İlimde "otorite" deneydir. Yani, fiziksel istidlalde bulunmaktır.
Felsefede ise akıldır. Yani, "mantıklı istidlalde bulunmaktır".
Dinde de "otorite"; o dinin öncüsüdür.
Yani bir dinin takipçileri "Bu söz peygamber tarafından söylendiği için ben bunu kabul ediyorum" derler. Başkalarının ne söyleyip söylemediklerinin benim için hiçbir önemi olmaz iddiasında bulunurlar.
İşte burada tarih ortaya çıkıyor.
Acaba peygamber bunu söylemiş midir, söylememiş midir?
Benimle peygamber arasında 1400 yıllık bir mesafe vardır, şayet bu sözü söylemiş ise, bu söylediği söz hangi dönemlerde ve hangi cadde ve sokaklardan geçerek bana ulaşmıştır?
Nasıl bir değişimlere maruz kalmıştır?
İşte bunların tümünün, peygamberden bana ulaşan o sözün üzerinde önemli etkileri söz konusudur.
Çünkü ben, peygamberden bana intikal eden o sözü, kesin bir senet olarak kabul etmek istiyorum.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bakınız Ebu Hanife peygamberden 2 asır sonra vardı. Bu zat, peygamberin söylediği iddia edilen o kadar fazla hadisler içerisinden yalnızca 16 veya 17 tanesini alıp kabul ediyor ve diğerlerini kabul etmiyor.
Diğerleri benim açımdan muteber değildir diyor. Bununla birlikte yine de kendi fıkhını (Hanefi fıkhı) tesis ediyor ve en fazla da Şiilerin kabul etmedikleri "kıyas"tan faydalanıyor. Günümüzdeki Sünnilerin çoğunluğu da "Hanefi fıkhına" göre amel ediyor.
Bazen "naklin" kendisi "sözün" destekçisi ve güvencesi oluyor, bazen de nakil yalnızca o sözü yüklenip size taşıyan bir araç konumunda bulunuyor ve söz gücünü nakilden almıyor, o kelimeler içerisindeki delil ve mantıktan alıyor.
Örneğin, bundan 1400 yıl önce bir olayın vuku bulduğunu düşününüz. "Acaba bu olayı bize kim bildirmiştir" diye sorulacak olursa, tabi ki "tarih haber vermiştir" deriz.
O takdirde bu olay ister peygamberin gönderilişi ile ilgili olsun ister vahyin nüzulü veya nebinin savaşları, doğumu ya da vefatı ile ilgili olsun, tüm bu tarihi olaylar, "tarihi nakiller" üzerinden bizlere intikal etmişlerdir.
Bu tarihi intikallerden kimileri güçlü kimileri ise zayıftırlar.
Örneğin Hz. İsa (as) hakkında tarihi açıdan onun dar ağacına çekildiğini biliyoruz.
Tarih bize der ki, bundan 2000 küsür yıl önce İsa’yı dar ağacına astılar ve bu olayın o dönemden bize tarihi nakil ile ulaştığı iddiasında bulunurlar.
Hıristiyanlar bunun böyle olduğunu söylerler ama Müslümanlar bunu kabul etmezler ve onlara; "sizin bize naklettiğiniz o tarihe biz inanmıyoruz" derler.
İşte buradan tarih ilminin ne kadar zayıf bir ilim olduğunu anlıyoruz. Hatta tarihin "tevatür/kesin" olanı dahi tereddüt sebebi olmaktadır.
Yani Hıristiyanlar açısından İsa’nın dar ağacına çekilmesi, tarihin mütevatirlerinden (kesinleşmişlerinden) kabul edilmektedir, fakat Müslümanlar bu kesinliği (tevatürü) kabul etmezler ve onlara; "sizin için kesinlik arz eden bu tarihi olay, bizim için doğru değildir" derler.
Oysaki İsa’nın bu tarihi olayı, onlar açısından mütevatirdir (kesindir). Yani o esnada orada bulunan herkes İsa’nın dar ağacına götürüldüğünü kendi gözüyle görmüştür.
Fakat Kur’an bu hususta şüphe etmiştir.
Kur’an diyor ki:
O dar ağacına götürülen İsa değildir, ona benzer başka bir şahıstır.
(Artık Kur’an’ın bu sözüne karşı siz ne söyleyebilirsiniz?)
Kur’an, Hz. İsa ile ilgili bütün olayları ve olayların naklini teyit etmiştir.
Fakat İsa’nın ölümü konusunda Yahudileri temize çıkarmıştır.
Oysa onu öldürmediler ve asmadılar. (Nisa: 157)
Yani Kur’an diyor ki, Yahudiler İsa’yı öldürmediler. Kur’an’ın bu sözünden dolayı Yahudilerin Kur’an’a saygı duymaları gerekir ve yine İslam peygamberine de saygı duymalılar, çünkü her ikisi de onları temize çıkarmıştır.
Hıristiyanlar bu son dönemlerde Yahudilerin tümünün suçlu olmadıklarını kabul ederlerken, İslam ve onun peygamberi bundan 1400 küsür yıl öncesinde bu işi Yahudilerin yapmadıklarını söylemiştir.
Yakin olarak onu öldürmediler. (Nisa: 157)
Oysaki Hıristiyanlar da "Yakin olarak Yahudiler İsa’yı dar ağacına götürmüşlerdir" diyorlardı.
Söylediğimiz bu konu, yalnızca Hz. İsa (as) hakkındaki bu mütevatir kabul edilen olayla ilgili değildir, tarihin bir takım "mütevatir yakinleri" de öyledir.
Sizler Şiilere baktığınızda, Şiiler de tümüyle Gadir-i Hum olayının "yakin/kesin" olarak vuku bulduğuna iman ederler.
Hatta Sünniler de onların söylediklerinin aynısını söylerler. Onlar da Gadir-i Hum’un vuku bulduğunu kabul ederler.
Şiiler, peygamberle ilgili onun söylediği genişçe bir hutbeyi de naklederler.
Biz burada bu hutbenin tümüyle ilgili bir işimiz yoktur, fakat yalnızca o hutbenin "mütevatir" olan kısmıyla, yani Sünni’nin de Şii’nin de ortaklaşa kabul ettikleri kısmıyla ilgili bazı görüşümüz olacaktır ve o bölümü ele alıp onun üzerinde kısaca bir tahlilde bulunmak isteyeceğiz. O da şudur:
Hz. Peygamber (sav) o günde İmam Ali (as)’ın elini alıp, ona işaret ederek şöyle dedi:
Ben kimin Mevla’sı isem bu Ali de onun Mevla’sıdır. Allah’ım. Ali’ye dost olana dost ol, ona düşman olana düşman ol, ona yardım edene yardım et, onu yüzüstü bırakanı yüzüstü bırak.
Yani Şiilerin o genişçe naklettikleri o hutbe içerisinde mütevatir ve kesin olan cümleler bunlardır.
Gelenekselci Sünnilerden birçoğu gelmiş Gadir-i Hum hadisesini, bu hadiseden hayli önceleri vuku bulan başka bir hadiseye bağlamışlardır.
Yani Sünnilere göre İmam Ali (as) ile Halid b. Velid bir savaş için birtakım kabilelerin üzerine gitmişler ve orada bu ikisi arasında bir sürtüşme vuku bulmuş, bunlar da Gadir-i Hum günü aralarındaki o ihtilafı peygambere intikal ettirmişler.
Peygamber de zaten son hac dönüşü o yolun üzerindeydi.
Sünniler şunu derler:
Gadir-i Hum gününde Hz. Peygamber (sav) işin gerçeği genelde Müslümanlara ve özelde de Halid b. Velid’e şu mesajı verdi:
Ali ile ihtilafa düşmeyiniz. Ali benim dostumdur ve Allah’ım. Kim Ali’yi dost edinirse sen de ona dost ol. Kim de onu düşman edinir ise sen de ona düşman ol. Kim ona yardımcı olur ise sen de ona yardımcı ol, kim de onu yüzüstü bırakırsa, sen de onu yüzüstü bırak.
Ben burada şöyle oldu ya da olmadı konusuna girmek istemiyorum, yalnızca şunu demek istiyorum:
Şayet bir olay mütevatir bir şekilde bile nakledilse, yine onun üzerinde ihtilafa düşülebiliyor.
Yani o olayın özünde ihtilaf olmuyor, ama tefsirinde ve tafsilatında ihtilaf vuku buluyor.
Yani, acaba: "Ben kimin Mevla’sı isem Ali de onun Mevla’sıdır" cümlesinin anlamı bu mudur değil midir, bu cümlenin medlûlü ve maksadı neydi? gibi tartışmalar oluyor.
Diğer bir ifadeyle; insanlar bu olayın rivayetini kabul ediyorlar ama dirayetinde (akla göre ne anlam taşıdığında) ihtilafa düşüyorlar ve acaba gerçekte böyle miydi değil miydi diye tereddütte bulunuyorlar. Ya da şunu söylüyorlar:
Peygamber (sav) 'Allah’ım. Ali’nin dostuna dost, düşmanına düşman ol' derken, Ali’yi ümmete tavsiye etme makamında mı bunu söylemiştir, yoksa başka bir hükmün beyanı, yani tayini makamında mı bunu dillendirmiştir.
Tabi ki sizi bir işe atamak ile o işe tavsiye etmek ayrı şeylerdir.
Bazen size "falan şahıs filan iş için iyidir" diyorlar.
Bu, yalnızca tanıtmak maksatlıdır.
Bazen de size "Ben onu bu işe atıyorum" diyorlar.
Bunlar, birbirinden ayrı iki konudur.
Gadir-i Hum olayında, bu konuların ikisi de söz konusudur.
Sünni ile Şii ya da Protestan ile Katolikler arasında baş gösteren tüm ihtilaflar, "tarihi metinler üzerindeki farklı tefsirlerden kaynaklanmaktadır."
Yine tarihi olayların tümü, farklı tefsirler üzerinde karar kılmıştır. Bizim söylediğimiz "tarihi ilimler, ilimlerin en zayıfıdır" sözü, gerçekten de doğrudur.
Tarihin kanalıyla bize ulaşan konuların tümü de birçok esinti, değişim, rüzgâr, tipi ve farklı ellerden geçerek bize ulaşmıştır.
Bize ulaştıktan sonra da yine bizler birçok kavramla yüz yüze kalıyoruz.
Bu kavram ve haberleri de yeniden anlamlandırmamız gerekiyor ve o anlamların önünde de yine birçok ihtilaflar söz konusu oluyor.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish