"Allah'ın dediği olur" söylemi, ilâhî irade ve insan fiilleri problemi: Kelâmî ve ahlâkî bir inceleme

Hasan Köse Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Pixabay

Müslüman toplumlarda en yaygın dinsel ifadelerden biri "Allah'ın dediği olur" cümlesidir. Bu ifade çoğu zaman tevekkül, teslimiyet ve metafizik güven duygusunu anlatmak için kullanılmaktadır. Ancak gündelik kullanım incelendiğinde bu sözün yalnızca ölüm, hayat, deprem, doğa olayları, hastalık veya insanın doğrudan müdahale edemediği kevnî alanlar için değil; aynı zamanda ekonomi, siyaset, hukuk, savaş, yoksulluk, sömürü, yönetim krizleri, ücret dağılımı, enflasyon, hatta bireysel ahlâkî tercihler için de kullanıldığı görülmektedir.

Tam da burada ciddi bir kelâmî ve ahlâkî problem ortaya çıkmaktadır. Çünkü Kur'an'ın çok güçlü biçimde insan fiillerini insana nispet ettiği bir yerde, insanların kendi iradeleriyle ürettikleri sonuçları "Allah böyle istedi" diyerek Tanrı'ya yüklemeleri, yalnızca düşünsel bir hata değil, aynı zamanda dinî sorumluluğu dağıtan metafizik bir meşrulaştırma mekanizmasına dönüşebilmektedir.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Kur'an'da Allah'ın mutlak kudreti sürekli vurgulanır. Ancak aynı Kur'an insanın tercih eden, yönelen, irade kullanan, sorumluluk taşıyan bir varlık olduğunu da tekrar tekrar belirtir. Bu nedenle İslam düşüncesinin en temel problemlerinden biri "ilâhî irade" ile "insan fiilleri" arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı olmuştur. Kelâm tarihindeki kader tartışmaları, cebriyye–kaderiyye ayrımı, Mu‘tezile'nin insan özgürlüğünü merkeze alan yaklaşımı, Eş‘arî kesb teorisi, Mâtürîdî'nin cüz'î irade anlayışı ve felsefî gelenekteki zorunluluk–imkân tartışmaları hep bu sorunun etrafında şekillenmiştir.

Kur'an'ın dili dikkatle incelendiğinde iki farklı alanın birbirine karıştırılmaması gerektiği görülmektedir. Birinci alan kevnî alandır. Burada doğa yasaları, ölüm, hayat, yaratılış, kozmik düzen, varlığın ontolojik devamlılığı bulunmaktadır. İkinci alan ise kesbî alandır. Bu alan insanın tercihleriyle oluşan tarihsel, siyasal, ekonomik ve ahlâkî sonuçları kapsamaktadır. Problemin temel kaynağı, birçok Müslümanın bu iki alanı birbirinden ayırmaksızın aynı kader söylemi içinde eritmesidir.

Kur'an kevnî alanı anlatırken Allah'ın mutlak iradesini açık biçimde vurgular:

Göklerin ve yerin hükümranlığı Allah'ındır. Diriltir ve öldürür.

— Kur'an 57:2


Benzer şekilde ölümün zamanı, tabiatın temel yasaları, evrenin işleyişi, canlılığın kaynağı gibi alanlarda insanın belirleyici değil bağımlı bir varlık olduğu ifade edilir. Bu çerçevede "Allah'ın dediği olur" cümlesi ontolojik düzeyde anlamlıdır. İnsan doğumu seçemez, ölümü tümüyle kontrol edemez, güneşin doğuşunu değiştiremez, yerçekimini askıya alamaz. Burada ilâhî irade mutlak yaratıcı kudret olarak görünmektedir.

Fakat aynı Kur'an toplumsal ve tarihsel alanı açıklarken çok farklı bir dil kullanır. Özellikle zulüm, bozulma, sömürü, ahlâkî çöküş ve siyasal yozlaşma meselelerinde sebep doğrudan insana yüklenmektedir:

İnsanların kendi elleriyle yaptıkları yüzünden karada ve denizde fesat ortaya çıktı.

— Kur'an 30:41


Bu ayet son derece kritik bir ayrım üretmektedir. Çünkü burada ortaya çıkan toplumsal bozulma Allah'a değil, insan fiillerine nispet edilmektedir. Ayetin merkezinde "kesebet eydîn-nâs" yani "insanların elleriyle kazandıkları/yaptıkları" ifadesi bulunmaktadır. Râghib el-İsfahânî "kesb" kavramını insanın iradî yönelimiyle elde ettiği fiil olarak açıklar. 1

Bu durumda ekonomik sömürü, adaletsiz ücret dağılımı, hukuksuzluk, siyasal baskı, savaş ekonomisi veya sınıfsal tahakküm gibi alanları doğrudan "Allah'ın dediği" şeklinde açıklamak Kur'an'ın fiilleri insana yükleyen temel mantığıyla çelişmeye başlamaktadır.

Kur'an'da Firavun örneği özellikle önemlidir. Çünkü Kur'an Firavun'un zulmünü "Allah'ın tercihi" olarak değil, insan merkezli bir istikbar ve tahakküm biçimi olarak anlatır:

Firavun yeryüzünde büyüklük tasladı ve halkını sınıflara ayırdı.

— Kur'an 28:4


Burada toplumsal eşitsizlik, siyasal baskı ve sınıfsal ayrıştırma ilâhî iradeye değil, siyasal öznenin tercihine bağlanmaktadır. Aynı durum servet tekelleşmesi için de geçerlidir. Kur'an'da servetin yalnızca belli ellerde dolaşan bir güç haline gelmesi eleştirilmiştir:

Ta ki servet içinizden yalnız zenginler arasında dolaşan bir devlet olmasın.

— Kur'an 59:7


Bu ayet ekonomi politiğin doğrudan insan sorumluluğu alanına bırakıldığını göstermektedir. Çünkü burada üretim, bölüşüm ve dolaşım ilişkileri tartışılmaktadır. Eğer bütün ekonomik sonuçlar mutlak biçimde "Allah'ın dediği" olsaydı, Kur'an'ın servet tekelleşmesini eleştirmesi anlamsızlaşırdı. Zira eleştirinin anlamlı olabilmesi için insan müdahalesinin mümkün olması gerekir.

Benzer yaklaşım Tevrat ve İncil'de de görülmektedir. Hebrew Bible içinde özellikle peygamberler geleneği sosyal adaletsizliği doğrudan insan yöneticilere yüklemektedir. Amos kitabında yoksulların ezilmesi ve adaletin satılması ağır biçimde eleştirilir. Aynı şekilde New Testament içinde Hz. İsa mabed çevresindeki ekonomik sömürü düzenini hedef almıştır. Bu geleneklerde de zulüm ilâhî tercih değil, insan yozlaşması olarak görülmektedir.

İslam düşüncesinde kader tartışmaları tam da bu noktada yoğunlaşmıştır. Cebriyye insan fiillerini büyük ölçüde zorunlu kabul ederken, Kaderiyye ve daha sonra Mu‘tezile insan özgürlüğünü daha güçlü savunmuştur. Abu al-Hasan al-Ash'ari kesb teorisini geliştirerek fiilin yaratılmasını Allah'a, kazanılmasını ise kula nispet etmeye çalışmıştır.

Buna karşılık Abu Mansur al-Maturidi insan iradesine daha geniş bir alan tanımıştır. Mâtürîdî gelenekte akıl, sorumluluk ve tercih daha belirgin hale gelir. Çünkü emir ve yasağın anlamlı olabilmesi için insanın alternatifler arasında seçim yapabilmesi gerekir.

Fahrettin Razi kader tartışmalarında çok dikkat çekici bir problem ortaya koyar: Eğer insanın hiçbir gerçek etkisi yoksa teklifin, yani dinî sorumluluğun anlamı çöker. Çünkü zorunlu bir varlığın cezalandırılması adalet problemi üretir. Aynı mesele Al-Ghazali tarafından da farklı biçimlerde tartışılmıştır. Her ne kadar Gazâlî ilâhî kudreti merkeze alsa da insanın sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.

Kur'an'daki birçok ayet insanın yönelimini belirleyici kabul eder:

Bir toplum kendinde olanı değiştirmedikçe Allah onların durumunu değiştirmez.

— Kur'an13:11


Bu ayet modern Müslüman toplumlarda çoğu zaman slogan olarak kullanılır; fakat içerdiği kelâmî anlam yeterince düşünülmez. Ayet toplumsal değişimin öznesini insan olarak kurmaktadır. Burada Allah tarihsel alanı bütünüyle insan iradesinden bağımsız biçimde yönetmiyor; tersine insan tercihlerinin sonuç üretmesine izin veren bir düzen kuruyor. Bu nedenle ekonomik krizleri, siyasal çöküşleri, hukuksuzluğu veya sömürüyü doğrudan "Allah'ın dediği" olarak açıklamak, ayetin sorumluluk mantığıyla çatışmaktadır.

Burada çok önemli bir ayrım ortaya çıkmaktadır: Allah'ın "izin vermesi" ile "emretmesi" aynı şey değildir. Kelâm literatüründe irade-i kevniyye ile irade-i şer‘iyye ayrımı tam da bunun için geliştirilmiştir. Allah ontolojik olarak birçok şeye izin verir; fakat ahlâkî olarak onları emretmez. Zulüm tarih boyunca gerçekleşmiştir; fakat bu durum zulmün ilâhî emir olduğu anlamına gelmez. Aksi halde Firavun'un, Nemrut'un veya zalim yöneticilerin fiilleri de kutsallaştırılmış olurdu.

Müslüman toplumlarda zamanla ortaya çıkan en büyük sorunlardan biri, kader söyleminin siyasal edilgenlik üretmesidir. Özellikle ekonomik eşitsizlikler karşısında "Allah böyle takdir etmiş" söylemi yaygınlaşmıştır. Oysa Kur'an yoksulluğu metafizik kader olarak değil, çoğu zaman insan ilişkilerinin sonucu olarak ele alır. Yetim hakkı yiyenler, ölçü ve tartıyı bozanlar, faiz yoluyla servet yoğunlaştıranlar, işçilerin emeğini sömürenler doğrudan eleştirilmektedir. Eğer ekonomik sonuçlar yalnızca ilâhî takdir olsaydı bu eleştirilerin büyük kısmı anlamsızlaşırdı.

Hz. Peygamber'in hadislerinde de insan sorumluluğu güçlü biçimde vurgulanır. "Hepiniz çobansınız ve hepiniz yönettiklerinizden sorumlusunuz" hadisi siyasal ve toplumsal sorumluluğu bireysel iradeye bağlamaktadır. Aynı şekilde bir başka rivayette ücretlinin hakkının geciktirilmesi eleştirilmiştir. Bu yaklaşım ekonomik ilişkilerin doğrudan ahlâkî sorumluluk alanı olduğunu göstermektedir.

İslam düşüncesindeki en problemli kırılmalardan biri, metafizik kader fikrinin zamanla toplumsal statükonun korunması için kullanılabilmesidir. Özellikle siyasal iktidarlar tarih boyunca kendi güçlerini "Allah'ın takdiri" şeklinde sunma eğiliminde olmuşlardır. Emevî döneminden itibaren kader söyleminin siyasal meşruiyet aracı olarak kullanıldığı bilinmektedir. Bu nedenle erken dönem Mu‘tezilî düşünürler insan fiillerinin insana ait olduğunu güçlü biçimde savunmuşlardır. Çünkü aksi halde zulmün faili belirsizleşmektedir.

Burada felsefî problem daha da derinleşir. Eğer bütün tarihsel sonuçlar doğrudan Allah'ın tercihi ise, insanın ahlâkî özne olmasının anlamı zayıflar. Ceza, ödül, sorumluluk, hukuk ve hesap kavramları anlamsızlaşmaya başlar. Çünkü gerçek fail insan değilse, insanın yargılanması metafizik problem üretir. Bu nedenle İslam düşüncesindeki ana damarların çoğu, farklı derecelerde de olsa insan iradesini korumaya çalışmıştır.

Ibn Rüşt özellikle nedensellik ve akıl yürütme meselesinde insan fiillerinin gerçek etkisini savunur. Ibn Haldun ise toplumların yükseliş ve çöküşünü toplumsal asabiyet, yönetim biçimi, ekonomi ve ahlâk üzerinden açıklar. İbn Haldûn'da tarih ilâhî mucize zinciri değil, insan davranışlarının sonuç alanıdır. Bu nedenle medeniyetlerin çöküşü doğrudan insan kaynaklı yozlaşmalarla ilişkilendirilir.

Modern dönemde birçok Müslüman düşünür kader anlayışının yeniden yorumlanması gerektiğini belirtmiştir. Muhammad Abduh ve Muhammad Iqbal insan iradesini pasifleştiren kader yorumlarını eleştirmiştir. Türkiye'de İlhami Güler kaderin çoğu zaman ahlâkî sorumluluğu örten bir ideolojiye dönüştüğünü savunur. Benzer şekilde Hayri Kırbaşoğlu hadis ve kader yorumlarının tarihsel bağlam içinde yeniden değerlendirilmesi gerektiğini belirtmektedir.

Aslında Kur'an'ın bütününe bakıldığında temel çerçeve oldukça nettir. Ontolojik yaratma Allah'a aittir; fakat tarihsel sorumluluk insana yüklenmiştir. İnsan tercih eder, yönelir, sistem kurar, sömürür, üretir, paylaşır, zulmeder veya adalet üretir. Allah ise bu fiillerin gerçekleşmesine imkân veren ontolojik zemini yaratır. Bu nedenle "Allah'ın dediği olur" cümlesi kevnî alanda metafizik bir hakikati ifade ederken, kesbî alanda çoğu zaman ciddi bir kategori hatasına dönüşmektedir.

Örneğin yüksek enflasyon, emek sömürüsü, gelir adaletsizliği, liyakatsizlik, yolsuzluk veya hukuksuzluk gibi alanlarda "Allah böyle istedi" demek, Kur'an'ın sorumluluğu insana yükleyen mantığını tersine çevirmektedir. Çünkü Kur'an bu alanlarda sürekli insan fiillerine dikkat çekmektedir. "Ölçü ve tartıda hile yapanların vay haline" diyen bir kitabın ekonomi politiği bütünüyle metafizik kadere havale ettiğini söylemek oldukça güçtür.

Burada çok ince bir teolojik sınır vardır. Müslüman için hiçbir şey Allah'ın ontolojik bilgisi ve kudreti dışında değildir. Ancak bu durum insan fiillerinin ahlâkî failini değiştirmez. Bir suçun Allah'ın bilgisi dahilinde gerçekleşmesi başka şeydir; Allah'ın onu emretmesi veya ondan razı olması başka şeydir. Kur'an'da Allah'ın zulmü sevmediği defalarca belirtilmiştir:

Allah zalimleri sevmez.

— Kur'an 3:57


Eğer zulüm doğrudan "Allah'ın dediği" olsaydı bu ayetin anlamı ciddi biçimde problemli hale gelirdi.

Dolayısıyla mesele yalnızca kader tartışması değildir. Aynı zamanda dilin ahlâkî sorumluluğu nasıl dönüştürdüğü meselesidir. "Allah'ın dediği olur" ifadesi yanlış yerde kullanıldığında, insanın kendi ürettiği kötülüğü metafizik bir zorunluluk gibi sunmasına yol açabilmektedir. Böylece sömürü sistemleri, adaletsizlikler ve siyasal tahakküm biçimleri sorgulanmaz hale gelir. İnsan kendi fiilini Allah'a nispet ederek hem kendisini sorumluluktan uzaklaştırmakta hem de dinî dili edilgenlik üretmek için kullanmaktadır.

Kur'an'ın ana yönelimi ise bunun tersidir. Kur'an insanı aktif, sorumlu, hesap verebilir ve ahlâkî özne olarak kurar. Bu nedenle tarihsel alanın büyük kısmı insanın kesbine bağlıdır. Tarım politikaları, ücret rejimleri, üretim ilişkileri, hukuk sistemi, eğitim düzeni, siyasal yönetim, sınıfsal dağılım ve toplumsal adalet doğrudan insan fiillerinin ürünüdür. Buradaki sonuçları mutlak biçimde "Allah'ın dediği" olarak açıklamak, kelâmî açıdan cebrî yoruma yaklaşırken, ahlâkî açıdan da sorumluluğu dağıtmaktadır.

Sonuç olarak İslam düşüncesinde yapılması gereken temel ayrım kevnî irade ile kesbî sorumluluğun birbirine karıştırılmamasıdır. Ölüm, doğa yasaları, yaratılış ve ontolojik varlık alanı Allah'ın mutlak kudretinin tezahürüdür. Fakat ekonomi, siyaset, hukuk, ücret dağılımı, sömürü, zulüm ve toplumsal yapı büyük ölçüde insan fiillerinin tarihsel sonuç alanıdır. Kur'an'ın dili de tam olarak bunu göstermektedir. İnsanların kendi elleriyle ürettikleri sonuçları "Allah'ın dediği" diye kutsallaştırmaları, yalnızca kelâmî bir hata değil; aynı zamanda ilâhî adalete yönelik ciddi bir isnat problemidir.

 

 

Dipnotlar:

1.    Raghib al-Isfahani, el-Müfredât fî Garîbi'l-Kur'ân, "k-s-b" md. 
2.    Al-Tabari, Câmiʿu'l-Beyân, Rûm 41 tefsiri. 
3.    Al-Zamakhshari, el-Keşşâf, Bakara 286 ve Ra‘d 11 yorumları. 
4.    Fahrettin Razi, Mefâtîhu'l-Gayb, kader ve teklif bahisleri. 
5.    Abu Mansur al-Maturidi, Kitâbü't-Tevhîd, insan fiilleri bölümü. 
6.    Al-Ghazali, İhyâu Ulûmi'd-Dîn, tevekkül bahisleri. 
7.    Ibn Haldun, Mukaddime, devletlerin çözülmesi ve asabiyet teorisi bölümleri.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU