Türkiye-Pakistan-Körfez hattı: Ortadoğu'da Amerikan güvenlik şemsiyesinin yerini bölgesel akıl mı alıyor?

Göktuğ Çalışkan Independent Türkçe için yazdı

Geçen mart ayı sonlarında düzenlenen dörtlü toplantıda Pakistan, Türkiye, Suudi Arabistan ve Mısır dışişleri bakanları bir araya geldi / Fotoğraf: Mısır Dışişleri Bakanlığı

Ankara’da 25 Mayıs tarihinde yapılan bir açıklama, Ortadoğu’daki güvenlik tartışmasını yeniden hareketlendirdi. Bu açıklamada Türkiye Dışişleri Bakanı Hakan Fidan, Pakistan’dan Basra Körfezi’ne uzanabilecek yeni bir bölgesel güvenlik mimarisinden söz etti. Bu cümle ilk bakışta diplomatik bir öneri gibi dursa da bölgenin içinden geçtiği dönem dikkate alındığında bundan daha derin bir anlam taşıyor.

Çünkü mayıs ayı sonunda Ortadoğu yine bildiğimiz Ortadoğu gibi görünse de aslında bambaşka bir baskının altında. İran çevresinde büyüyen savaş riski, Gazze’de uzayan yıkım ve zulümler, Körfez’deki enerji geçişleri ve Washington’ın krizlere verdiği inişli çıkışlı tepkiler aynı anda okunmalı. 

Bölge başkentleri artık şunu görüyor: "Bir başkente yaslanıp güvenlik satın alma" dönemi eskisi kadar rahat işlemiyor.

Fidan’ın işaret ettiği hat Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkelerini aynı masa etrafında buluşturabilecek esnek bir zemini anlatıyor. İran’ın ileride bu zemine eklemlenebileceğinin söylenmesi de önemli.

Zira bu öneri, yeni bir cephe kurmaktan çok bölgenin kendi krizlerini konuşabileceği yerli bir akıl arayışına benziyor.


Washington’ın gölgesi niçin yetmiyor?

Ortadoğu’da Amerikan güvenlik şemsiyesi uzun yıllar boyunca petrol akışı, üsler, hava savunma sistemleri ve donanma varlığı üzerinden işledi. Bu yapı bugün hâlâ sahada duruyor. Ancak Körfez başkentlerinin zihninde eskisi kadar sarsılmaz bir güven yaratmıyor.

Bunun nedeni basit aslında. ABD bazı krizlerde sözde yatıştırıcı rol oynuyor, bazı krizlerde ise gerilimin bir parçası gibi algılanıyor. Bölge ülkeleri Washington’la bağlarını koparmadan kendi aralarında ikinci bir güvenlik dili kurmaya çalışıyor.

Bugün Hürmüz Boğazı’nda yaşanacak her kriz petrol fiyatını, tanker sigortasını, LNG sevkiyatını, gıda maliyetini ve şehirlerin gündelik hayatını aynı anda etkiliyor. Bu dar geçit dünya ekonomisinin en önemli damarlarından biri. Orada duyulan en ufak çatırtı dahi Tokyo’dan Berlin’e, İstanbul’dan Karaçi’ye kadar uzanan geniş bir alanda hissedilmekte.

Körfez ülkeleri bunu en yakından gören aktörler. Çünkü artık bu ülkeler petrol kuyularından ibaret bir coğrafya sunmuyor. Dubai, Doha, Riyad, Abu Dabi ve Kuveyt küresel finans, turizm, lojistik, spor ve teknoloji ağlarına bağlanmış şehirler olarak kırılganlığın ne anlama geldiğini çok iyi biliyor.

Bir tanker geçemediğinde, konu askerî haber olmaktan çıkıyor. Sigorta şirketi hesabını değiştiriyor, enerji şirketi yeni rota arıyor, yatırımcı risk primini yükseltiyor, sıradan insan ise faturadaki artışı görüyor. Güvenlik dediğimiz şey tam olarak burada hayatın içine giriyor işte.

Bu yüzden Ankara’nın önerisinin, silahların sayısından ziyade savaşın ekonomiye sıçramasını önlemeye yönelik bir siyasal sezgi taşıdığını söyleyebiliriz. Türkiye burada "kim kazanır?" sorusundan çok "bu yangın herkesi yakmadan nasıl daraltılır?" sorusuna yaklaşmakta. Bana kalırsa, bu fark önerinin asıl değerini oluşturuyor.


Türkiye-Pakistan hattının hesabı

Pakistan’ın bu denkleme dahil edilmesi bazıları için şaşırtıcı olabilir. Lakin İslamabad, Ortadoğu güvenliğinin uzağında duran bir ülke sayılmaz. İran’la sınırı, nükleer kapasitesi, Çin’le stratejik ilişkisi, Körfez’deki diasporası ve askeri tecrübesiyle bölgenin dış halkasında kritik ve ciddi bir ağırlık taşıyor.

Türkiye ile Pakistan arasındaki yakınlaşma da yalnızca dostluk söyleminden ibaret değil. Savunma sanayii, diplomatik koordinasyon, eğitim, askeri temaslar ve ortak kriz okuması iki ülkeyi birbirine yaklaştırıyor. Ankara’nın NATO kimliği ile İslamabad’ın Çin ve Körfez bağlantıları birleştiğinde ortaya farklı kapıları açabilen bir diplomatik hat çıkıyor.

29 Mart’ta İslamabad merkezli Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan ve Mısır teması bu yüzden sembolik bir fotoğrafın ötesinde okunmalı. Ortada henüz kurumsal bir ittifak yok. Ama kriz anında birbirini arayabilecek aktörlerin önceden konuşması bile Ortadoğu gibi sert bir bölgede önemli bir gelişmedir.

Bu tür temaslar bazen büyük anlaşmalardan daha değerli olur. Zira bölge ülkeleri birbirini dinlemeye başladığında dış aktörlerin manevra alanı daralır. Bir sorun çıktığında, ilk telefon Washington’a gitmeden önce Ankara, Riyad, Kahire ve İslamabad arasında konuşuluyorsa orada yeni bir alışkanlık doğuyor demektir.

Burada Türkiye’nin rolü özellikle dikkat çekiyor. Ankara son yıllarda savunma sanayisindeki görünürlüğünü, enerji diplomasisini, Karadeniz tecrübesini, Afrika’daki açılımını ve Körfez sermayesiyle kurduğu yeni ilişkiyi aynı anda kullanmaya çalışıyor. Bu kapasite iyi yönetilirse Türkiye kriz izleyen bir ülke konumundan kriz aklını şekillendiren aktör konumuna geçebilir.

Elbette bu kolay bir yürüyüş olmayacak. Mısır’ın kendi bölgesel hesabı var, Suudi Arabistan İran konusunda temkinli, Pakistan ekonomik baskıyla boğuşuyor, Körfez içinde rekabet hâlâ sürüyor. Fakat bütün bu zorluklar, ortak riskleri konuşmayı gereksiz kılmıyor; aksine daha da gerekli hale getiriyor.


İran ve Filistin olmadan güvenlik sağlanabilir mi?

Ortadoğu güvenliğini konuşup İran’ı bütünüyle dışarıda bırakmak gerçekçi değil. Tahran dışlandığında geri çekilen bir aktör gibi davranmıyor. Milis ağları, deniz geçişleri, füze kapasitesi ve bölgesel vekiller üzerinden sahada cevap verebiliyor.

Bu yüzden İran’la ilişki meselesi ödül-ceza mantığından daha incelikli bir şekilde ele alınmalı. Bölge ülkeleri Tahran’a sınırsız alan açmak istemez. Ancak İran’ın sürekli dışarıda bırakıldığı her senaryo yeni bir gerilim üretme potansiyeli taşır.

Aynı şey Filistin meselesi için de geçerli. Fidan’ın İsrail’in bölgesel güvenlik düzenine dahil olabilmesi için 1967 sınırları temelinde Filistin devletini tanıması gerektiğini söylemesi bu nedenle kritik bir mesajdır. Gazze’deki yıkım ortadayken Filistin’i arka plana atan her güvenlik dili toplumların gözünde meşruiyetini kaybeder.

Washington son yıllarda normalleşme anlaşmaları üzerinden İsrail’i bölgeye yerleştirmeye çalıştı. Fakat bu yaklaşım Filistin meselesini erteledikçe sokakta karşılık bulmakta zorlandı. Çünkü Ortadoğu’da halklar artık şunu görüyor: İsrail’in güvenliği komşu halkların güvensizliği üzerine kurulursa barış kelimesi sadece kâğıtta kalır.

Körfez ülkeleri açısından da bu konu yalnızca duygu meselesi değil. Gazze’de savaş uzadıkça bölge imajı, yatırım ortamı, ticaret akışı ve siyasi baskı etkileniyor. "Bu savaş bizi ilgilendirmiyor" deme lüksü kimsenin elinde yok.

Bölgesel akıl dediğimiz şey tam burada anlam kazanıyor. Türkiye, Pakistan, Suudi Arabistan, Mısır ve Körfez ülkeleri eğer Filistin’i merkeze alan, İran’la gerilimi yöneten ve deniz güvenliğini önceleyen bir hat kurabilirse, bu Ortadoğu için yepyeni bir soluk olabilir. Bu soluk askeri bir meydan okuma havasından ziyade krizi sınırlama iradesine dayanmalı.


Yeni düzenin sınavı nerede başlayacak?

Bu önerinin kısa vadede büyük bir ittifaka dönüşmesini beklemek doğru olmaz. Ortadoğu’da kâğıt üzerinde mükemmel görünen birçok fikir sahada ilk krizde dağıldı. Ülkelerin çıkarları, liderlerin öncelikleri, kamuoyu baskısı ve dış aktörlerin hamleleri her şeyi hızla değiştirebilir.

Ancak yine de ortada ciddiye alınması gereken bir yönelim var. Bölge ülkeleri dış müdahaleyi tamamen dışlayacak güçte olmayabilir. Buna rağmen kendi aralarında konuşarak dış aktörlerin belirleyiciliğini azaltabilirler.

Bu model sert bir pakt şeklinde kurulmak zorunda da kalmaz. Deniz geçişleri, enerji arzı, hava sahası, gıda güvenliği, kriz diplomasisi ve insani yardım gibi dosyalarda hızlı çalışan bir danışma mekanizması bile büyük fark yaratabilir. Hatta Ortadoğu gibi kırılgan bir coğrafyada esnek yapıların bazen büyük ittifaklardan daha işe yarar olduğunu ifade edebiliriz.

Türkiye açısından bu süreç hem bir fırsat hem de bir sınavdır. Ankara fazla iddialı bir dil kullanırsa bazı başkentlerde tedirginlik oluşabilir. Lakin somut dosyalar, sakin diplomasi ve sonuç üreten temaslar üzerinden yürürse güvenilirliği artar.

Bugünün Ortadoğu’sunda herkes tek başına güçlü görünmek istiyor ama hiç kimse tek başına güvende kalamıyor. Körfez’in enerji damarları, Pakistan’ın güvenlik kapasitesi, Türkiye’nin diplomatik hareketliliği, Mısır’ın jeopolitik ağırlığı ve Filistin meselesinin ahlaki-siyasi merkezi aynı zeminde konuşulmadan kalıcı bir rahatlama sağlanamaz.

Sonuçta Amerikan şemsiyesi yarın kapanmayacak. ABD üsleri, donanması, yaptırım araçları ve finansal gücüyle bölgede kalmayı sürdürecek. Ancak eski dönemin psikolojik üstünlüğü azalıyor.

Önümüzdeki yıllarda Ortadoğu’nun en güçlü ihtimali, Washington’ın tamamen çekildiği bir manzara olmayacak. Daha gerçekçi bir senaryo, Amerikan varlığının yanında Türkiye-Pakistan-Körfez hattı gibi yerli danışma ağlarının adım adım güçlenmesidir. 

Bu sürecin motor gücünü ise hem Batı ittifak sistemine erişimi hem de İslam dünyasındaki karşılığı nedeniyle büyük ölçüde Türkiye’nin sergileyeceği diplomatik performans belirleyecek. Eğer Ankara, İslamabad, Riyad, Kahire ve Körfez başkentleri bu fikri aceleci sloganlara kurban etmeden olgunlaştırabilirse, bölge ilk kez kendi güvenlik cümlesini kurmaya yaklaşacak. O cümle kurulduğunda Amerikan şemsiyesi gökyüzünde durabilir; fakat artık herkesin başını örten tek gölge olmayacaktır.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU