"Yarını tasarlarken belirsizliklerle baş etmek": Türkiye yeni diplomasi trafiğinde nereye yerleşiyor?

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

5. Antalya Diplomasi Forumu 17-19 Nisan 2026 tarihleri arasında Antalya’da gerçekleştirildi / Fotoğraf: AA

17-19 Nisan 2026 tarihleri arasında Antalya’da düzenlenen 5. Antalya Diplomasi Forumu bu yıl otelin uzun koridorlarında çok katmanlı bir diplomasi trafiğine sahne oldu. Ukrayna savaşının Avrupa’ya maliyetini tartışan liderler, Gazze’de ateşkes arayan aktörler ve Afrika’nın güvenlik-kalkınma dosyalarını omuzlayan temsilciler aynı dar hat üzerinde yan yana ilerliyordu. 

3 gün süren forumda, 150’den fazla ülkeden binlerce katılımcı; aralarında 20’yi aşkın devlet ve hükümet başkanı ile çok sayıda dışişleri ve savunma bakanı da yer aldı. Bu durum, Türkiye’nin kendisini artık yalnızca "bölgesel güç" değil, birbirine değmeyen kriz hatlarını aynı sahada buluşturan bir diplomasi kavşağı olarak tarif etmek istediğini gösteriyor.
 

 

Bu yılki tema "Mapping Tomorrow, Managing Uncertainties" olarak duyuruldu. Türkçeye çevrildiğinde "Yarını tasarlarken belirsizliklerle baş etmek" ifadesi öne çıkıyor.

Aslında bu başlık, son yıllarda sık duyduğumuz "öngörülemezlik", "çoklu krizler" ve "yeni dünya düzeni" tartışmalarının kurumsal bir slogana dönüştürülmüş hâli.

Ankara, tam da bu belirsizlik duygusunu kendi diplomasi atağını meşrulaştıran bir zemin olarak okumaya çalışıyor. Dolayısıyla Antalya’daki sahne, bu okumanın somut bir biçimi olarak değerlendirilebilir.

Nitekim Dışişleri Bakanı Hakan Fidan’ın forumda "çok daha fazla diyaloğa ihtiyacımız var" vurgusu, bu yaklaşımın hem teşhis hem de reçete tarafını toparlayan bir çerçeve sunuyor.
 

Antalya Diplomasi Forumu'nda konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "Çok daha fazla diyaloğa ihtiyacımız var" dedi / Fotoğraf: AA
Antalya Diplomasi Forumu'nda konuşan Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, "Çok daha fazla diyaloğa ihtiyacımız var" dedi / Fotoğraf: AA

 

Antalya’yı tekil bir organizasyon olarak görmemekte fayda var. Zira İstanbul’da yürütülen Rusya-Ukrayna temaslarından Gazze için kurulan diyalog kanallarına, Afrika’daki açılımlardan İran dosyasındaki denge arayışına uzanan bir çizginin yeni halkası gibi duruyor. 

Soruyu bu yüzden biraz daha net sormak gerekiyor:

Türkiye, bu yeni diplomasi trafiğinde kendisini kalıcı bir diplomatik kavşak olarak mı konumlandırıyor?

Forumun verdiği işaretler, bu sorunun giderek daha ciddi biçimde sorulmasını sağlıyor.


Kriz eksenleri arasında manevra: Ukrayna, Gazze, İran

Antalya’ya gelen heyetlerin ajandasını 3 ana dosya belirliyor:

  • Ukrayna’daki savaş,
  • Gazze’deki yıkım
  • Bölgesel dengeyi her an değiştirebilecek İran gerilimi.

Türkiye, bu 3 başlıkta da "taraflarla konuşabilen, ama tek kutba teslim olmayan" bir çizgide durduğunu özellikle vurguluyor.

Bu durum, forumu sadece konuşma trafiği yoğun bir etkinlik olmaktan çıkarıp kapalı oturumlarda kriz senaryolarının test edildiği bir çalışma alanına dönüştürüyor.

  • Ukrayna’da 2022’deki İstanbul görüşmeleriyle yakalanan arabuluculuk havası bugün aynı sıcaklıkta olmasa da Ankara, hem Moskova’yla enerji ve ticaret hatlarını sürdürüyor hem de Kiev’le savunma sanayi ve güvenlik iş birliğini devam ettiriyor. Bu ikili yapı, Türkiye’ye hem NATO içinde hem de Rusya nezdinde diyalog kapasitesini koruyan bir ülke profili kazandırıyor. 
     
  • Gazze dosyasında ise Ankara, sivillerin korunması, uluslararası hukuk ve insan hakları vurgusuyla İsrail’i sert biçimde eleştirirken, ABD ve Avrupa başkentleriyle köprüleri atmayan bir diplomasi dili kurmaya özen gösteriyor. Bu da esasında Türkiye’ye hem Filistin lehine güçlü bir söylem hem de Batı ile açık bir kanal tutma imkânı veriyor.
     
  • İran başlığı ise durumu biraz daha karmaşıklaştıran bir unsur. Suriye ve Irak sahalarındaki gelişmeler, Körfez’deki hassas denge ve Tahran’a yönelik baskı tartışmaları, Ankara’yı aynı anda hem rekabet hem de iş birliği üretmek zorunda bırakan bir çizgiye itiyor. 

Antalya’da öne çıkan "bölgesel sorunların bölge ülkeleri tarafından çözülmesi" vurgusu, Türkiye’nin İran’a doğrudan cephe almadan, dış müdahalelerin yaratacağı yeni kırılganlıkları sınırlama isteğini yansıtıyor.

Bu, Türkiye’yi bölge için vazgeçilmez bir muhatap kılarken, aktörler arası rekabetin keskinleştiği anlarda değerli bir ara kanal olma potansiyelini de artırıyor.
 

Antalya Diplomasi Forumu'nda düzenlenen "Etkili Çok Taraflılıkta Küresel Güney'in Rolü" başlıklı panelde, "Küresel Güney" olarak adlandırılan Batı dışı gelişmekte olan ülkelerin, çok kutuplu hale gelen dünyada uluslararası sistemdeki rolü ele alındı / Fot
Antalya Diplomasi Forumu'nda düzenlenen "Etkili Çok Taraflılıkta Küresel Güney'in Rolü" başlıklı panelde, "Küresel Güney" olarak adlandırılan Batı dışı gelişmekte olan ülkelerin, çok kutuplu hale gelen dünyada uluslararası sistemdeki rolü ele alındı / Fotoğraf: AA

 

Küresel Güney ve Afrika: Yeni ağırlık hattı

Antalya’daki koridorlara bakarken asıl dikkati Afrika ve geniş anlamda Küresel Güney’den gelen temsilciler çektiğini de söyleyebiliriz.

Bu yılki katılımcı profilinde, devlet ve hükümet başkanları düzeyindeki isimlerin önemli bir kısmının Afrika ve Asya’dan gelmesi, Türkiye’nin ağırlık merkezini güney hattına kaydırma arayışını da somutlaştırır nitelikte. 

Son 10 yılda açılan büyükelçilikler, artan uçuş sayıları, ticaret hacmindeki artış ve savunma sanayi iş birlikleri düşünüldüğünde, Antalya’nın aynı zamanda Afrika dosyalarının görüldüğü bir diplomasi durağına dönüştüğünü söylemek abartı olmayacaktır diye düşünüyorum.
 

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında "Afrika Boynuzu: Riskler ve Fırsatlar" paneli düzenlendi / Fotoğraf: AA
Antalya Diplomasi Forumu kapsamında "Afrika Boynuzu: Riskler ve Fırsatlar" paneli düzenlendi / Fotoğraf: AA

 

Türkiye, Afrika’da ne klasik Batılı donör modelinin ne de yalnızca kredi ve altyapı odaklı alternatif yaklaşımların kopyasını yapmak istiyor.

"Eşit ortaklık", "sömürge geçmişi olmayan aktör", "karşılıklı kazanım" gibi ifadeler Ankara’nın kıtayla kurduğu yeni dilin anahtarları. 

Antalya’da bu dil gıda güvenliği, enerji geçişi, iklim adaleti ve güvenlik iş birliği başlıklarıyla yeniden üretildi.

Bu durum, Türkiye’yi Küresel Güney nezdinde hem tecrübeli bir orta güç hem de "başka bir ilişki biçimi mümkün" diyen bir aktör olarak konumlandırıyor.

Elbette, bu söylemin sahada sınandığı alan oldukça geniş. Savunma sanayi ürünlerinin, altyapı projelerinin, burs programlarının ve insani diplomasi araçlarının yaygınlaşması Türkiye’yi Afrika’da giderek daha görünür kılıyor; aynı zamanda AB, Çin, Rusya ve Körfez ülkeleriyle aynı dosyalarda rekabete sokuyor. 

Antalya’da görülen yoğun Afrika trafiği, bu rekabetin iş birliği ve eşgüdüm üzerinden yönetilmeye çalışıldığı bir döneme girildiğini de bize gösteriyor.

Türkiye, kendi lehine olacak şekilde "köprü" rolünü öne çıkararak farklı aktörler arasında temas zemini sunan ülke olma avantajını kullanıyor.


NATO üyesi, bağımsız söylem: Esnek hizalanmanın imkânı

Dışarıdan bakan için şu soru yerinde olacaktır:

NATO üyesi, AB ile ekonomik olarak iç içe geçmiş, ABD ile güvenlik bağını koruyan bir Türkiye, aynı zamanda Gazze için sert sözler söyleyip Afrika’da postkolonyal bir ton kullanırken bu tabloyu nasıl yönetiyor?

Burada, Ankara’nın son dönemde benimsediği "esnek hizalanma" yaklaşımı belirleyici ve oldukça önemli. Ne klasik bir Atlantikçi çizgiye sıkışmak istiyor ne de tamamen Batı-dışı bir blokta konumlanmak. 

Bu yaklaşımın arkasında aslında çok basit bir gerçek yatıyor.

Türkiye; ekonomik bağları, ticaret ağı, savunma sanayi entegrasyonu, finansman ihtiyacı ve göç yönetimi gibi başlıklarda Batı ile ilişkilerini bir gecede yeniden tanımlayabilecek bir ülkeden daha fazlası ve bu ağırlık, kopuşu maliyetli kılıyor.

Aynı zamanda Ankara, Fidan’ın Antalya’da altını çizdiği gibi, bu dönemde diplomasi ve diyalogu artırmayı bölgesel istikrar için zorunlu görüyor. 

Öte yandan, içerideki toplumsal duyarlılıklar, bölgesel krizlerde üstlenilen roller ve Küresel Güney’le kurulan yeni bağlar, Türkiye’yi bağımsız ve daha özgüvenli bir dış politika dili kullanmaya teşvik ediyor. Antalya, bu iki yönlü hareketin aynı anda sahnede tutulduğu bir alan hâline gelmiş durumda.

Burada bana kalırsa kritik olan, bu esnek hizalanmayı bir zaaf değil de dönemin gerçeklerine uyum sağlayan bir imkân olarak değerlendirebilmek.

Türkiye, aynı anda hem NATO’da vazgeçilmez olmak hem de Afrika’da, Ortadoğu’da ve Asya’da kendi hikâyesini anlatan bir aktör konumuna gelmek istiyor.

Bu kolay bir denge olmasa da Antalya’nın kalabalık ve çeşitli katılımcı listesi, en azından bugün için bu yaklaşımın karşılıksız kalmadığını gösteriyor.
 

Antalya Diplomasi Forumu kapsamında "Kültürel Diplomasi" paneli düzenlendi / Fotoğraf: AA
Antalya Diplomasi Forumu kapsamında "Kültürel Diplomasi" paneli düzenlendi / Fotoğraf: AA

 

Yarın Türkiye’yi nereye yerleştiriyor?

Buradan hareketle, Türkiye’nin yarın nereye yerleşebileceğine dair birkaç ihtimal ortaya çıkıyor:

  • İlk ihtimal, Türkiye’nin "bölgesel süper-arabulucu" rolünü güçlendirerek kriz anlarında başvurulan başlıca diyalog adreslerinden biri hâline gelmesi. 
    Ukrayna, Gazze, İran ve Afrika dosyalarında zaman zaman inişli çıkışlı olsa da Ankara’nın sürdürdüğü temaslar, bu rolü daha da kurumsal hale getirme fırsatı sunuyor. Antalya, bu senaryoda her yıl güncellenen bir diplomasi buluşma noktası olarak öne çıkar; dosyalar değişir ama Türkiye’nin "konuşan ve konuşturan ülke" profili sabit kalır.
     
  • İkinci ihtimal, Türkiye’nin özellikle Afrika ve genel olarak Küresel Güney ile ilişkilerini daha da derinleştirerek bu hattı dış politikanın kalıcı sütunlarından birine dönüştürmesi. Savunma sanayi, enerji, gıda güvenliği, iklim ve altyapı yatırımlarında somut projeler giderek yoğunlaşırsa, Antalya sonuç üreten bir buluşma noktası kimliği de kazanabilir. Böyle bir çizgi, Türkiye’ye hem Batı ile köprüleri koruyan hem de Güney ekseninde geniş bir siyaset alanı açan özgün bir konum sağlar.
     
  • Üçüncü ihtimal, küresel sistemde kutuplaşmanın sertleştiği, Rusya–Batı ve ABD–Çin gerilimlerinin yeni seviyelere taşındığı, Ortadoğu’daki krizlerin uzadığı bir senaryoda, bugünkü manevra alanının daralması. Bu durumda Türkiye, zaman zaman daha net tercihlerle karşı karşıya kalabilir; ancak bu bile Antalya’nın tümden anlamını yitireceği anlamına gelmez. Türkiye, diplomasi kapasitesini ve çok taraflı deneyimini koruduğu sürece, değişen denklemlere uyum sağlayabilecek araçlara sahip.

Ben kısa ve orta vadede Türkiye’nin bu 3 senaryodan sadece birine bağlı kalacağını düşünmüyorum.

Büyük ihtimalle hepsinden unsurlar içeren karma bir çizgi göreceğiz: NATO içinde yer alan, Batı ile bağlarını sürdüren ama tek eksene sıkışmayan; Afrika ve Küresel Güney’le bağlarını güçlendiren ve kriz anlarında diyalog kanallarını son ana kadar açık tutan bir ülke profili. 

Eğer içeride ekonomik kırılganlık yönetilebilir seviyede tutulur ve dışarıda da köprüleri yakmayan bir diplomasi dili korunursa, 2030 yılına geldiğimizde Türkiye’yi klasik "Doğu mu Batı mı?" tartışmasının ötesinde, ara bölgelerde etkili bir diplomasi odağı olarak konuşmamız şaşırtıcı olmayacak.

Muhtemelen o gün geldiğinde Antalya’nın koridorlarına bakarken, bugünün belirsizlikler çağında atılan adımların zannedilenden daha kalıcı bir diplomasi mimarisine dönüştüğünü söylemek mümkün olacak ve Türkiye de tam bu mimarinin merkezinde duran aktörlerden biri olarak anılacak.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU