Yapay zeka kitapları parçalıyor: Oğlum Aras 20 yaşına geldiğinde Fahrenheit 451'i okuyabilecek mi?

İlker Ulubey Independent Türkçe için yazdı

Ray Bradbury'nin Fahrenheit 451'inde kitaplar ateşte yok oluyordu. Yapay zeka çağında ise tartışma, kitapların taranırken fiziksel olarak ortadan kaldırılması üzerine yoğunlaşıyor / Görsel: Independent Türkçe (AI Generated)

Oğlum Aras şu anda 11 yaşında.

Geçenlerde kitaplığın önünde dururken aklıma tuhaf bir soru geldi:

Aras 20 yaşına geldiğinde Fahrenheit 451'i okuyabilecek mi?

Elbette romanın dijital bir kopyasını bulmaktan söz etmiyorum.

Bir yapay zeka sistemine kitabın özetini sordurmak da değil kastettiğim.

Kitabı eline alabilecek mi?

Sayfalarını çevirebilecek mi?

Ray Bradbury'nin kurduğu dünyaya, bir teknoloji şirketinin süzgecinden geçmeden, doğrudan kendi cümleleriyle ulaşabilecek mi?

Aynı korkuyu George Orwell'ın 1984'ü için de taşıyorum.

Şaka gibi gelebilir ama evdeki bir kasada bu kitaplardan birer nüsha saklıyorum.

Para ettikleri için değil. Nadir baskı oldukları için de değil.

Bir gün oğlum bu kitapları okumak istediğinde karşısında yalnızca bir yapay zeka özeti, bağlamından koparılmış birkaç alıntı ya da "bu içeriğe erişmek için abone olun" yazan bir ekran bulmasın diye.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Belki fazla endişeleniyorum.

Belki de insan, baba olduktan sonra dünyanın geleceğini kendi ömrü üzerinden değil, çocuğunun yaşı üzerinden hesaplamaya başlıyor.

Bugün alınan bir kararın 10 yıl sonra neye dönüşeceğini düşünüyorsunuz.

Bugün yok edilen bir kitabın, yarın hangi çocuğun eline hiç ulaşamayacağını…

Çünkü dünyanın bazı yerlerinde kitaplar artık yalnızca okunmak için satın alınmıyor.

Yapay zekaya öğretilecek metne dönüştürülmek için satın alınıyor.

Sırtları kesiliyor.

Sayfaları birbirinden ayrılıyor.

Endüstriyel tarayıcılardan geçiriliyor.

Ardından geriye kalan fiziksel parçalar geri dönüşüme gönderiliyor.

Metin yaşamaya devam ediyor.

Ama kitap ölüyor.

Üstelik bu kez kitapları yok edenler, içlerindeki düşüncelerden korkmuyor.

Tam tersine, o düşünceleri çok değerli buluyor.
 

Bir kitabın değeri yalnızca metninde değil; kenar notlarında, baskısında, cildinde ve taşıdığı tarihsel izlerde de saklıdır / Fotoğraf: Pixabay
Bir kitabın değeri yalnızca metninde değil; kenar notlarında, baskısında, cildinde ve taşıdığı tarihsel izlerde de saklıdır / Fotoğraf: Pixabay

 

Bir kitabı yok etmek için ondan nefret etmek gerekmiyor

İnsanlık tarihi boyunca kitapların yakıldığına, yasaklandığına ve kilitli odalara kapatıldığına tanık olduk.

Çünkü iktidarlar bazı düşüncelerin insanlara ulaşmasını istemiyordu.

Bugün karşı karşıya olduğumuz manzara daha farklı ve belki de bu nedenle daha ürkütücü.

Kitaplar meydanlarda yakılmıyor.

Kimse kameraların karşısında onları yasaklamıyor.

Sessizce satın alınıyorlar.

Bir depoya götürülüyorlar.

Ciltleri hidrolik kesme makineleriyle ayrılıyor.

Sayfaları yüksek hızlı tarayıcılardan geçiriliyor.

Sonra da ortadan kaldırılıyorlar.

Kitabın içindeki kelimeler bir yapay zeka şirketinin veri sistemine aktarılıyor.

Fakat o kelimeleri yüzyıllarca taşıyabilecek fiziksel nesne artık yaşamıyor.

Bu sürecin en kapsamlı örneklerinden biri, yapay zeka şirketi Anthropic'in 2024 yılının başlarında başlattığı "Project Panama" adlı çalışma.

Projenin ayrıntıları, yazarlara ait eserlerin izinsiz kullanıldığı iddiasıyla açılan telif hakkı davasında mahkemeye sunulan şirket belgeleri sayesinde ortaya çıktı.

Şirket içindeki bir belgede proje, "dünyadaki bütün kitapları yıkıcı biçimde tarama çabası" olarak tanımlanıyordu.

Hemen altında ise daha da rahatsız edici bir not yer alıyordu:

Bunun üzerinde çalıştığımızın bilinmesini istemiyoruz.


Mahkeme belgelerine dayanan araştırmalara göre Anthropic, yaklaşık 1 yıl içinde milyonlarca basılı kitap satın almak için on milyonlarca dolar harcadı.

Kitaplar çoğu zaman on binlerce adetlik partiler halinde ikinci el kitapçılardan temin edildi.

Ciltleri kesildi.

Sayfaları tarandı.

Dijital dosyalar şirketin veri kütüphanesine aktarıldı.

Fiziksel parçalar ise geri dönüşüme gönderildi.

Taranan kitapların kesin sayısı kamuoyuna açıklanmış değil.

Ancak şirket için hazırlanan tedarikçi tekliflerinden biri, yalnızca altı ay içinde 500 bin ile 2 milyon arasında kitabı işleyecek bir kapasiteden söz ediyor.

Bunları okurken insan rakamların büyüklüğü içinde kayboluyor.

2 milyon kitap…

Peki bunların arasında ne vardı?

Yıllardır baskısı yapılmayan bir yerel tarih kitabı mı?

Bir bilim insanının artık unutulmuş araştırması mı?

Küçük bir kasabada basılmış, dünyada yalnızca birkaç nüshası kalmış bir çalışma mı?

Bir dedenin torununa bıraktığı, kenarlarına kendi notlarını düştüğü bir roman mı?

Bilmiyoruz.

Tam da sorun burada başlıyor.
 

Yıkıcı tarama yönteminde kitabın cildi kesiliyor, sayfalar taranıyor ve fiziksel nüsha çoğu zaman geri dönüşüme gönderiliyor / Görsel: AI-generated
Yıkıcı tarama yönteminde kitabın cildi kesiliyor, sayfalar taranıyor ve fiziksel nüsha çoğu zaman geri dönüşüme gönderiliyor / Görsel: AI-generated

 

Nadir kitapların yok edildiği henüz kanıtlanmış değil

Burada önemli bir ayrım yapmak gerekiyor.

Anthropic'in milyonlarca ikinci el kitabı satın aldığı, ciltlerini keserek taradığı ve fiziksel nüshaları ortadan kaldırdığı belgelenmiş durumda.

Fakat şirketin özellikle dünyadaki son nüsha kitapları veya nadir eserleri sistematik biçimde hedeflediği henüz kanıtlanmış değil.

Nadir kitaplarla ilgili endişenin kaynağı, son aylarda Avrupa'daki sahafların almaya başladığı sıra dışı siparişler.

Hollanda, Almanya, İspanya ve İsviçre'deki kitapçılar; birbirleriyle konu bakımından hiçbir ilişkisi bulunmayan, baskısı tükenmiş ve son derece özel alanlara ait kitapların otomatik sistemleri andıran siparişlerle toplandığını anlatıyor.

Bazı siparişlerde kitabın kendisinden daha yüksek kargo ücretleri ödenmesi bile göze alınıyor.

Kitapların nihai alıcısı ise çoğu zaman bilinmiyor.

Bu nedenle "Yapay zeka şirketleri bütün nadir kitapları yok ediyor" demek doğru değil.

Elimizde bunu kanıtlayacak yeterli veri yok.

Ama artık böyle bir şeyi mümkün kılan teknik, ekonomik ve hukuki sistemin var olduğunu biliyoruz.

Beni asıl korkutan da bu.

Bir felaketin gerçekleşmiş olması kadar, gerçekleşmesini engelleyecek hiçbir mekanizmanın bulunmaması da önemlidir.

Bugün yok edilen nüshalar sıradan ve kolayca bulunabilen kitaplar olabilir.

Peki yarın?

Bir tarama deposuna giren kitabın dünyada kaç nüshasının kaldığını kim kontrol ediyor?

Bir millî kütüphanede korunup korunmadığını kim araştırıyor?

Kitabın içinde tarihsel bir imza, bir ithaf veya el yazısı not bulunup bulunmadığına kim bakıyor?

Cevabı bilmiyoruz.
 

Anthropic'in milyonlarca kitabı taradığı süreç, ABD'deki telif davalarında ortaya çıkan şirket belgeleriyle kamuoyunun gündemine geldi / Görsel: The Washington Post (AI-generated)
Anthropic'in milyonlarca kitabı taradığı süreç, ABD'deki telif davalarında ortaya çıkan şirket belgeleriyle kamuoyunun gündemine geldi / Görsel: The Washington Post (AI-generated)

 

Bir kitabı yok etmek hukuken daha güvenli olabilir mi?

Project Panama'nın en sarsıcı taraflarından biri de kitapların parçalanmasının yalnızca teknik bir tercih olmaması.

Bu yok etme işlemi, şirketin hukuki savunmasını güçlendirmiş olabilir.

Anthropic'in satın aldığı basılı kitapları dijital kopyalara dönüştürmesini inceleyen ABD Bölge Yargıcı William Alsup, şirketin fiziksel kitabı dijital ve aranabilir bir kütüphane nüshasıyla değiştirdiğine hükmetti.

Mahkemenin dikkate aldığı unsurlardan biri şuydu:

Kaynak olarak kullanılan fiziksel kitap yok edilmişti. Ortada hem basılı hem dijital olmak üzere fazladan iki nüsha bırakılmamıştı.

Başka bir ifadeyle şirket, satın aldığı kitabın yanına yeni bir dijital kopya eklediğini değil, basılı nüshayı dijital nüshayla değiştirdiğini savunabildi.

Mahkeme bunu ABD telif hukukundaki "adil kullanım" kapsamında değerlendirdi.

Elbette mahkeme şirkete "Kitapları yok etmek zorundasın" demedi.

Ancak fiziksel kitabın ortadan kaldırılmış olması, dijital kopyanın çoğaltma değil, biçim değiştirme olarak savunulmasını kolaylaştırdı.

Ortaya insanın aklını zorlayan bir hukuk mantığı çıktı:

Bir kitabın dijital kopyasını elinizde tutmayı daha güvenli biçimde savunabilmek için kitabın kendisini yok etmeniz gerekebilir.

İnsanlığın kitapları korumak için geliştirdiği telif hukuku, yapay zeka çağında kitabın yok edilmesini şirketler açısından daha güvenli bir seçeneğe dönüştürebilir.

Bu cümlenin üzerinde biraz durmamız gerekiyor.

Çünkü sorun artık yalnızca teknoloji şirketlerinin ne yaptığı değil.

Kuralların onları ne yapmaya teşvik ettiği.

Anthropic'in daha sonra kabul ettiği 1,5 milyar dolarlık uzlaşma, satın alınıp taranan basılı kitaplarla ilgili değildi.

Şirketin LibGen ve Pirate Library Mirror gibi korsan kaynaklardan indirdiği milyonlarca kitap ayrı bir hukuki meseleydi.

Yaklaşık 500 bin uygun eseri kapsayan uzlaşmada, hak sahiplerine kitap başına yaklaşık 3 bin dolar ödenmesi öngörüldü.

Böylece yapay zeka şirketlerinin önüne tuhaf bir yol haritası konulmuş oldu.

Kitabı internetten izinsiz indirirseniz bunun çok ağır bir bedeli olabilir.

Ama kitabı satın alır, sırtını keser, tarar ve fiziksel nüshayı yok ederseniz aynı bilgiyi kullanmak hukuken daha güvenli hale gelebilir.

Böyle bir düzende hangi şirket, kitabı korumayı tercih eder?
 

Araştırmalar, yapay zeka modellerinin kendi ürettikleri içeriklerle tekrar eğitilmesinin zamanla bilgi kalitesini düşürebileceğine işaret ediyor / Görsel: Generative AI
Araştırmalar, yapay zeka modellerinin kendi ürettikleri içeriklerle tekrar eğitilmesinin zamanla bilgi kalitesini düşürebileceğine işaret ediyor / Görsel: Generative AI

 

Yapay zeka neden insanın yazdığı eski kitaplara muhtaç?

Bu kitaplar neden bu kadar değerli?

Çünkü internet artık yalnızca insanlar tarafından yazılmıyor.

Yıllar boyunca yapay zeka modelleri, internetin çok büyük bir bölümünü eğitim verisi olarak kullandı.

Haberler, makaleler, bloglar, forumlar, akademik yayınlar ve sosyal medya paylaşımları…

İnsanların internete bıraktığı hemen her cümle, makinelerin dili öğrenebileceği bir ham maddeye dönüştü.

Fakat bugün internet, giderek daha fazla yapay zeka üretimi içerikle doluyor.

Yapay zekanın yazdığı haberler, ürün açıklamaları, yorumlar, blog yazıları ve sosyal medya paylaşımları yeniden internete yükleniyor.

Sonraki yapay zeka modeli, bir önceki modelin ürettiği cümlelerle karşılaşıyor.

Bir makine, başka bir makinenin yazdığı metni öğreniyor.

Sonra üçüncü bir makine, o metnin biraz değiştirilmiş başka bir benzerini üretiyor.

Bu durum, fotokopinin fotokopisinden tekrar fotokopi çekmeye benziyor.

Her yeni kopyada bazı ayrıntılar siliniyor.

Dilin kendine özgü kıvrımları kayboluyor.

Nadir bilgiler azalıyor.

Hatalar çoğalıyor.

Metinler birbirine benzemeye başlıyor.

2024 yılında Nature dergisinde yayımlanan bir araştırma, modellerin kendi ürettikleri verilerle ayrım gözetmeden tekrar tekrar eğitilmesinin zamanla "model çöküşü" denilen bir bozulmaya yol açabileceğini gösterdi.

Bu, yapay zeka üretimi bütün verilerin değersiz olduğu anlamına gelmiyor.

Kontrollü ve doğrulanmış sentetik veriler son derece yararlı olabilir.

Sorun, makinenin kendi ürettiği metni gerçek insan deneyiminden ayıramadan tekrar tekrar tüketmesi.

İşte bu yüzden eski kitaplar teknoloji şirketleri açısından bir hazineye dönüşüyor.

Özellikle yapay zekanın bugünkü ölçekte içerik üretmeye başlamasından önce yayımlanmış kitaplar…

Çünkü bu eserlerin insan tarafından yazıldığından daha emin olabilirsiniz.

Bir insanın yıllarca yaptığı araştırma vardır o sayfalarda.

Bir yazarın tereddütleri vardır.

Bir editörün itirazları…

Bir dönemin dili…

Bir toplumun korkuları…

Bir insanın yalnızca kendi hayatından çıkarabileceği bir cümle…

Yapay zeka, interneti kendi sesiyle doldurdukça yeniden insanın sesini aramaya başlıyor.

İroni tam da burada.

Bize yıllardır insan yazısının değersizleşeceği anlatılıyordu.

Oysa insanın özgün cümlesi hiç olmadığı kadar değerli hale geldi.

Makine, insana olan ihtiyacını ortadan kaldırmadı.

İnsanın hafızasını stratejik bir ham maddeye dönüştürdü.
 

Bir kitap yalnızca kelimelerden oluşmaz

Bir yapay zeka şirketi için kitabın en değerli bölümü metindir.

Başlıklar.

Kelimeler.

Cümleler.

Kavramlar.

Bilgiler.

Bunlar küçük parçalara ayrılır, sayısal temsillere dönüştürülür ve modelin eğitiminde kullanılır.

Fakat bir kitap yalnızca içindeki cümlelerden ibaret değildir.

Bunu en iyi, elinize daha önce bir başkası tarafından okunmuş eski bir kitap aldığınızda anlarsınız.

Sayfanın kenarına çekilmiş bir çizgi görürsünüz.

Bir cümlenin yanına küçük bir soru işareti konmuştur.

İlk sayfada bir tarih vardır.

Belki bir isim.

Belki bir ithaf:

Sevgili oğluma, 1987…


O kitap artık yalnızca yazarın yazdığı eseri taşımaz.

Ona dokunan insanların hikâyesini de taşır.

Kâğıdının türü önemlidir.

Cildi önemlidir.

Baskı tarihi, yazı karakteri, sayfa düzeni, çizimleri ve yayıncısı önemlidir.

Üzerindeki mühür, hangi kütüphanelerden geçtiğini anlatır.

Sayfa kenarına alınmış küçük bir not, kitabın kendi döneminde nasıl okunduğunu gösterebilir.

Tarama işlemi kelimeleri koruyabilir.

Fakat kitabın bütün hikâyesini koruyamaz.

Özellikle yalnızca optik karakter tanıma yöntemiyle alınan metinlerde sayfa düzeni, fiziksel özellikler, el yazısı notlar ve eserin maddi bağlamı kolayca kaybolur.

Bir kütüphane kitabı dijitalleştirdiğinde normalde amaç fiziksel nüshayı yok etmek değildir.

Tam tersine, insanların kırılgan esere daha az dokunmasını sağlayarak özgün nüshayı korumaktır.

Project Panama'nın mantığında ise bu ilişki tersine dönüyor.

Dijital kopyayı oluşturabilmek için fiziksel nüsha feda ediliyor.

Üstelik dijital kopya bir millî kütüphaneye, üniversite arşivine veya herkesin erişebileceği kamusal bir veri tabanına bırakılmıyor.

Özel bir şirketin kapalı sistemine giriyor.

Kitap kamudan alınıyor.

İçindeki bilgi çıkarılıyor.

Fiziksel kaynak yok ediliyor.

Sonra bilgi, şirketin denetlediği bir yapay zeka aracılığıyla yeniden topluma satılıyor.

İşte burada mesele teknolojik ilerleme olmaktan çıkıyor.

Mülkiyet ve hafıza meselesine dönüşüyor.
 

Asıl soru, gelecekte çocukların kitaplara doğrudan mı ulaşacağı, yoksa yalnızca yapay zekanın anlattığı hâliyle mi tanışacağı / Fotoğraf: Pixabay
Asıl soru, gelecekte çocukların kitaplara doğrudan mı ulaşacağı, yoksa yalnızca yapay zekanın anlattığı hâliyle mi tanışacağı / Fotoğraf: Pixabay

 

Modern Fahrenheit 451 mi?

Bu yaşananları "modern bir Fahrenheit 451" olarak tanımlayanlar var.

Ama bana kalırsa arada önemli bir fark bulunuyor.

Ray Bradbury'nin romanında kitaplar, içlerindeki düşünceler insanlara ulaşmasın diye yakılıyordu.

Bugün şirketler o düşüncelere herkesten önce ulaşmak istiyor.

Sorun, kitapların içindeki bilgiyi istememeleri değil.

Bilginin tamamını istemeleri.

Fakat o bilginin kaynağını bize geri vermek zorunda değiller.

Bir kitap yapay zeka modelinin eğitiminde kullanıldıktan sonra yazarın cümleleri sistemin içinde görünmez hale geliyor.

Model o kitaptan öğrendiği bir bilgiyi daha sonra bize aktarabilir.

Ama çoğu zaman bilginin hangi kitaptan, hangi yazardan, hangi baskıdan veya hangi tarihsel bağlamdan geldiğini göstermeyebilir.

Kitap konuşmaya devam eder.

Fakat artık kendi adıyla değil.

Yapay zekanın sesiyle.

Bir gün Aras, Fahrenheit 451 hakkında bir yapay zeka sistemine soru sorabilir.

Sistem ona romanın konusunu anlatabilir.

Karakterlerini sıralayabilir.

Temalarını açıklayabilir.

Hatta kitabın üslubuna benzeyen yeni paragraflar bile yazabilir.

Ama bunların hiçbiri, Aras'ın kitabı eline alıp Bradbury'nin cümleleriyle baş başa kalmasıyla aynı şey değildir.

Çünkü okumak yalnızca bilgi edinmek değildir.

Bir başka insanın zihninde, onun seçtiği sırayla yürümektir.

Bazen bir cümlede durmaktır.

Bazen anlamadığınız bir sayfaya geri dönmektir.

Bazen kitabı kapatıp uzun süre düşünmektir.

Yapay zekadan alınan cevap ise çoğu zaman bize sonucu verir.

Oysa edebiyatın asıl değeri, sonuca giderken insanın içinde açtığı yoldur.


Bilgi kaybolmayabilir ama kaynağı kaybolabilir

Google Books projesi de yıllar önce milyonlarca kitabı taradığı için büyük telif tartışmalarına yol açmıştı.

Fakat o proje en azından kullanıcıların kitapları aramasına, kaynaklarını görmesine ve belirli bölümlerine ulaşmasına imkân veren kamusal bir erişim katmanı oluşturdu.

Bugünkü modelde ise fiziksel kitap dolaşımdan çıkarılıyor.

Dijital kopya şirketin kapalı veri sisteminde tutuluyor.

Kamuya yalnızca yapay zekanın ürettiği sentez sunuluyor.

Bilgi tamamen yok olmuyor olabilir.

Ama bilgiye ulaşma hakkımız biçim değiştiriyor.

Bir zamanlar sahafa giderek satın alabileceğimiz bir kitaptaki bilgiye gelecekte yalnızca bir teknoloji şirketinin ücretli arayüzü üzerinden ulaşmak zorunda kalabiliriz.

Üstelik karşımıza çıkan şey kitabın kendisi olmayacak.

Kitaptan geriye kalan istatistiksel bir iz olacak.

Yapay zeka sisteminin seçtiği, özetlediği, birleştirdiği ve yeniden kurduğu bir cevap…

Böyle bir gelecekte insanlığın hafızası ortadan kalkmayabilir.

Fakat hafızaya ulaşmanın anahtarı birkaç şirketin eline geçebilir.

Asıl tehlike makinelerin insanlığın geçmişini unutması değil.

Bizim, makinelerin neyi hatırladığını ve neyi unuttuğunu bilemememiz.


Her parçalanan kitap kültürel felaket değildir

Elbette her fiziksel kitabın sonsuza kadar korunması gerektiğini söylemiyorum.

Dünyada her yıl çok sayıda satılamayan, fazla basılmış veya ciddi biçimde hasar görmüş kitap geri dönüşüme gönderiliyor.

Aynı kitabın binlerce nüshasının bulunduğu ve millî kütüphanelerde güvenli biçimde korunduğu durumlarda yıkıcı tarama yöntemi ekonomik ve teknik açıdan anlaşılabilir olabilir.

Dijitalleştirme, aksi halde tamamen unutulacak bazı metinleri geleceğe taşıyabilir.

Mesele bütün kitapları kutsal nesnelere dönüştürmek değil.

Mesele, sıradan bir fazla nüsha ile kültürel açıdan değerli son nüshanın birbirinden ayrılıp ayrılmadığı.

Bir kitap kesilmeden önce bazı soruların sorulması gerekmez mi?

Bu kitabın dünyada başka kaç nüshası var?

Bir millî kütüphanede korunuyor mu?

Baskısı tükenmiş mi?

Üzerinde tarihsel bir not, imza, mühür veya ithaf bulunuyor mu?

Oluşturulan dijital kopya güvenilir bir kamu arşivine bırakılacak mı?

Yazar veya yayıncı kitabın nasıl kullanılacağını biliyor mu?

Model, öğrendiği bilginin kaynağını ileride gösterebilecek mi?

Bu soruların hiçbirinin cevabı yoksa yapılan iş dijital koruma değildir.

Veri çıkarmadır.

Bir maden ocağında toprağın içinden değerli bir elementin sökülüp alınması gibi, kitabın içinden metin çıkarılır.

Geriye kalan değersiz sayılır.

Fakat bir toplumun hafızasına maden gibi davranmaya başladığınızda, geride bırakacağınız boşluğun nasıl doldurulacağını da düşünmeniz gerekir.


Türkiye kendi kitaplarını koruyabilecek mi?

Türkiye açısından tehlike yalnızca çok eski, çok pahalı veya nadir kitaplarla sınırlı değil.

Yerel tarih çalışmaları…

Küçük şehirlerde basılmış yıllıklar…

Artık yayımlanmayan dergiler…

Eski meslek ve sektör raporları…

Azınlık dillerindeki yayınlar…

Köy monografileri…

Geleneksel yemek kitapları…

Belediyelerin, derneklerin ve meslek odalarının sınırlı sayıda bastığı çalışmalar…

Bunların bazılarının piyasa değeri çok düşük olabilir.

Bir sahafın rafında yıllarca bekleyebilirler.

Kimse satın almaz.

Kimse yeniden basmaz.

Ama o kitap, belirli bir şehir, meslek, aile veya topluluk hakkında dünyada kalan tek ayrıntılı kaynak olabilir.

Kolayca satılabilmesi ve kimsenin peşine düşmemesi, kitabı değersiz değil, daha savunmasız hale getirir.

Bir sahaf için yıllardır rafta duran ölü stok, bir yapay zeka şirketi için internette bulunmayan temiz ve özgün veri anlamına gelebilir.

Türkiye'deki sahaflara yabancı şirketlerden otomatik ISBN listeleri geliyor mu?

Yurt dışına gönderilen baskısı tükenmiş kitapların ülkede kaç nüshasının kaldığını biliyor muyuz?

Millî Kütüphane ve üniversite kütüphaneleri bu eserlerin en az bir fiziksel ve bir dijital nüshasını güvence altında tutabiliyor mu?

Yapay zeka eğitimi amacıyla taranan kitapların dijital bir kopyasının, telif şartları korunarak kamusal arşivlere bırakılmasını zorunlu hale getirebilir miyiz?

Bunlar yalnızca kütüphanecilerin veya tarihçilerin cevaplaması gereken sorular değil.

Çünkü konuştuğumuz şey, birkaç eski kitabın raflardan eksilmesi değil.

Çocuklarımızın gelecekte kendi toplumlarının hafızasına hangi şartlarla ulaşabileceği.


Makineler kitapları ezberlerken

Yapay zeka insanlığın yazdığı kitaplardan elbette öğrenebilir.

Benim itirazım makinenin öğrenmesine değil.

Sorun, öğrenirken kaynağı yok etmesi.

Yazarı görünmezleştirmesi.

Kitabın fiziksel ve tarihsel bağlamını değersiz sayması.

Elde ettiği bilgiyi kamusal bir hafıza yerine kapalı bir şirket sistemine hapsetmesi.

Bir zamanlar kitaplar, insanlar okumasın diye yakılıyordu.

Bugün ise makineler okusun diye parçalanıyor.

Sonuçta yine insanın kitaba doğrudan ulaşma ihtimali azalıyor.

Fahrenheit 451'in sonunda insanlar, kitaplar tamamen kaybolmasın diye onları ezberlemeye başlıyordu.

Her insan bir kitaba dönüşüyordu.

Bizim çağımızda ise kitapları makineler ezberliyor.

Milyonlarca kitabın cümleleri yapay zeka modellerinin içine aktarılıyor.

Ama burada cevaplamamız gereken çok basit bir soru var:

Makinelerin ezberlediği o kitaplara insanlar yeniden ulaşabilecek mi?

Aras 20 yaşına geldiğinde *Fahrenheit 451'i* kendi elleriyle tutabilecek mi?


1984'ü bir şirketin özetinden değil, George Orwell'ın kendi cümlelerinden okuyabilecek mi?

Bir kitabın kendisine ulaşmak, teknoloji şirketlerinin bize sunduğu ayrıcalıklı bir hizmete mi dönüşecek?

Bilmiyorum.

Bu nedenle evdeki kasada birkaç kitap tutmak belki biraz duygusal, biraz abartılı, hatta biraz eski kafalı bir davranış.

Ama bir baba olarak çocuğuma yalnızca para, ev veya dijital hesaplar bırakmak istemiyorum.

Kendi geçmişine aracısız ulaşabileceği birkaç kapı da bırakmak istiyorum.

İnsanlığın hafızasını makinelere öğretebiliriz.

Bundan kaçamayız ve belki de kaçmamalıyız.

Ama o hafızanın sahibi yalnızca makineleri yöneten şirketler olursa, çocuklarımıza geleceği değil, başkalarının izin verdiği ölçüde hatırlayabilecekleri bir geçmiş bırakmış oluruz.


Oğlum Aras'a gelince;

Şu anda tüm bu tehlikelerden bağımsız AI ile agentlar kurup yazılım geliştiriyor, vidolar üretiyor.

Kısacası bu yaşında yaptıklarına bakınca bundan 10 yıl önce bir çocuğun yaptıklarını görseler dünya bunu konuşurdu.

Ama şimdi sıradan bir çocuk gibi olağan karşılanıyor. Yani cennet de cehennem de bu nesle aynı anda, gerçek zamanlı sunuluyor.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU