ABD’nin Ankara Büyükelçisi ve aynı zamanda Suriye ve Irak özel temsilcisi Tom Barack’ın Türkiye’ye rol biçen açıklamaları tarihteki Ortadoğu Komutanlığını hatırlatıyor.
Soğuk Savaş'ın ilk yıllarında Ortadoğu, üç başkentin birbiriyle çatışan hesaplarının sahnesiydi. Londra çöken imparatorluğunun son kalesini bölgede tutmaya çalışıyor, Vaşington Sovyetleri çevreleme stratejisinin halkalarını döşüyor, Ankara ise güvenliğini Batı'ya bağlama arzusundaydı.
Peki, bu üçgende İngiltere neden Türk ordusunu NATO'nun değil, kendi denetimindeki bir Ortadoğu yapısının içinde görmek istedi?
Cevap, Londra'nın azalan gücünü gizleme refleksinde saklıydı. İkinci Dünya Savaşı İngiltere'yi galip ama tükenmiş bırakmıştı.
Hindistan elden çıkmış, Süveyş Kanalı ve çevresindeki garnizonlar imparatorluğun Akdeniz'den Asya'ya uzanan can damarının son tutamağı haline gelmişti.
Londra için Ortadoğu, vazgeçilmesi düşünülemeyecek bir nüfuz alanıydı.
Dönemin İngiliz Dışişleri Bakanı Ernest Bevin, NATO'nun coğrafi sınırlarının Batı Avrupa ve Kuzey Atlantik ile kesin biçimde çizilmesini savunurken aslında bambaşka bir kaygı taşıyordu: Ortadoğu, ittifakın ortak meselesi haline gelirse, bölge Londra'nın tekelinden çıkıp Vaşington'ın eline geçerdi.
İşte İngiltere'nin asıl korkusu buydu. ABD'nin NATO şemsiyesini kullanarak Ortadoğu'ya sızması, İngiliz nüfuzunu hızla eritebilirdi.
Bu yüzden Bevin, Türkiye ve Yunanistan'ı NATO'nun dışında tutup, her iki ülkeyi de kendi denetimindeki ayrı bir Ortadoğu savunma yapısına yerleştirmeyi önerdi.
Resmî gerekçe, Sovyetler ile sınırı bulunan bu ülkelerin pakta alınmasının Moskova'yı kışkırtacağı ve Kıbrıs meselesinin ittifakın güney kanadını kırılganlaştıracağıydı.
Gerçek hesap ise Türk ordusunun Avrupa savunmasına eklemlenmesi değil, Londra'nın kontrolündeki Ortadoğu'da bir tampon olarak kullanılmasıydı.
Vaşington'ın gözünde tablo bambaşkaydı. ABD için belirleyici olan Sovyetleri çevreleme stratejisiydi.
Sovyet sınırına yaslanan, güçlü ve kararlı bir Türk ordusu bu kuşatma hattının en değerli halkasıydı.
Kore'de cepheye muharip bir tugay gönderen Türkiye askeri kararlılığını kanıtlayınca, Vaşington Ankara'yı doğrudan NATO'nun içinde görmek istedi.
ABD'nin bu desteği devreye girince, İngiltere tek başına engellemenin müttefik ilişkilerine zarar vereceğini gördü ve direnişten pazarlığa geçti.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Londra'nın yeni stratejisi, üyeliği onaylamanın bedelini Ortadoğu'da tahsil etmekti. 1951'de göreve gelen Dışişleri Bakanı Herbert Morrison, Türkiye'nin NATO'ya girmesi karşılığında, Mısır merkezli kurulacak ve Süveyş'teki İngiliz askeri varlığının meşruiyetini koruyacak Ortadoğu Komutanlığı (MEC) projesine kurucu ortak olarak katılmasını şart koştu.
Böylece Londra hem Türk ordusunu NATO içinde hem de bölgesel nüfuzunu kendi tasarladığı yapı içinde tutacaktı.
Dışişleri Bakanı Fuat Köprülü, Temmuz 1951'de Morrison'a gönderdiği mektupta, NATO garantileri tam sağlandığı takdirde Ortadoğu savunmasında her türlü sorumluluğu üstlenmeye hazır olduklarını bildirdi. Türkiye, üyelik kapısını açmak için bu bedeli prensipte kabul etmişti.
Nitekim eski ABD Ankara Büyükelçisi George McGhee’nin anıları da İngiliz hesaplarının yalnızca askerî olmadığını gösteriyor. McGhee’ye göre Vaşhington ve Ankara’daki karar vericiler, Arap dünyasının İngiltere ve Fransa’ya sömürge geçmişleri nedeniyle güvenmediğinin farkındaydı.
McGhee’nin aktardığı görüşmeler, Ortadoğu Komutanlığı’nın önündeki asıl engelin askerî değil siyasi meşruiyet sorunu olduğunu ortaya koyuyor.
Bölge ülkeleri İngiltere ve Fransa’yı sömürgeci güçler olarak görmeye devam ederken Londra, kuracağı güvenlik düzenine daha geniş bir kabul kazandırmanın yollarını arıyordu.
Bu nedenle Londra açısından Türkiye yalnızca Sovyetlere karşı bir askerî bariyer değildi, aynı zamanda İngiliz liderliğindeki bir güvenlik düzenine siyasi meşruiyet kazandırabilecek bir ortaktı.
Peki bu komutanlık tam olarak nasıl bir yapı olacaktı?
Londra'nın masaya koyduğu tasarı, bölgeyi tek bir İngiliz şapkası altında topluyordu. Tasarıya göre komutanlığın başında bir İngiliz general bulunacak, Türkiye ve bölgenin geri kalanındaki kuvvetler ise bu yapıya bağlı ayrı komutanlıklar altında örgütlenecekti.
ABD bu yapıya kuvvet tahsis etmeyecek, fakat siyasi ağırlığını koyacaktı. Türkiye'ye ise Kara Kuvvetleri Komutan yardımcılığı gibi ikincil bir makam düşünülüyordu.
Tasarının kalbinde Süveyş vardı. İngiltere, Mısır'daki üs sistemini kendi bayrağı altında tutmanın artık imkânsızlaştığını görüyor, bunun yerine üssü çok taraflı bir komutanlığa devrederek varlığını "müttefik koruması" kılıfıyla sürdürmeyi planlıyordu.
Karargâhın nerede kurulacağı bile başlı başına bir nüfuz kavgasıydı: ABD'nin Politika Planlama Kurmayı merkezi Mısır yerine Kıbrıs'ta konumlandırmayı önerirken, Londra ısrarla Mısır'da, yani kendi garnizonlarının dibinde tutmak istiyordu.
Komutanlığa kurucu üye olarak ABD, İngiltere, Fransa ve Türkiye çağrılacak; Mısır eşit ortak olarak davet edilecek; Avustralya, Yeni Zelanda ve Güney Afrika baştan onay vermiş; Lübnan, Suriye, Ürdün, Irak, Suudi Arabistan, Yemen ve İsrail ise ileride "ortak üye" olarak katılmaya çağrılacaktı.
Kısacası tasarı, Atlantik'in güney kanadını bir İngiliz generalinin emrine veren, Süveyş'i koruyan ve Arap dünyasını gevşek bir şemsiye altında toplayan iddialı bir bölgesel mimariydi.
Ama Ankara komuta zincirine gelince diretti. Ekim 1951'de İngiliz General William Slim, ABD'li General Omar Bradley ve Fransız General Lechères'ten oluşan heyet, entegre Ortadoğu Komutanlığı'na doğrudan katılım teklifini Ankara'ya iletti.
Türk hükümeti, NATO üyeliği ile Ortadoğu Komutanlığı'nın birbirine karıştırılmaması gereken iki ayrı mesele olduğunu savundu ve Türk ordusunun bir İngiliz generalinin emrine verilmesine kesinlikle karşı çıktı.
Bunun nedeni yalnızca askerî değildi. Ankara, Türkiye’nin NATO’nun bir parçası olarak görülmesini istiyor, bir Ortadoğu savunma sisteminin alt unsuru haline gelmeyi ise statü kaybı olarak değerlendiriyordu.
Türk delegasyonunun sert tepkisi karşısında müttefikler, yapının adını "Doğu Akdeniz Komutanlığı" olarak değiştirmeyi bile teklif etti.
Asıl darbe bölgeden geldi. Komutanlığın merkez üssü olarak tasarlanan Mısır, teklifi sömürgeciliği çok taraflı bir maske altında kalıcılaştırma girişimi sayıp reddetti.
Kahire'nin bu tavrı diğer Arap ülkelerini de uzaklaştırdı ve MEC daha kuruluş aşamasında işlevsiz kaldı.
Türkiye 18 Şubat 1952'de NATO'ya resmen girdikten sonra müttefikler şanslarını bir kez daha denedi; Haziran 1952'de daha gevşek bir yapı olan Ortadoğu Savunma Örgütü'nü (MEDO) önerdiler.
Ancak Mısır'da iktidara gelen Nasır rejiminin pro-Batıcı paktlara karşı duruşu yüzünden bu girişim de çöktü.
Londra'nın kendi denetiminde bölgesel yapı kurma hayali tükenince sahneyi Vaşington'ın çevreleme mantığı devraldı.
ABD Dışişleri Bakanı John Foster Dulles'ın 1953'teki Ortadoğu seyahati, Arap milliyetçiliğinin merkez ülkeleri yerine Sovyet tehdidini doğrudan hisseden çevre ülkelerin (Türkiye, Pakistan, İran ve Irak) oluşturacağı bir "Kuzey Kuşağı" hattına dayanan yeni stratejiyle sonuçlandı.
Bu hattın omurgası Türkiye oldu ve 1955'te İngiltere'nin de katıldığı Bağdat Paktı'na giden yol açıldı. İmparatorluk denetimiyle başlayan süreç, böylece Amerikan çevreleme doktrininin bir parçası olarak son buldu.
Sonuç olarak İngiltere, Ortadoğu’daki nüfuzunu doğrudan sürdürme kapasitesini kaybettikçe, Türkiye’yi bölgesel savunma sisteminin ön yüzüne yerleştirerek bu nüfuzu dolaylı biçimde korumaya çalıştı.
Ancak Arap dünyası İngiliz askerî varlığı ile İngiliz himayesindeki çok taraflı yapılar arasındaki farkı beklenenden daha net gördü.
MEC’in çöküşü, sadece Mısır’ın direncinin değil, sömürge dönemi düzeninin yeni bir isim altında sürdürülmesine yönelik bölgesel itirazın da sonucuydu.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish