Josef Stalin, Kızıl Ordu'nun lider kadrosunu kırıp geçiren iki büyük subay tasfiyesi gerçekleştirdi. 1937-38'deki ilk tasfiye sırasında üç mareşal idam edildi, 13 ordu komutanı görevden alındı ve 50 kolordu komutanının bazıları sürgüne gönderilirken pek çoğu da öldürüldü. Hepsi ideolojik ihanetle suçlandı.
Stalin aptal değildi, ordusunun liderlerini ortadan kaldırdıktan sonra Nazi Almanyası'yla savaşmaya hazır olmadığını anladı. Birçok tarihçi, Hitler'in tek cephede savaşıp Batı Avrupa'yı fethetmesine olanak sağlayan Saldırmazlık Paktı'nı imzalayan Stalin'in, kendi ordusunu mahvedip ulusal güvenliği tehlikeye soktuğunu bildiği için böyle bir hamle yaptığını düşünür.
Artık dünyanın en iyi komutanlarına, donanımına ve eğitimine sahip olduğu kabul edilen ABD ordusu da bir askeri tasfiye sürecinden geçiyor. Başkan Trump, ilk döneminin sonlarında kendi Genelkurmay Başkanı General Mark Milley'yi Çinli mevkidaşıyla iki telefon görüşmesi yaptığı için vatana ihanetle suçlamış ve eski zamanlarda onun "cezasının ÖLÜM olacağını" söylemişti. Trump ikinci döneminde, Ulusal Muhafızlar'da görev yapıp binbaşı rütbesine ulaşmak dışında herhangi bir askeri deneyimi olmayan bir Savunma ("Savaş") Bakanı atadı. Buna rağmen Pete Hegseth, terfi için gereken nitelikler konusunda katı görüşlere sahip. İki temel şartın beyazlık ve erkeklik olduğu görülüyor.
Hegseth, tüm sorunların nedenini ırka, cinsiyete ve siyasi inançlara bağlıyor. Tüm meselelerde gerçeklere zıt gitse de bu durum, Amerikan ordusunun gelenekleriyle bağdaşmayan politikalar üretmesine engel olmadı. Geniş kesimlerin savaş suçu olarak gördüğü eylemleri talep etti ve bunların emirlerini verdi. Ve II. Dünya Savaşı dönemindeki Stalin örneğinde olduğu gibi, bunun bedelini ordu ve ülke ödemeye devam ediyor.
Hegseth, ordunun yeterince nitelikli olmayan siyah subaylar tarafından ele geçirildiği fikrine takıntılı derecede bağlı görünüyor. Ordu mensuplarının yaklaşık yüzde 19'u siyahtır ve bu sayı genel nüfusa oranlarının biraz üzerindedir. Subayların yalnızca yaklaşık yüzde 9'u, generallerin ve amirallerinse (sancak subayları) sadece yüzde 6,5'i siyahtır. Siyah subaylar, beyaz meslektaşları kadar sık general rütbesine yükselemiyor. Gerçek güce sahip üç veya dört yıldızlı rütbelere ulaşanların sayısıysa daha da azdır. Siyah subayların oranı, ordu genelindeki siyah personel oranının yarısını bile bulmazken, askeri liderlik ne kadar "woke" olabilir ki? Hegseth siyah askerlere karşı değil, sadece onların terfi ettirilmesini istemiyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Daniel Patrick Moynihan'ın söylediği gibi: "Kendi görüşlerinize sahip olma hakkınız olsa da kendi gerçeklerinizi yaratamazsınız." Ancak bu yönetimde gerçeklerin değil, yalnızca fantezilere dayanan görüşlerin önemi var. Hegseth, 2024'te yayımlanan "Savaşçılara Karşı Savaş" (The War on Warriors) adlı kitabında, çeşitlilik, eşitlik ve kapsayıcılığı teşvik ederek ülkeye zarar veren ve aşırı "efemine" olan "woke" ideolojisi nedeniyle "Amerika'nın beyaz oğulları ve kızlarının" ordudan uzaklaştığını yazdı. Irktan bahsederken meseleye beyaz kız çocuklarını da dahil ediyor ama ordudaki kadınlardan bahsederken aynı yaklaşımı göstermiyor. Kitabında "Doğrudan şunu söylüyorum: Kadınlar muharebe görevlerinde yer almamalı" ifadesini kullandı.
Kadınlar elbette ABD nüfusunun yüzde 50'sinden fazlasını, ordununsa yüzde 17 ila 18'ini oluşturuyor. Burada da komuta kademesindeki kadınların sayısı büyük ölçüde düşüyor. Toplamdaki 900 sancak subayının yaklaşık yüzde 8,3'ü kadın ki bu sayı, silahlı kuvvetlerdeki genel kadın oranının yarısından daha azdır.
Hegseth'in değerlendirmesiyse şöyle:
Üniformalı kariyerimi düşündüğümde, neredeyse her kötü liderlik örneğinde veya kişilerin yeterli olmadıkları görevlere getirildiği vakaların hemen hepsinde ya gerçekten bir 'çeşitlilik ataması' söz konusuydu ya da durum böyle algılanıyordu.
İroniye karşı bağışıklığı olan Hegseth, elbette kendisinin görevlendirilmesinin çeşitlilik kapsamındaki en büyük MAGA ataması olduğunu görmüyor.
Hegseth, liyakat değerlendirme kurullarının uzun süredir uygulanan, çok aşamalı ve çok faktörlü prosedürlerini sistematik olarak geçersiz kılarak önyargıları doğrultusunda hareket etti. Ayrıca ordunun en saygın üst düzey subaylarından bazılarını benzer nedenlerle kovdu: Siyah veya kadın oldukları ya da siyahların ve kadınların terfi ettirilmesini destekledikleri gerekçesiyle...
Yalnızca bu yıl Hegseth, her aşamasında özen gösterilen, sistematik değerlendirmelerden geçmiş 40 kişinin terfisini engelledi. Eski dört yıldızlı Amiral William McRaven şöyle yazdı:
Başkan Trump, Savunma Bakanı Pete Hegseth'in tavsiyeleri üzerine, bu ulusa hizmet etmiş en iyi subaylardan bazılarını görevden aldı veya emekliye ayrılmaya zorladı.
Hegseth'in ordudan uzaklaştırdığı subayların yarısı azınlık mensubu ya da kadın.
Geçen yıl Hegseth, Trump'ın ilk döneminde Hava Kuvvetleri Komutanlığı'na atadığı, sonrasında da Başkan Biden tarafından Genelkurmay Başkanı olarak görevlendirilen General CQ Brown'ı görevden aldı. Brown'ın büyük eksikliği neydi? "DEI (Diversity, Equity, and Inclusion - Çeşitlilik, Eşitlik ve Kapsayıcılık) denen woke saçmalığına dahil olmuş herhangi bir general, amiral veya her kim olursa olsun gitmeli" diyen Hegseth tersine ırkçılığı bir kez daha tersyüz eden şaheserine şöyle imza attı:
Bunun nedeni ten rengi miydi? Yoksa yetenekleri mi?
General Brown, Genelkurmay Başkanlığı'nın başındaki ikinci siyah kişiydi. İlki Colin Powell'dı. O, askerlerine, Afrikalı Amerikalılara ve tüm Amerikalılara, ilham veren bir liderdi. O, Powell doktrinini oluşturan, derin düşünceli bir stratejistti. Bu doktrin, askeri gücün yalnızca hayati bir ulusal çıkar sözkonusu olduğunda, açık bir hedef bulunduğunda, ezici güç kullanma kararlılığı taşındığında, kamu desteği sağlandığında ve net bir çıkış stratejisi oluşturulduğunda kullanılmasını savunuyordu.
Powell ayrıca pozitif ayrımcılığı ve ırksal eşitsizliklerin giderilmesini destekliyordu. Orduyu, hiç kimsenin ten rengini önemsemediği, yalnızca nasıl bir asker olabileceğiyle ilgilenilen "bütünleşmiş bir topluluk" diye tanımlamıştı.
"Ordu, demokrasi ülküsünü Amerika'nın geri kalanından önce yaşıyordu" demişti. Pete Hegseth, Donald Trump'ın tam izniyle bu ülküyü öldürüyor.
Powell bugün yaşasaydı Pete Hegseth'in kriterlerini karşılamazdı. Bugünün ulusal güvenlik politikasına, yönettiği olağanüstü kurumun sahip olduğu deneyimi anlayacak bilgiye veya cesarete sahip olmayan bir Savunma (veya Savaş) Bakanı'nın da katkılarıyla, dürtüler ve narsisizm rehberlik ediyor. Ve tıpkı II. Dünya Savaşı'nın arifesinde olduğu gibi, dünya izliyor.
Independent Türkçe için çeviren: Eren Umurbilir
© The Independent