Yalnızlık kader değil, düzen meselesi

Bayram Ali Akyüz Independent Türkçe için yazdı

Kalabalık şehirlerin içinde insan, çevresindeki onca kişiye rağmen giderek görünmezleşebiliyor / Fotoğraf: A. C. - Unsplash

Dünya, kurulandan bugüne kadar bu kadar kalabalık bir nüfusla yaşamadı. Şehirler, sokaklar insanlarla dolup taşıyor.

Dünya bu kadar kalabalıkken, kurulduğu günden bugüne belki de insanlar bu kadar da yalnız yaşamadı. Telefon rehberleri yüzlerce isimle dolu.

İş hayatından, siyasi çevrelerden, sosyal çevrelerden ve sosyal medyadan binlerce kişiyle tanışıyoruz. Yakınımızda ya da televizyonda her gün gördüğümüz birini görmediğimizde, "Herhâlde bir yere gitmiştir" deyip geçiyoruz.

Sonra bir haber düşüyor önümüze:

Günlerdir kendisinden haber alınamayan kişi, evinde ölü bulundu.


Hem de televizyonlarda üç dört popüler dizide oynayan bir sanatçı…

Bu kadar şöhret ve çalışma içerisinde nasıl bir yalnızlık?

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Üzülüyor, sonra başka habere geçiyoruz. O tek cümlenin arkasında nasıl bir hayat vardı, bilmiyoruz.

Kim bilir, kaç sabah aynı sessizliğe uyandı?

Kaç akşam konuşacak birini aradı?

Kapının önünden geçen ayak seslerini kaç defa kendisine gelen biri sandı?

Mesele, yalnız ölmekten önce uzun yıllar kimseye görünmeden ya da hep görünür olduğumuz hâlde görünmeden yaşamak mı?


Yalnızlığın Japonca adı: Kodokushi

Japonya’da evinde tek başına ölen ve ölümü bir süre fark edilmeyen insanlar için kullanılan bir kelime var: Kodokushi, yani "yalnız ölüm".

Japonya Ulusal Polis Teşkilatının açıkladığı verilere göre, 2024 yılında yalnız yaşayan 76 bin 20 kişi evinde ölü bulundu. Bunların 58 bin 44’ü, yani yaklaşık dörtte üçü, 65 yaş ve üzerindeydi. Bu sayılar, evinde tek başına yaşayan ve orada hayatını kaybeden kişileri kapsıyor. Ortaya çıkan: On binlerce insan son nefesini verirken yanında hiç kimse yoktu.

Bu ölümler Japonya’da özel bir iş kolu bile doğurmuş. Ölünün kaldırılmasından sonra ekip geliyor; etrafı temizliyor, kokuyu gideriyor. Ölen kişinin özel eşyaları, üç beş fotoğrafı ve anıları birkaç koliye konuyor. Ardından temizlik bitiyor.

Bu sadece Japonya’nın sorunu değil. Japonya, dünyanın gittiği yeri bize erkenden gösteriyor.
 

Japonya'da "kodokushi" olarak adlandırılan yalnız ölüm, yaşlanan ve giderek yalnızlaşan toplumun görünür sorunlarından biri hâline geldi / Fotoğraf: Pexels​​​​​​
Japonya'da "kodokushi" olarak adlandırılan "yalnız ölüm", yaşlanan ve giderek yalnızlaşan toplumun görünür sorunlarından biri hâline geldi / Fotoğraf: Pexels

 

Yalnızlık kader mi, düzen meselesi mi?

Yalnızlığa sadece "İnsanlar birbirini aramıyor" dersek çok kolaycılık olur. Soruna sadece ahlak, vicdan, kişisel tercihler, manevi boşluk, aile bağlarının eksikliği desek yine eksik kalır.

Düzen, insanı sabahın köründe evden çıkarıp gecenin karanlığında eve döndüren bir sistem kurmuş.

Bu insan hangi ara komşuluk yapacak?

Dostlarıyla nerede, nasıl buluşacak; geçimini nasıl sağlayacak?

Mahallede ya da mahalle büyüklüğündeki bloklarda insanlar nasıl bir araya gelecek?

Bir yandan "Aile önemlidir" diye nutuk atılıyor, öte yandan aileyi ayakta tutacak şartlar her gün daha da zayıflıyor. Genç işsiz, anne baba başka şehirde, çocuk başka şehirde ekmek peşinde… Bayramdan bayrama görüşen aileye, "Neden bağlarınız zayıfladı?" diye soruyoruz.

Kusura bakmayalım; insanları birbirinden koparan ekonomik ve siyasi düzeni konuşmadan yalnızlığı çözebilir miyiz?

"Komşuluk öldü, maneviyat kalmamış kardeşim" diyerek sorumluluğu başkasına atmaya gerek yok. Önce "Biz bu işin neresindeyiz?" diye sormalıyız.

Komşuluk kendiliğinden doğmaz. İnsanların karşılaşabileceği, konuşabileceği, çocuklarını güvenle oynatabileceği ortak alanlar gerekir. Dayanışmayı yalnızca cenazeden cenazeye, düğünden düğüne görüşmekten ibaret zannedersek insanı ıskalamış oluruz.


Yalnızlıkta da sınıf farkı var mı?

Yoksulun yalnızlığıyla varlıklının yalnızlığı aynı değil tabii ki.

Parası olan kişi bakım hizmeti satın alabilir, özel hastaneye gidebilir, taksiye binebilir, sosyal etkinliklere katılabilir.

Yoksul yaşlıysa kimi zaman ilacını almakla pazara çıkmak arasında seçim yapar. Asansörü olmayan bir binanın dördüncü katında oturuyorsa sokağa inmek bile mesele hâline gelir.

Yalnız ölüm sadece duygusal değil, sınıfsal bir sorundur. Kimin kapısının daha geç çalınacağını gelir, yaş, sağlık durumu, engellilik ve yaşadığı mahallenin imkânları belirliyor.

Benim bir gözlemim de köylerde bile yalnızlığın yaşanmasıdır. Köyde insanlar evde veya evin etrafındaki arazilerde oyalanıyor. Kahvehanelere ve camilere zorda kalmadıkça gidilmiyor, geleneksel köy faaliyetlerinden de mümkün mertebe kaçılıyor. Kırsal bu anlamda elbette şehirlerle aynı durumda değil ama ciddi bir komşuluk gerilemesi ve bireycilik söz konusu.

Aslında insan yalnız kalıp yaşamaya başladığında "sosyal ölümü" gerçekleşmiş oluyor; geriye bedenin ölümü kalıyor. Beynin ölmesi ama kalbin direnmesi gibi… İnsan bir köşede sadece nefes alıyor. Öldüğünü duyduğumuzda haberdar oluyoruz, o kadar.

Bugünün kentlerinde birçok kişi böyle yaşıyor. İşe gidiyor, selam veriyor, hatta şakalaşıyor; fakat gece başına bir şey gelse arayabileceği tek bir insan bulamıyor. Demek ki mesele yalnızca çevremizde kaç kişinin bulunduğu değil, kaçının bizi gerçekten insan yerine koyduğudur.

Başınıza adli bir sorun gelse herkes ortadan kayboluyor. Kimse "Haklı mı, haksız mı?" demiyor. "Aman, bulaşmayayım; onunla görüştüğüm anlaşılmasın" diye düşünüyor.

Peki, çok yakın dostunuz, akrabanız veya arkadaşınız bir hata yapmış olsa bile neden yanında durmayalım?

Yanında durarak onun yanlışına destek vermiyor, ona dostluk gösteriyorsunuz. Sizin dostluğunuz, o kişiye yaptığı yanlışı zaten acı bir şekilde hatırlatmıyor mu?

Bir kişinin düğününe veya cenazesine giderken bile ayrım yapmıyor muyuz? Bize bir davetiye geliyor; düğüne gitmeden önce kişinin statüsüne bakıyoruz. Ya da bir ölüm haberi geliyor. Eğer popüler bir arkadaşımızsa cenazeye gidiyor, değilse "Allah rahmet eylesin" deyip geçiyoruz.
 

Yalnızlık, insanın çevresinde hiç kimsenin olmamasından çok, ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği kimsenin kalmamasıyla derinleşiyor / Fotoğraf: Leon Hu-Unsplash
Yalnızlık, insanın çevresinde hiç kimsenin olmamasından çok, ihtiyaç duyduğunda ulaşabileceği kimsenin kalmamasıyla derinleşiyor / Fotoğraf: Leon Hu-Unsplash

 

İnanç ne söylüyor, biz ne yapıyoruz?

Bu topraklarda yalnızlığa karşı güçlü bir dinî ve ahlaki miras var. Fakat dilimizde kaldı, gönlümüze inmiyor!

Kur’an, Nisâ suresinin 36. ayetinde anne babaya, akrabaya, yetime ve yoksula iyiliğin yanında hem yakın hem de uzak komşuya iyi davranmayı emreder. Dikkat edelim: Yalnızca akraba veya tanıdık komşu değil, "uzak komşu" da sorumluluk alanımıza girer.

Hucurât suresinde ise "Müminler ancak kardeştirler" denilir. Burada sadece aynı safta omuz omuza durmak kastedilmiyor. Kardeşlik; günlerdir görünmeyen birini merak etmek, hastaysa ziyaret etmek, yapabileceğimiz maddi ve manevi yardımları yapmaktır. Herkesin dilinden düşmeyen, Peygamberimizin "Komşusu açken tok yatan bizden değildir" uyarısını sık sık tekrarlarız.

Fakat komşunun yalnızlığını açlık kadar ciddi bir ihtiyaç sayıyor muyuz?

Bir tas çorba götürmek değerlidir; fakat bazen insanın ihtiyacı çorbadan önce iki çift laftır. Sadece midesinin değil, gönlünün de doyması gerekiyor.

Camiler dolarken mahalledeki yaşlı insan haftalarca aranıp sorulmuyorsa burada durup düşünmek gerekir.

Din, yalnızca kürsüden anlatılan güzel sözler midir?

Cemaat kendi sokağındaki hastayı, yoksulu ve kimsesizi bilmiyorsa kardeşlik kâğıt üzerinde kalmış demektir.

Sadece cami binaları için yardım toplanıyor, fakat kürsülerden "Mahalledeki bir düşküne yardım toplayacağız" sözünü duymuyorsak bu büyük bir sorun değil midir?

Bir toplumun dindarlığı, gösterişli binalarla değil, en sahipsiz insanına nasıl davrandığıyla ölçülmez mi?


Yalnızlıkla mücadele sadakaya bırakılamaz

İngiltere ve Japonya, yalnızlık ve sosyal izolasyonla ilgilenen bakanlık düzeyinde sorumluluk alanları oluşturdu. Burada bağımsız birer "Yalnızlık Bakanlığı"ndan değil, hükümet içinde bu alana verilmiş resmî görevlerden söz ediyoruz. Bu adımlar, sorunun artık kişisel bir ruh hâli değil, bir kamu politikası konusu olduğunu gösteriyor.

Dünya Sağlık Örgütü de sosyal bağ eksikliğini ciddi bir halk sağlığı sorunu olarak görüyor. Araştırmalar, sosyal bağlardan yoksun olmanın erken ölüm riskini sigara ve fiziksel hareketsizlik gibi bilinen tehlikelerle karşılaştırılabilir ölçüde artırabildiğini gösteriyor. Sık tekrarlanan "günde 15 sigara" benzetmesi, doğrudan yalnızlık hissini değil, sosyal bağ eksikliğinin ölüm riski üzerindeki etkisini anlatıyor.

Demek ki yalnızlık, "Canı sıkılıyorsa dışarı çıksın" denilerek geçiştirilecek bir mesele değil. "Sosyalleş" demek kolay, önce sosyalleşebileceği şartları oluşturmak gerekir. Günlerce kapısı açılmayan bir insanı ilk fark eden, evden gelen kokular oluyor.

Bu mesele birkaç yardım kolisi dağıtıp fotoğraf çektirmekle de çözülmez. Yardım, insanın ihtiyacı olduğu sürece devam etmelidir. Elbette komşuluk ve kişisel dayanışma önemlidir, sadece kişilerin vicdanına bırakmayıp kamusal tedbirler de alınmalıdır. Çünkü yalnızlık bir kişinin özel meselesi gibi görünse de sonuçları bütün toplumu ilgilendirir. Bir insan evinde günlerce fark edilmeden ölebiliyorsa orada yalnızca komşuluk değil; belediye, sosyal hizmet ve devlet düzeni de görevini yapmamış demektir.
 

Şehirler kalabalıklaştıkça, insanın çevresindeki insan sayısı ile kurduğu bağ arasındaki mesafe de büyüyor / Fotoğraf: Jong Park-Unsplash
Şehirler kalabalıklaştıkça, insanın çevresindeki insan sayısı ile kurduğu bağ arasındaki mesafe de büyüyor / Fotoğraf: Jong Park-Unsplash

 

Önce kapının ardındaki insanı görelim

Elbette her şeyi devletten bekleyip kenara çekilemeyiz. Siyasetin sorumluluğu varsa bizim de komşuluk sorumluluğumuz var. Apartmanda tek başına yaşayan yaşlının kapısını çalabiliriz. Birkaç dakikalık sohbet, bazen de "Bir şeye ihtiyacın var mı?" sorusu insanı hayata bağlar.

Ama bunu yalnızca duygusal bir iyilik hikâyesine de çevirmeyelim.

Şimdi kendimize dürüstçe soralım:

Aynı apartmanda oturduğumuz kaç kişinin adını biliyoruz?

Günlerdir görünmeyen komşumuzu gerçekten merak ediyor muyuz?

Bir insanın ölümünü kapının altına biriken faturalar haber veriyorsa yalnız ölen sadece o insan değildir. Komşuluk ölmüştür, mahalle ölmüştür, sosyal devlet görevini ihmal etmiştir. Toplum kendi içinden birini sessizce kaybetmiştir.

Ve geriye tek bir soru kalır:

Öldüğümüzü kim fark edecek?

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU