Gerçeğin çürümesi: Ortak gerçekliğin sessiz erozyonu

Dr. Osman Gazi Kandemir Independent Türkçe için yazdı

Farklı kaynaklardan gelen çelişkili bilgi akışı, bireylerin aynı olaya ilişkin ortak bir gerçeklik üzerinde uzlaşmasını giderek zorlaştırıyor / Fotoğraf: AI Generated

İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar bilgi üretilmedi. Hiçbir dönemde bu kadar veriye, uzmana, araştırmaya ve iletişim aracına da sahip olunmadı. Buna rağmen içinde yaşadığımız çağ, gerçeğin en fazla tartışıldığı dönemlerden biri.

İlk bakışta bu bir çelişki gibi görünebilir. Peki sorun nerede?

Sorun, bilgi eksikliği değil. Sorun, gerçeğin toplumsal hayattaki ağırlığını giderek kaybetmesi.

Son yıllarda bu durumu açıklamak için en sık kullanılan kavramlardan biri "post truth" (hakikat sonrası) oldu.

Oxford Sözlüğü'nün 2016 yılında yılın kelimesi seçtiği bu kavram, insanların siyasi ve toplumsal tercihlerini oluştururken nesnel olgulardan çok duygularından ve kişisel inançlarından etkilenmesini ifade ediyordu.

Başka bir ifadeyle, gerçekler tamamen ortadan kalkmıyordu. Ancak kararlarımız üzerindeki etkileri zayıflıyordu.

Bu tespit önemliydi.

Peki yaşanan dönüşümü açıklamaya yetiyor mu?

Yetmiyor. Yeni kavram: Truth Decay, Türkçeye "Gerçeğin Çürümesi" olarak çevirebiliriz. Bu yaklaşım daha geniş bir çerçeve sunuyor. Çünkü meseleyi insanların nasıl karar verdiğiyle sınırlamıyor. Gerçeğin üretildiği, paylaşıldığı ve kabul gördüğü kamusal düzenin aşınmasına odaklanıyor.

Süreç, 4 temel eğilimle açıklıyor:

1. Gerçekler üzerindeki uzlaşmanın zayıflaması.
2. Olgu ile kanaat arasındaki sınırın belirsizleşmesi.
3. Kişisel görüşlerin doğrulanmış bilgiden daha etkili hâle gelmesi.
4. Bilgi üreten kurumlara duyulan güvenin azalması.

Hepsi size tanıdık geldi, değil mi?

Bu eğilimler birbirini besliyor. Sonunda ortak gerçeklik duygusu aşınıyor.

Peki bu ne anlama geliyor?

Bir mahkemeyi düşünelim. Aynı delillere bakan iki avukat farklı savunmalar geliştirebilir. Bir doktor aynı tahlil sonuçlarından hareketle farklı tedavi yöntemleri önerebilir. İki ekonomist de aynı büyüme verilerini kullanarak farklı ekonomi politikalarını savunabilir.

Bu durum demokratik toplumlarda olağandır. Çünkü tartışmanın zemini ortaktır. Farklı olan olgular değil, olguların yorumudur.

Gerçeğin çürümesi tam bu noktada başlar.

Bugün birçok tartışmada insanlar artık aynı olgular üzerinde konuşmuyor. Aynı olayın farklı yorumlarını değil, farklı gerçekliklerini savunuyor.

Bir deprem meydana geliyor. Bir televizyon kanalı arama kurtarma çalışmalarını öne çıkarıyor. Başka bir kanal koordinasyon eksikliğini haberleştiriyor.

Siyasetçiler aynı olayı kendi siyasi pozisyonlarından anlatıyor. Uzmanlar farklı ekranlarda birbirini dışlayan değerlendirmeler yapıyor.

Ortada tek bir deprem var. Fakat kamuoyunda dolaşan anlatılar zamanla birbirinden kopuyor.

Benzer bir tablo ekonomi haberlerinde de görülüyor.

Enflasyon oranı tek bir sayıdır. İşsizlik verisi tek bir istatistiktir. Buna rağmen aynı veriler üzerinden birbirini dışlayan anlatılar kurulabiliyor.

Bir kesim ekonomik toparlanmadan söz ediyor. Başka bir kesim ekonomik çöküşü anlatıyor.

Sonunda vatandaş çoğu zaman veriyi değil, verinin hangi çerçevede sunulduğunu hatırlıyor.

Uluslararası krizlerde bu tablo daha da belirginleşiyor.

Bir savaş sırasında taraflar yalnızca sahada mücadele etmiyor. Bilgi alanında da rekabet ediyor. Aynı bombardımanın görüntüsü bir taraf için meşru müdafaa, diğer taraf için savaş suçu olarak sunulabiliyor.

Açıklamalar, istatistikler ve görüntüler, gerçeği açıklamaktan çok kamuoyunu ikna etmenin aracına dönüşüyor.

Elbette propaganda yeni değil. Sansasyonel gazetecilik de yeni değil. Siyasi manipülasyon ise insanlık tarihi kadar eski.

Peki değişen ne?

Değişen, bu yöntemlerin kamusal hayatın olağan işleyişine nüfuz etmiş olması.

Üstelik bu dönüşümün tek sorumlusu sosyal medya da değil.

Konvansiyonel medya, reyting kaygısıyla zaman zaman yorum ile haberi birbirine karıştırabiliyor.

Siyasetçiler kendi anlatılarını güçlendirmek için seçici veri kullanabiliyor. Uzmanlar televizyon tartışmalarında kesin hükümler vermeye zorlanabiliyor.

Düşünce kuruluşları ve araştırma merkezleri de zaman zaman ideolojik ya da kurumsal beklentilerin etkisinde kalabiliyor.

Vatandaş ise çoğu zaman kendi dünya görüşünü doğrulayan bilgileri daha ikna edici buluyor.

Gerçeğin çürümesi tek bir kurumun ya da tek bir teknolojinin ürettiği sorun değil. Farklı aktörlerin benzer yönde işleyen davranışlarının ortaya çıkardığı yapısal bir dönüşüm.

Burada dikkat çeken başka bir değişim daha var.

Eskiden haber ile köşe yazısı arasında belirgin bir ayrım bulunurdu. Okuyucu hangi metnin bilgi, hangisinin yorum olduğunu kolayca ayırt edebilirdi.

Bugün bu ayrım giderek belirsizleşiyor.

Bir siyasetçi ortaya bir iddia atıyor. Bu iddia doğrulanmadan haber bültenlerine taşınıyor. Akşam televizyon programlarında saatlerce tartışılıyor. Ertesi gün köşe yazılarında analiz ediliyor.

Bir süre sonra başlangıçta yalnızca bir iddia olan şey, birçok insanın zihninde doğrulanmış bilgiye dönüşüyor.
Sorun, iddianın doğru ya da yanlış olması değildir.

Sorun, doğrulama mekanizmasının kamusal tartışmadaki ağırlığını kaybetmesidir.

Post truth ile Gerçeğin Çürümesi arasındaki temel fark da burada ortaya çıkıyor.

Post truth (hakikat sonrası) daha çok bireyin psikolojisini açıklar. İnsanların neden duygularına göre karar verdiğini anlamaya çalışır.

Gerçeğin Çürümesi ise kurumlara odaklanır. Medyanın nasıl değiştiğini inceler. Eğitim sisteminin eleştirel düşünmeyi ne ölçüde desteklediğini sorgular. Siyasal kutuplaşmanın ortak gerçekliği nasıl aşındırdığını ele alır.

Bilgi üreten kurumlara duyulan güvenin neden zayıfladığını birlikte değerlendirir.

Kısacası, post truth sonucu tarif eder. Gerçeğin Çürümesi ise süreci açıklar.

Peki buradan hangi sonuca ulaşılabilir?

Bugün karşı karşıya olduğumuz mesele, birkaç yanlış haberin dolaşıma girmesinden daha derindir.

Asıl mesele, toplumun ortak referans noktalarını yavaş yavaş kaybetmesidir.

Demokratik sistemler insanların aynı düşünmesini gerektirmez. Tam tersine, farklı düşüncelerin rekabeti demokrasinin temelidir. Ancak bu rekabetin sağlıklı işlemesi için üzerinde uzlaşılmış ortak olgulara ihtiyaç vardır.

Herkes farklı bir gerçeklik içinde yaşamaya başladığında tartışmalar çözüm üretmekten uzaklaşır. Tartışmanın odağı, karşı tarafın gerçekliğini reddetmeye dönüşür.

Günümüzün en büyük riski, insanların yalana inanması değil.

Daha büyük risk, hiçbir bilginin güvenilir olmadığına inanmaya başlamalarıdır.

Sürekli kuşku üreten bir ortamda bilimsel araştırma ile komplo teorisi aynı düzlemde değerlendirilmeye başlar.

Doğrulanmış haber ile doğrulanmamış iddia arasındaki sınır silikleşir.

Gerçeğin kendisi ortadan kalkmaz. Ancak gerçeğin kamusal hayattaki belirleyici rolü aşınır.

Gerçeğin Çürümesi tam da budur.

Sorun, gerçeğin yok olması değildir. Sorun, toplumun birlikte karar almasını sağlayan ortak gerçeklik duygusunun sessizce aşınmasıdır.

Demokrasi, hukuk ve kamusal tartışma ortak olgular üzerinde yükselebilir. Bu ortak zemin zayıfladığında geriye farklı fikirler değil, birbirine temas etmeyen farklı gerçeklikler kalır.

Bugünün temel meselesi, yeni gerçekler üretmek değildir. Ortak gerçeği yeniden görünür ve güvenilir hâle getirmektir.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU