu ana kadar savunmada. McSweeney’nin istifasını "büyük bir üzüntüyle" kabul etti, "bağımsız soruşturma" sözü verdi ancak New York Times’ın iddialarına doğrudan yanıt vermekten kaçındı. Bu sessizlik, krizin daha da büyümesine neden oluyor. İngiliz basını, Guardian’dan Telegraph’a kadar, siyasi yelpazenin her iki ucunda da hükümetten şeffaflık talep ediyor. The Guardian yazarı Polly Toynbee, bugünkü köşesinde "İşçi Partisi ruhunu kurtarmak istiyorsa, McSweeney döneminin tüm defterlerini açmalı" diye yazdı.
Yeni Bir "Profumo" Vakası mı?
İngiliz tarihçiler şimdiden bu olayı, 1963’teki meşhur Profumo Skandalı ile kıyaslamaya başladı. Soğuk Savaş döneminde Savaş Bakanı John Profumo’nun, bir Sovyet casusuyla da ilişkisi olan Christine Keeler ile yaşadığı yasak aşk, Harold Macmillan hükümetini düşürmüştü. O olayda da mesele sadece "cinsellik" değil, "ulusal güvenlik" idi.
2026 versiyonunda ise aktörler ve yöntemler değişti. Sovyet casuslarının yerini, küresel finans ağlarını ve pedofili şantajlarını kullanan "gölge diplomatlar" (Epstein ve arkasındaki güçler) aldı. Seks, burada bir amaç değil, siyasi kararları (Batı Şeria politikası gibi hayati konuları) manipüle etmek için kullanılan bir "araç" (kompromat) olarak karşımıza çıkıyor. Bu durum, 21. yüzyıl siyasetinin ne kadar kırılgan ve dış müdahalelere, özellikle de devlet-dışı aktörlerin manipülasyonuna ne kadar açık olduğunu gösteriyor.
Ahlaki Fay Hatları ve Batı'nın Geleceği
Atlantik’in Batı kıyılarından (ABD) başlayıp Doğu kıyılarını (İngiltere) vuran bu ahlak depremi, dünya siyasetini değiştirecek güce sahip mi? Cevap, kesinlikle evet.
Birincisi, Batı demokrasilerinin "ahlaki üstünlük" iddiası büyük bir yara daha aldı. Kendi içindeki çürümeyi temizleyemeyen, en üst düzey bürokratları "çocuk istismarı" ve "şantaj" ağlarının parçası olan yönetimlerin; insan hakları, demokrasi veya hukuk devleti dersi vermesi giderek zorlaşıyor.
İkincisi, İngiltere özelinde, Starmer hükümetinin "McSweeney sonrası" dönemde ayakta kalıp kalamayacağı belirsiz. Stratejik aklını kaybeden bir başbakan, hem içerdeki ekonomik reformları hem de dış politikayı yönetmekte zorlanacaktır. Eğer İsrail-Batı Şeria politikalarının şantajla yönlendirildiği kanıtlanırsa, bu sadece bir istifayla geçiştirilemez; erken seçimi ve İngiliz siyasetinin yeniden dizaynını zorunlu kılar.
Üçüncüsü ve en önemlisi, bu dosyalar küresel siyasetin "görünmeyen yüzünü" ifşa etti. Diplomasinin kapalı kapılar ardında, ulusal çıkarlar üzerinden değil; kişisel zaaflar, şantajlar ve karanlık ağlar üzerinden yürütüldüğü gerçeği, seçmenlerin sisteme olan güvenini 2008 ekonomik krizinden bile daha derin sarsıyor. O zamanlar "ceplerimiz" boşalmıştı, şimdi ise "değerlerimize" ve "devletimize" olan inanç boşalıyor.
Keir Starmer’ın önünde iki yol var: Ya bu irini tamamen akıtacak acı dolu bir şeffaflık süreci başlatacak ya da İngiltere, Brexit sonrası girdiği kimlik bunalımına bir de "ahlaki meşruiyet" krizini ekleyerek, uluslararası arenada sessizleşen, içine kapanık ve manipülasyona açık bir "hasta adam"a dönüşecek. Ocak 2026 dosyaları, sadece bir skandal değil, Batı siyaseti için bir turnusol kağıdıdır.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish