1967 Arap-İsrail Savaşı bölgede ne tür değişikliklere yol açmıştı?

Faik Bulut Independent Türkçe için yazdı

Kolaj: Independent Türkçe

Vikipedi ansiklopedisinde 1967 Arap-İsrail Savaşı şu şekilde aktarılmıştır:

Altı Gün Savaşı (İbranice: Milhemet Sheshet Ha-Yamim; Arapça: Ḥarb'el-Eyyam'il Sitte veya Ḥarb 1967); diğer adlarıyla 1967 Arap-İsrail Savaşı, Üçüncü Arap-İsrail Savaşı, Altı Gün Savaşı veya Haziran Savaşı, 5 Haziran 1967 Pazartesi günü İsrail ile Arap komşuları Mısır, Ürdün ve Suriye arasında başlayan ve 6 gün süren savaşa verilen addır.

Arap İttifakı'na Irak, Suudi Arabistan, Sudan, Tunus, Fas ve Cezayir de asker ve silah yardımıyla katılmışlardır. Savaş, İsrail'in kesin üstünlüğüyle bitmiştir. Sonuçta Mısır'dan Sina Yarımadası'nı, Suriye'den Golan Tepeleri'ni ve Filistin'in Gazze Şeridi ile Batı Şeria topraklarını alan İsrail, topraklarını 4 katına çıkarmıştır.
 

Golan mıntıkasındaki İsrail tankları / Fotoğraf: Avner Ofer
Golan mıntıkasındaki İsrail tankları / Fotoğraf: Avner Ofer-GPO

 

Bu olay, başta Filistin meselesi olmak üzere günümüzdeki birçok sorunun temelini oluşturur. Savaştaki önemli olaylardan biri de çatışmanın gidişatını gözlemlemek üzere gönderilen USS Liberty adlı bir Amerikan gemisinin İsrail tarafından saldırıya uğramasıdır.

Dönemin Türkiye Cumhuriyeti Dışişleri Bakanı İhsan Sabri Çağlayangil, Türk Hükûmeti'nin kuvvete başvurularak toprak kazanılmasını kabul edemeyeceğini açıklamış; BM Güvenlik Kurulunda Türkiye'nin bu görüşü kabul görmüştür. Konseyin aldığı 242 sayılı karar uyarınca İsrail'in son savaşta işgal ettiği tüm topraklardan çekilmesi istenmiştir.

İsrail bu kararı başta kabul etmiş ve 1979 yılında Sina Yarımadası'ndan, ilerleyen dönemlerde Batı Şeria ve Gazze Şeridi'nden çekilmiş olsa da daha sonra diğer toprakları ilhak ettiğini açıklamıştır. İsrail'in BM kararlarını uygulamaması, bölgede birçok sorunun kaynağını oluşturmuştur.

Türkiye, Fas'ta toplanan İslam İşbirliği Teşkilatında da İsrail'in işgal ettiği topraklardan çekilmesi gerektiğini vurgulamış, buna karşın İsrail ile diplomatik ilişkilerin kötüleştirilmesi kararına karşı çıkmıştır.

Genel bilgi kısmını burada noktalayıp, 1967 savaşının izleyen on yıllar boyunca Arap-İsrail mücadelesini nasıl etkilediğine dair bazı tespit ve çıkarsamalarda bulunacağız.
 

1967 Savaşı öncesinde Arap liderleri / Fotoğraf: MENA
1967 Savaşı öncesinde Arap liderleri / Fotoğraf: MENA

 

1967 öncesi ve sonrasında ne olmuştu?

1967 savaşı, Arap dünyasının sanal ve kurgusal gerçekliğinin tuzla buz olmasına yol açtı ve algının yerini çıplak hakikat aldı. Nitekim Arap deryasında küçük bir ada misali yer alan İsrail, ani bir baskınla ve aynı anda 3 cephede birden (Mısır, Ürdün, Suriye) savaşmak suretiyle 6 gün içinde Arap ordularını bozguna uğratmıştı.

Bu süreçteki en önemli nokta, 1948 yılındaki Mısır, Ürdün ve Suriye ordularının İsrail'e tekrar tekrar yenilmeleriydi. Kamuoyunda ise yenilgi genellikle şu şekilde gerekçelendiriliyordu:

Aslında 3 gerici Arap rejimi yenildi. Modern Arap ulusçuluğu (Panarabizm) yenilmediği gibi 1948 savaşının öcünü 1967'te alarak İsrail'i toptan silip süpürüp denize dökecektir! 1960'lar boyunca başarıdan başarıya koşan ve hatta 1956 Süveyş Kanalı Harbi'nde Fransa-İngiltere-İsrail üçlüsünün saldırısını geri püskürten Arap ulusal kurtuluş hareketinin simgesi ve öncüsü Cemal Abdülnasır'ın çizdiği yolda ilerleyen Arap ilerici hareketlerinin (Baas Partisi ve kolları) asıl ülküsü BİRLİK, ÖZGÜRLÜK ve SOSYALİZM olduğundan hiçbir işgalci, sömürgeci ve emperyalist güç bu akımın önünde duramaz!
 

Gelgelelim beklenen olmadı.
 

1967 Savaşı'nda İsrail'in Sina Çölü'nü ele geçirmesini gösteren harita / Görsel: Amerika Birleşik Devletleri Askerî Akademisi
1967 Savaşı'nda İsrail'in Sina Çölü'nü ele geçirmesini gösteren harita / Görsel: Amerika Birleşik Devletleri Askerî Akademisi

 

İlerici diye anılıp alternatif olarak sunulan bu ülkelerin rejimleri, 1967 yılında ummadıkları bir darbeyle hezimete uğradılar. Bu bozgun, aynı zamanda Arap dünyasındaki ulusal kurtuluş hareketlerinin tarihi bir kırılma noktasını da teşkil ediyordu.

Panarabizm geriledikçe, o zamana kadar Nasırcılık ve Baasçılık akımına karşı duramayan politik İslamcılık ile gelenekçi Selefilik yavaş yavaş kıpırdanmaya başlayarak din ve İslam üzerinden "ilerici rejimlere" karşı ideolojik mücadeleyi basit ve popülist söylemlerle başlatmış oldular. Halk içinde son derece avamca bir tarzda propaganda yapıyor ve özetle şöyle diyorlardı:

Ey millet, ey cemaat! Biz Allah'ı unuttuk. Allah da bizi unutup ihmal etti ve bilerek korumadı. Mağlubiyetimiz ve felaketimiz bundandır. Ey iyisi biz ata-dede mirasımıza yani dine dönelim. Allah'ın ipine sarılırsak bu mihnet ve felaketten selamete çıkarız!
 

1967 Savaşı'nda İsrail tarafından vurulan ABD'ye ait USS Liberty savaş gemisi / Fotoğraf: U.S. Navy
1967 Savaşı'nda İsrail tarafından vurulan ABD'ye ait USS Liberty savaş gemisi / Fotoğraf: U.S. Navy

 

Yenilgiden sonra Mısır, Suriye, Ürdün, Filistin gibi cephe ülkelerinde merkez sağ kesimler yükselişe geçti; başta Müslüman Kardeşler (İHVAN) olmak üzere politik İslamcı örgütler ortaya çıkarak ana muhalefet partisi (Mısır, Ürdün, Sudan, Cezayir) seviyesine ulaştılar. Sol, ilerici, aydınlanmacı görüşler ise giderek geriledi veya devlet tarafından geriletildi.

Devlet, politik İslamcılarla tarikatların önünü açıp desteklemek suretiyle sol-sosyalist-aydınlanmacı akımları zararsız hâle getirmeye çalışıyordu. Tipik örneği Mısır'da görüldü. Abdülnasır'ın yerine geçen Enver Sedat zamanında tarikatlar, gelenekçi Selefiler ve radikal militan örgütler ortaya çıktı. İslamcı cihatçılar, kendilerini yaratan Enver Sedat'ı bir resmigeçitte katlettiler.

Cezayir'deki iktidarın giderek sağa kayması ise İslami Cephe'nin 1990'lardan itibaren yükselerek önce ana muhalefet partisi, daha sonra da seçimi kazanarak birinci parti hâline gelmesine yol açtı. Devlet önünü kesince de 10 yıl süren kanlı bir iç savaş yaşandı.

Sudan'daki Müslüman Kardeşler, antikomünist darbeci Cafer Numeyri'nin teşvikiyle iyice palazlandılar. 1990'larda hükûmette koalisyon ortağı oldular; 2000'li yıllarda bir çeşit darbe yoluyla iktidara geçtiler. Hareketin lideri Hasan Turabi, fikirleriyle Arap-İslam dünyasında nam saldı; kendi çizgisini izleyen (Türkiye'deki üniversite gençliği dâhil) yeni akımların türemesinin yolunu açtı.
 

Kudüs'e giren İsrailli askerler / Fotoğraf: Yossi Ashkenazi
Kudüs'e giren İsrailli askerler / Fotoğraf: Yossi Ashkenazi-GPO

 

İşin garip yanı şuydu:

Araplar hezimetlerini dinden uzaklaşmaya bağlarken, İsrailliler galibiyet ve zaferlerini "Tanrı'nın onlara toprak vaat etmesi, Tevrat'ın müjdesi ve dini Siyonizm mucizesi" ile izah ediyorlardı. Dönemin Savunma Bakanı Moşe Dayan, Ürdün ordusundan 2 günde alınan Kudüs'te ilk önce Musevilerce kutsal ziyaret makamı sayılan Ağlama Duvarı'nı ziyaret etti. Rabbine (İbranice Adonay) hamdüsenadan sonra şöyle dedi:

Tüm topraklarımızdaki kutsal mekânlara geri döndük ve bir daha asla onlardan ayrılmayacağız.
 

Böylece dünyanın dört bir yanına dağılmış Yahudi cemaatlerinin ortak dini duası ve ülküsünün sloganı hâline gelmiş olan "Yeruşelayim, Yeruşelayim Şana Ha Ba" (Kudüs, ey Kudüs, bu yıl kavuşamadık, gelecek seneye…) diyen Tanrı'nın vaadi gerçekleştirilmiş oluyordu.

Dini Siyonizm giderek milliyetçi ve ırkçı bir nitelik kazandı. 1948 yılından itibaren devletin kurucu partisi sayılan sosyal demokrat meşrepli İşçi Partisi, 1970'lere kadar iktidar tekelini elinde tutmuştu. 1970'lerin ikinci yarısında Siyonist dinci partilerle ırkçı Siyonist Likud Partisi birleşerek ilk kez iktidarı aldılar. 1980'ler boyunca İşçi Partisi ve diğer sol-komünist hareketler gerilerken dinci-ırkçı Siyonist oluşumlar gelişip güçlendi. İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu ile onun günümüzdeki ortakları (Ben Gvir, Bezalel Smotriç gibi) o dönemin mirasçıları sayılırlar.
 

Kudüs'ün fethinin ardından şehre giren Moşe Dayan ve İzak Rabin / Fotoğraf: GPO
Kudüs'ün fethinin ardından şehre giren Moşe Dayan ve İzak Rabin / Fotoğraf: GPO

 

İtibarsızlaşan Panarabizm ülküsü

1967'deki zaferin İsrail'deki yansıması yukarıda belirttiğimiz gibiydi. Buna karşılık Arap kurtuluş hareketi ise itibarsızlaşma sürecinde siyasi söylemleri, millî kurtuluş projeleri, ekonomik kalkınma planları ve toplumsal vaatleri açısından ciddi bir şekilde sorgulanmaktaydı. Halkla "ilerici ve kurtuluşçu" rejimler arasında güvensizlik artmıştı.

Halk kesimleri baskılanıp ötekileştirilirken iktidarlar kendilerini tahkim ediyor, kitlelerle aralarına aşılmaz duvarlar örerek kendilerini tecrit etmekten geri durmuyorlardı. Giderek polis devleti olmayı tercih edenler; kurumları hiçe sayarak keyfî idareler kurma yolunda önemli mesafeler kat ediyorlardı. Her muhalif ses, "İsrail'e karşı seferber olup mücadele ediyoruz, düzenimizi ve birliğimizi bozma" bahanesiyle anında susturulup cezalandırılıyordu.

Arap-İsrail Savaşı'nın zorunlulukları adına uygulanan bu tür güvenlikçi politikalar neticesinde ceberut bir devlet aygıtı oluşuyor ve kitle tabanı azalan bu rejimler, dışarıya karşı çaresiz kalıveriyorlardı.

Birçok Arap düşünür ve aydın, bu hezimet yahut felaketin sebep ve anlamı üzerine çokça tartıştı, yazıp çizdi.

Örneğin, Suriyeli tarihçi Konstantin Zerrik, "Yeniden Felaketin Anlamı"; Suriyeli laik düşünür Sadık Celal El Azm, "Hezimet Sonrası Özeleştiri" ve Suriyeli ulusalcı yazar Yasin El Hafız, "Yenilmiş İdeoloji ve Hezimet" isimli kitaplarında bozgun sonrası itibarsızlaşma ve perişanlığın sosyo-politik anatomisini ortaya çıkarmaya çalıştılar.

Bütün nicelik ve nitelik farklılıklarına rağmen Arap rejimleri o tarihlerde acı mağlubiyetin ve hezimetin üstünü örtmeye, ikinci felaketin izlerini hafızalardan silmeye, en azından ağır bedelini hafifleterek geçiştirmeye gayret ediyorlar ve genel anlamıyla kendilerini şöyle savunuyorlardı:

Bu savaş, yenilgiye uğramamızdan çok hedefimizi gerçekleştiremediğimiz için eleştirilmelidir! Sadece muharebeyi kaybettik. Hiçbir ilerici, ulusal kurtuluşçu Arap rejimi İsrail ile savaş sonucunda çökmedi. İktidardalar ve faaliyetlerine devam etmek suretiyle gelecek savaşlara hazırlık içindeler!
 

 

Filistin davası geri plana atıldı

1967 Savaşı, çelişkili ve birbirine zıt sonuçlar doğurdu. Örneğin o güne kadar en azından teorik olarak veya görünüşte Arap dünyasının ana gündemi Filistin meselesiydi. Solcu, ilerici, sağcı, dinci ve İslamcı çevreler açısından varsa yoksa Filistin sorunu idi ve durmadan konuşulup tartışılıyordu. Hepsi hemfikirdi:

Filistin kurtulmadan Arap dünyasının diğer sorunları çözülemezdi!

Savaş sonrasında ise Filistin konusu ikinci plana itildi; "İsrail'in işgal ettiği Arap topraklarından çekilmesi" politikası yerini aldı.

Çekilme olursa Filistin toprağı da kurtulmuş olacaktı!


Bu söylem, yeni gündemin çerçevesini de belirledi:

İsrail 1948'deki sınırlarına çekilip Filistin halkına haklarını verirse, Arap devletleri kendisiyle barışıp onun meşruluğunu tanıyacaktı.


O tarihe kadar radikal eylemleriyle İsrail'e kök söktüren Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) çatısı altındaki yaklaşık 15 örgüt, hâlâ denizden ırmağa kadar (Akdeniz sahilinden başlayıp Ürdün sınırından geçerek Batı Şeria Irmağı'na uzanan bütün topraklar) olan vatanı talep ediyor; İsrail'in 1948 ve 1967 savaşlarında gasp ettiği topraklardan çıkarılması için silahlı mücadeleyi esas alıyorlardı...

Bölgedeki Arap ülkeleri burada yükselen ve dünyaya neredeyse meydan okuyan Filistin silahlı hareketlerinin varlığını tanıdılar; onlara kucak açtılar ve mali, siyasi, lojistik destek verdiler.

Kimi ülkeler onlar sayesinde 1967 savaşında uğradığı hezimeti telafi edip unutturmaya çalıştılar ve kendi iktidarlarını sağlamlaştırıp yeniden kitle desteği kazanmak için FKÖ mücadelesini istismar ettiler.
 

İsrail birlikleri Ağlama Duvarı önünde / Fotoğraf: David Rubinger
İsrail birlikleri Ağlama Duvarı önünde / Fotoğraf: David Rubinger-GPO

 

İsrail işgal ederek Filistin toprağını birleştirdi

Arap-İsrail Savaşı'nın en önemli sonuçlarından biri de tarihî Filistin topraklarının Aretz Yizrael (İsrail Yurdu: Yahudi kavminin antik yerleşim yeri) adı altında birleştirilmesi olmuştu. Bu mantık kendi içinde tutarlıydı. Çünkü herhangi bir Yahudi inancına göre İsrail Devleti ile İsrail Toprağı arasında herhangi bir kavram kargaşası yoktu.

İsrailli bir Yahudi'nin bilincine kazınmış algı şuydu: İsrail Devleti ile İsrail algısı özdeştir ve bu da Tevrat'ta Rab tarafından "seçkin Yahudi kavmi" için vaat edilmiş topraklar demektir. İbranicede Yehuda-Şamira diye geçer ki, Arapça adı Filistin halkının yaşadığı işgal altındaki Batı Şeria bölgesidir.

İşgal sonucu Filistinli Arapların çoğunlukta olduğu kadim şehir Doğu Kudüs ile İsrail'in Yahudi vatandaşları için sonradan inşa ettiği Batı Kudüs birleştirilmiş oldu. Böylece şehrin Yahudileştirilmesi, bir anlamda oranın otokton halkı sayılan Filistinlilerin sürülüp yerine Yahudilerin yerleştirilmesiyle sağlanmış oluyordu.
 

Kudüs'ün fethini kutlayan Yahudiler / Fotoğraf: Moshe Milner
Kudüs'ün fethini kutlayan Yahudiler / Fotoğraf: Moshe Milner-GPO

 

Gelişmeye paralel olarak laik Siyonizm, ırkçı Siyonizm ve siyasi Siyonizm birbirlerine yakın tutumlar alarak 1977'de ortak iktidar kurdular. Böylelikle İsrail'in bölgedeki yerinin sağlamlaşması ve Batılı devletlerin vazgeçilmez müttefiki sıfatıyla kudretli bir bölge devleti olması da bu dönemde açıklık kazanmış oldu.

Kendi vatandaşları ve dünya Yahudilerinin nazarında "gidip sığınılacak güvenli bir devlet" olma algısı İsrail'e sayısı giderek artan turist, bedava/gönüllü iş gücü (çoğu Yahudi olması şartıyla daha çok Batılı ülkelerden giden turistler, bilhassa hasat zamanı Kibbutz denen ortak tarım üretim merkezlerinde karın tokluğuna çalışabiliyor) sağladı.

Neticede çatışma anlarında insan kaynağı da (bilhassa Yahudi meşrepli gençlerin gidip orduya katılarak ateş hattında veya cephe gerisinde bizzat hizmet etmesi gibi) temin edilmiş oldu.

İsrail ekonomisi, gerek Yahudi diasporası ve Batılı ülkelerdeki Musevi zenginler gerekse lobilerin maddi yardımlarıyla güçlenmeye başlamıştı. ABD ve diğer Batılı ülkelerin hibe veya ucuz krediler şeklindeki parasal yardımlarının oranı da artmıştı.

Bütün bu gelirler, İsrail'in işgal ettiği topraklardaki tarım alanlarını genişletmesine, Filistinlilerin mülk ve arazilerine el koyarak inşa ettiği Kibbutz ve benzeri köy-kent kabilinden Yahudi yerleşim alanlarının artmasına ve Sovyetler Birliği ile ona bağlı ülke sistemlerinin çökmesinden sonra oradaki Yahudilerin getirilip anılan köy-kentlerde iskân edilmesine yol açtı.
 

İsrail Başbakanı Levi Eşkol, Golan Tepeleri'nde / Fotoğraf: Avner Ofer
İsrail Başbakanı Levi Eşkol, Golan Tepeleri'nde / Fotoğraf: Avner Ofer-GPO

 

İsrail'in şiddetle ihtiyaç duyduğu su kaynaklarından biri de Suriye toprağı olan Golan Tepeleri'nin 1967'de işgal edilmesinden sonra elde edildi. Hâliyle Batı Şeria ile Golan Tepeleri, İsrail mallarının tüketim pazarlarına dönüştürülmüş oldu.

1948 ile 1967 savaşını da katarsak Hamas örgütünün Ekim 2023'teki baskınıyla birlikte İsrail ile Filistin örgütleri arasındaki kapışma 3. dönem savaşı diye adlandırılabilir. Bu süre zarfında İsrail, fiilî olarak Filistin arazilerinin %73'ünü işgal ederek denetimi altına almıştır. İşgal ve tehcir nedeniyle Filistin halkının toplam nüfusunun 3'te 1'i yurdundan yuvasından çıkarılıp mülteciliğe zorlanmıştır.

1967 Savaşı, birçok bakımdan diğerlerinden farklı sonuçlar doğurmuş; her şeyden önce İsrail'de radikal dinci bir akıma iktidar yolunu açmıştır. Sol ve liberal akımlar gerilemiş; gericilik ve ırkçılık ön plana çıkmıştır. İsrail o zamana kadar görece "seküler ve demokratik bir devlet" görüntüsü verirken tam anlamıyla koyu/sofu/fanatik bir Yahudi devleti oluvermiştir.
 

Nablus şehri sokaklarında operasyon gereği deriye gezen İsrailli askerler / Fotoğraf: Nati Harnik-GPO
Nablus şehri sokaklarında operasyon gereği deriye gezen İsrailli askerler / Fotoğraf: Nati Harnik-GPO

 

Hamas baskını sonrası durumun getirdikleri

Günümüz gerçeği şudur: İsrail, aynı anda birden fazla cephede, farklı düşmanlarla savaşmakta başarılı olabilmiştir. Eskiden adeta yıldırım hızıyla başlattığı askerî çatışma ve harekâtların süresi nispeten kısa sürüyordu. Oysa 2023'ten bu yana 20 ay gibi çok uzun bir sürede bile ara vermeksizin ordularını cephede savaştırabilmektedir.

Filistinliler açısından uluslararası alanda bile kabul görmüş olan "muhtemel bir Filistin devleti kurma" fikri ve projesi ise eski hükmünü yitirmiştir. Esasen bunun altyapısı da kalmamıştır. Gazze mıntıkası yerle bir olmuş; Batı Şeria'da yeniden işgal, istimlak, el koyma, gasp etme yoluyla Filistinlilerin arazileri gün geçtikçe küçültülmüş, mülkleri azaltılmış, bunun yerine Yahudi yerleşim yerleri alabildiğine genişletilmiştir.

Ramallah'ta oturan Filistin otoritesi ve başkanı Mahmud Abbas, sadece yerel idari bir aygıt-mekanizma olmanın ötesine gidememiştir. Bu idare, hemen tümüyle ekonomi, yönetim ve güvenlik temelinde İsrail'e bağımlı hâle gelmiştir.

Günümüzde İsrail, bölgesel güçlerle (Türkiye, İran, Suriye, Irak, Ürdün, Mısır) boy ölçüşüp kapışabilen ve yer yer üstün gelebilen hegemon bir devlet görüntüsü vermektedir. Suriye yüzünden Türkiye ile 2 kez dolaylı çatışmaya girmiş; Hama ve Humus dolaylarında inşa edilen Türkiye'ye ait bazı askerî/dinleme/hava üsleri vurulmuştur.
 

İsrail savaş uçakları, 1967'de Sina Çölü üzerinden Mısır'a düzenlenen baskın sırasında / Fotoğraf: Moshe Milner
İsrail savaş uçakları, 1967'de Sina Çölü üzerinden Mısır'a düzenlenen baskın sırasında / Fotoğraf: Moshe Milner-GPO

 

Birkaç yıldan beri hem İran topraklarına hem de bölgedeki vekilleri Hizbullah (Lübnan) ile Haşdi Şabi (Irak) ve Husi hareketine (Yemen) defalarca saldırılar düzenlemiştir.

İsrail, her zamankinden daha fazla ve özellikle Trump yönetiminin sayesinde ABD'nin uydusu hatta 52. eyaleti konumuna gelmiş; askerî alanlarda ortak birimler ve silah üretimlerine katılacak kadar avantajlar sağlamıştır. Bilinmelidir ki İsrail'in bu başarısının arkasında ABD ile yaptığı stratejik ittifak ve ortak operasyonlar vardır.

ABD'den cesaret alan İsrail yönetimi, bölgede kazık çakmış bir Yahudi devleti olması hesabıyla artık Filistinlilerle stratejik müzakere masasına oturma ihtiyacı duymadığı gibi Abraham Anlaşmaları vesilesiyle bölüp parçaladığı Arap ülkelerinden bazılarını da (Birleşik Arap Emirlikleri, Bahreyn, Fas, Sudan, Somaliland vb.) kendi yanına çekmekte; gücünü, kudretini pekiştirdikçe Mısır ile Türkiye gibi bölge ülkelerini farklı yol ve yöntemlerle sıkıştırabilmektedir.

İsrail çok eskiden "mağdur" devlet rolünü oynarken, bugün kamuoyundaki tecrit edilmişliğine ve kınanmasına aldırmaksızın ırkçı, dinci ve Siyonist sömürgeci saldırgan bir devlet görüntüsünü pekiştirmeye bakmaktadır. Tabii bu "tetikçi devlet" profili, esasında Trump'ın küresel ölçekteki "korsan devlet" görüntüsünden bağımsız değildir.
 

ABD Başkanı Richard Nixon, işgal altındaki Celile mıntıkasında / Fotoğraf: Avner Ofer
ABD Başkanı Richard Nixon, işgal altındaki Celile mıntıkasında / Fotoğraf: Avner Ofer-GPO

 

İsrail 80 yıl boyunca toplamda 14 irili ufaklı savaşa katılmıştır. Bunlardan 5'i (1948, 1956, 1967, 1969, 1973) doğrudan Arap devletleriyle kendi arasında gerçekleşmiştir. 8 adedi devlet olmayan güçlere (Filistin silahlı örgütleri gibi) karşı düzenlenmiştir. Bunlardan (1978, 1982, 2006) Lübnan'daki Filistin direniş hareketlerine yöneliktir. 5 adedi ise (2008, 2012, 2014, 2021, 2023) Gazze'deki Hamas ile İslami Cihad gibi hareketleri hedef almıştır. Filistin halkıyla örgütlerinin birlikte düzenledikleri halk ayaklanması (İntifada) sırasında İsrail, 2 aşamada (1987-1993) ve (2000-2004) savaşmıştır.

Sözün özü: 1967 Arap-İsrail Savaşı, sonraki yıllarda sürekli kendini tekrarlayacak olan yöntemlerin ilk halkasıdır. İsrail katılıp kazandığı her muharebeden sonra bir sonrakine hazırlanmıştır. Filistinliler de aynısını yapmış; her yenilgiden sonra toparlanıp tekrar muharebe denemelerine başvurmaktan geri durmamışlardır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU