İfade özgürlüğü modern anayasal düzenlerin ortaya çıkardığı sıradan bir hukuk kuralı değildir. Aksine, insanlık tarihinin uzun siyasal mücadeleleri sonucunda ortaya çıkmış temel bir medeniyet kazanımıdır. Bugün demokratik hukuk devletlerinin vazgeçilmez unsuru olarak kabul edilen ifade özgürlüğü, mutlak iktidarların sınırlandırılması, bireyin devlet karşısında korunması ve kamusal aklın serbestçe oluşabilmesi amacıyla geliştirilmiştir. Bu nedenle ifade özgürlüğüne ilişkin tartışmalar yalnızca hukuki değil; aynı zamanda tarihsel, siyasal ve felsefi bir zemine dayanmaktadır.
İnsanlık tarihinin önemli bir bölümü ifade özgürlüğünün bulunmadığı siyasal sistemler altında geçmiştir. Antik çağlardan modern döneme kadar birçok siyasal yapı, kendi varlığını koruyabilmek için düşüncenin dolaşımını kontrol etmeye çalışmıştır. Düşüncenin denetlenmesi çoğu zaman iktidarın devamının temel araçlarından biri olarak görülmüştür.
Ancak tarih aynı zamanda baskı altında tutulan düşüncelerin bütünüyle ortadan kaldırılamadığını, aksine çoğu zaman daha güçlü biçimde geri döndüğünü de göstermektedir. Bu nedenle modern anayasal sistemler düşünceyi bastırmanın değil, düşünceler arasında serbest rekabet ortamı oluşturmanın daha sağlıklı sonuçlar doğurduğunu kabul etmişlerdir.
John Locke’un siyasal düşüncesinde ifade özgürlüğü, bireyin doğal haklarının bir uzantısı olarak ortaya çıkmaktadır. Locke’a göre devletin varlık sebebi bireyin haklarını korumaktır; hakları ortadan kaldırmak değildir. Devletin görevi hakikati belirlemek değil, bireylerin hakikati arayabilecekleri özgür alanı korumaktır. Bu yaklaşım daha sonra Amerikan ve Fransız anayasal geleneklerinin temelini oluşturmuştur.¹
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
İfade özgürlüğünün teorik gelişiminde en önemli isimlerden biri hiç kuşkusuz John Stuart Mill’dir. Mill’in 1859 yılında yayımlanan On Liberty (Hürriyet Üzerine) adlı eseri bugün dahi ifade özgürlüğü hukukunun temel kaynaklarından biri kabul edilmektedir. Mill’e göre susturulan bir düşünce doğru olabilir.
Eğer doğruysa toplum hakikatten mahrum kalmaktadır. Susturulan düşünce yanlış olsa bile yine de ifade edilmesine izin verilmelidir. Çünkü yanlış düşüncelerle yapılan tartışmalar doğru düşüncelerin daha güçlü temeller üzerine oturmasını sağlar. Mill’in meşhur ifadesiyle bütün insanlık aynı fikirde olsa ve yalnızca bir kişi farklı düşünse bile, insanlığın o kişiyi susturma hakkı bulunmamaktadır.²
Bu yaklaşımın arkasında son derece önemli bir varsayım bulunmaktadır. Hiçbir siyasal iktidar, hiçbir bürokratik yapı ve hiçbir mahkeme mutlak hakikatin sahibi değildir. Hakikatin ortaya çıkabilmesi ancak farklı görüşlerin serbestçe karşılaşmasıyla mümkündür. Bu nedenle ifade özgürlüğü yalnızca bireyin hakkı değil, toplumun ortak yararıdır.
Alexis de Tocqueville ise demokrasiye yönelik analizlerinde farklı bir tehlikeye dikkat çekmiştir. Tocqueville’e göre modern toplumlarda yalnızca devlet baskısı değil, çoğunluğun baskısı da özgürlükler açısından tehdit oluşturabilir.
Siyasal iktidarın sansürü kadar toplumun hâkim kanaatlerinin baskısı da farklı düşüncelerin susturulmasına yol açabilir. Bu nedenle demokratik toplumların görevi yalnızca devlet müdahalesini sınırlamak değil, aynı zamanda çoğunluğun baskısına karşı da düşünce özgürlüğünü korumaktır.³
Amerikan anayasal geleneği de benzer bir çizgi izlemiştir. Özellikle James Madison ve Amerikan Kurucu Babaları, siyasal özgürlüğün korunabilmesi için düşüncelerin serbestçe dolaşmasının zorunlu olduğunu savunmuşlardır. Bu nedenle Amerika Birleşik Devletleri Anayasası’nın Birinci Ek Maddesi (First Amendment), ifade özgürlüğünü devlet müdahalesine karşı güçlü biçimde koruyan hükümler içermektedir.⁴
Modern insan hakları hukukunun ortaya çıkışı ise İkinci Dünya Savaşı sonrasında gerçekleşmiştir. Nazi Almanyası, Faşist İtalya ve Stalin dönemi Sovyetler Birliği gibi totaliter rejimlerin deneyimleri, ifade özgürlüğünün yalnızca bireysel bir hak değil, aynı zamanda siyasal felaketleri önleyen bir güvenlik mekanizması olduğunu göstermiştir.
Totaliter rejimlerin ortak özelliği yalnızca muhalifleri cezalandırmaları değil, aynı zamanda alternatif bilgi kaynaklarını ortadan kaldırmalarıdır. Gazetelerin kapatılması, kitapların yasaklanması, akademisyenlerin susturulması ve iletişim araçlarının tek merkezden kontrol edilmesi bu rejimlerin temel yöntemleri arasında yer almıştır.⁵
Nazi Almanyası’nda Joseph Goebbels’in yönettiği Propaganda Bakanlığı, yalnızca eleştirel görüşleri bastırmakla kalmamış, toplumun hangi bilgilere ulaşabileceğini de belirlemiştir. Stalin döneminde Sovyetler Birliği’nde bağımsız düşünce üretimi sistematik biçimde engellenmiş, farklı görüşler devlet düşmanlığıyla özdeşleştirilmiştir.
Doğu Almanya’da Stasi tarafından kurulan yaygın gözetim sistemi ise yalnızca eylemleri değil düşünceleri de kontrol etmeye yönelmiştir. Bu örneklerin tamamı, ifade özgürlüğünün ortadan kaldırılmasının yalnızca bireysel hak ihlallerine değil, uzun vadede toplumsal çöküşlere ve siyasal krizlere de yol açtığını göstermektedir.⁶
Bu tarihsel deneyimlerin ardından kabul edilen Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, ifade özgürlüğünü demokratik toplumun temel unsurlarından biri olarak tanımlamıştır. Sözleşmenin 10'uncu maddesi yalnızca düşünce açıklama hakkını değil, aynı zamanda bilgi ve fikir alma-verme özgürlüğünü de koruma altına almıştır. Böylece ifade özgürlüğü ilk kez uluslararası düzeyde bağlayıcı bir insan hakkı statüsü kazanmıştır.⁷
Bu noktada dikkat edilmesi gereken husus, ifade özgürlüğünün amacının toplumu rahatsız etmeyen düşünceleri korumak olmadığıdır. Demokratik hukuk devletlerinin asıl başarısı, toplumun hoşuna giden fikirleri değil; toplumun bir bölümünü rahatsız eden, yerleşik kabulleri sorgulayan ve mevcut iktidar ilişkilerini eleştiren düşünceleri koruyabilmesinde ortaya çıkmaktadır. Çünkü özgürlük, zaten serbest bırakılan düşüncelerde değil; susturulmak istenen düşüncelerde anlam kazanmaktadır.
Bu nedenle demokratik hukuk devletlerinde ifade özgürlüğü yalnızca bir bireysel hak olarak değil, aynı zamanda siyasal sistemin kendisini koruyan kurumsal bir güvence olarak kabul edilmektedir. Farklı düşüncelerin dolaşıma girebildiği toplumlar hatalarını daha kolay görebilmekte, eleştiriler yoluyla kendilerini düzeltebilmekte ve toplumsal gerilimleri şiddete başvurmadan yönetebilmektedir.
Buna karşılık ifade özgürlüğünün daraltıldığı sistemlerde eleştiriler kamusal alandan çekilmekte, sorunlar görünmez hâle gelmekte ve siyasal krizler çoğu zaman daha ağır biçimlerde ortaya çıkmaktadır.
Bu teorik ve tarihsel çerçeve, sosyal medya hesaplarının bütünüyle erişime kapatılması gibi müdahalelerin neden yalnızca teknik internet hukuku meselesi olarak değerlendirilemeyeceğini göstermektedir. Çünkü burada tartışılan şey belirli içeriklerden çok daha fazlasıdır.
Tartışılan husus, bireyin modern kamusal alana katılma imkânının sınırlandırılması ve ifade özgürlüğünün taşıyıcı araçlarının ortadan kaldırılmasıdır. Bu nedenle konu, demokratik hukuk devletinin en temel ilkeleri ışığında değerlendirilmek zorundadır.
Devam edecek…
Dipnotlar:
1. John Locke, Two Treatises of Government, Awnsham Churchill, London, 1689, özellikle II. Treatise, s 87
2. John Stuart Mill, On Liberty, John W. Parker and Son, London, 1859, Bölüm II.
3. Alexis de Tocqueville, Democracy in America, Vol. I, 1835, Vol. II, 1840.
4. United States Constitution, First Amendment, 15.12.1791.
5. Hannah Arendt, The Origins of Totalitarianism, Harcourt Brace, New York, 1951, s. 323.
6. Carl J. Friedrich & Zbigniew Brzezinski, Totalitarian Dictatorship and Autocracy, Harvard University Press, Cambridge, 1956, s. 9.
7. Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi, Roma, 04.11.1950, md. 10.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish