İki çöken imparatorluğun arasında: Beyaz Rusların İstanbul hikâyesi (II)

Prof. Dr. Ekrem Kalan Independent Türkçe için yazdı: "Sürgünde hayat kurmak, İstanbul'a karışmak ve dünyaya dağılmak"

Bolşevik Devrimi sığınmacıları: Rusya'dan gemilerle tahliye edilerek İstanbul Büyükada rıhtımına getirilen mülteci kafilesi, 1920 / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi

Bir önceki yazıda, 1920 sonbaharında Kırım'dan başlayan büyük tahliyenin İstanbul'da nasıl bir insanî krizle karşı karşıya kaldığını anlatmıştım. Fakat gemilerden karaya çıkmak, felaketin sona erdiği anlamına gelmiyordu. İnsanlar bir kıyıya ulaşmıştı ancak asıl mücadele şimdi başlıyordu: O kıyıda bir hayat kurmak.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Bir süre mülteci olarak yaşanabilirdi. Ancak zaman geçtikçe para kazanmak, çocukları okutmak, bir ev bulmak ve gündelik hayatı düzene koymak kaçınılmazdı. Tahminler kaynağa göre değişse de 1920-1922 arasında İstanbul'dan geçen Rus mülteci sayısının yüz binleri bulduğu, kentte kalıcı olarak yerleşenlerin sayısının ise on binleri aştığı kabul edilir. 1920'lerin başında gemilerden ve geçici kamplardan çıkan bu insanlar da yavaş yavaş İstanbul'un içinde kendilerine bir hayat kurmaya başladılar.

Sürgünde inşa edilen bu yeni dünya; kendi gazeteleri, okulları, hekimleri, ticarethaneleri, ibadethaneleri ve restoranlarıyla eksiksiz bir yaşam alanı barındırıyordu. Hepsinden önemlisi, aynı felaketin küllerinden doğan insanların birbirine tutunmasını sağlayan güçlü bir toplumsal dayanışma ağı örülüyordu. İstanbul'da filizlenen bu Rusça dünya, eski Rusya'nın sıradan bir uzantısı değil; devletini ve ülkesini kaybetmiş kitlelerin köksüzlüğe karşı sürgünde kurduğu yepyeni bir toplumsal hayattı.
 

Sürgünün ilk meselesi: Geçim

Beyaz Rusların İstanbul hikâyesi bugün çoğu zaman Pera'nın eğlence hayatıyla hatırlanır: restoranlar, müzik, gece kulüpleri ve yeni modalar... Bu tablo bütünüyle yanlış değildir. Fakat hikâyenin başlangıç noktası da değildir. Gemiden inen insanların önce geçimini temin etmesi gerekiyordu.

İstanbul'a gelenlerin önemli bir bölümü, Rusya'daki meslekleri ve toplumsal statüleriyle yeni şehirde iş bulamıyordu. Sürgünün en ağır sonuçlarından biri buydu. İnsanlar yalnızca ülkelerini ve mallarını değil, eski hayatlarını güvenli ve anlamlı kılan toplumsal konumlarını da kaybetmişlerdi. Rusya'da bir subay, doktor veya memur olmak, belirli kurumların ve devlet düzeninin içinde anlam taşıyordu. Ordu dağıldığında askerî rütbenin, devlet ortadan kalktığında memuriyetin dayandığı zemin de ortadan kalkmıştı. Bir diploma sahibi olmak ise yabancı bir şehirde o mesleği yapabilmek anlamına gelmiyordu.

Dönemin tanıklıkları, yaşanan bu sınıfsal çöküşün trajik boyutunu tüm çıplaklığıyla gözler önüne seriyordu. Dün koca bir alayı komuta eden bir subay Pera'da garsonluk yapıyor, saray elitleri arasında büyümüş aristokrat bir kadın ise bir terzi atölyesinde iğne iplikle geçim savaşı veriyordu. Bu çarpıcı tablo bir istisna değil; sürgün hayatının en sıradan manzarasıydı. İstanbul, eski hayatlar ile yeni gerçeklikler arasındaki o derin uçuruma sahne olurken, tüm mülteciler tek bir hayatî soruya kilitlenmişti:

"Nasıl geçineceklerdi?"

Kafeler ve restoranlar Rus göçmenlerin en görünür faaliyet alanlarından biriydi. Ancak göçmenler bunun yanında dükkânlar açıyor, çeşitli işletmeler kuruyor ve farklı işlerde çalışarak İstanbul ekonomisinin parçası oluyorlardı. Savaş sonrasının İstanbul'unda hayat pahalılığı ve istihdam sorunu zaten ciddi meselelerdi. Yeni gelen büyük göçmen nüfusu bu şartları daha da karmaşıklaştırdı. Buna rağmen Rus göçmenlerin ekonomik varlığını yalnızca rekabet üzerinden değerlendirmek eksik olur. Şehir hayatına yeni işletmeler, meslekler ve tüketim alışkanlıkları da taşıdılar. Beyaz Rusların İstanbul hikâyesini yalnızca eğlence hayatına yaptıkları katkıyla anlatmak, sürgünün en temel gerçeğini gözden kaçırmaktır: İnsanların önce hayatlarını sürdürebilecekleri bir düzen kurmaları gerekiyordu.
 

Rusya'daki unvanlarını geride bırakarak İstanbul'da ağır şartlar altında işçilik yapan sığınmacılar, 1920 / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi
Rusya'daki unvanlarını geride bırakarak İstanbul'da ağır şartlar altında işçilik yapan sığınmacılar, 1920 / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi

 

Pera'nın iki yüzü: Işıltılı vitrinler ve sürgünün gölgesinde bir Beyoğlu

İstanbul'un kozmopolit kalbi Pera, yani bugünkü adıyla Beyoğlu, 1920'lerin Rus göçmen dalgasının en görünür merkez üssü hâline geldi. Bu bir tesadüf değildi; Pera, hâlihazırda konsoloslukları, lüks otelleri, tiyatroları ve küresel şirketleriyle şehrin dünyaya açılan en heterojen penceresiydi.

Rus sığınmacılar sıfırdan yeni bir kent inşa etmediler; aksine, bu uluslararası dokuya hızla eklemlenerek kısa sürede Pera'nın en baskın karakterlerinden biri oldular. Ancak bu yeni Pera anlatısı, yalnızca şık restoranlar, aristokratik eğlenceler ve gece hayatından ibaret değildi. Parıltılı vitrinlerin hemen ardında; pansiyon köşelerinde, geçici barınaklarda hayata tutunmaya çalışan ve her sabah yeni bir iş umuduyla sokaklara dönen binlerce insanın mücadelesi yatıyordu.

İstanbul'un Beyaz Rus hikâyesi, tam da bu keskin tezat üzerine kuruluydu. Aynı caddede, aynı kaldırımda iki farklı dünya yan yana var oluyordu: Şehrin sosyal vizyonunu dönüştüren müzik, sanat ve gastronomi; hemen yanı başında ise kirasını ödemeye ve hayatını sıfırdan kurmaya çalışan sürgünlerin yakıcı gerçeği. Pera, tarihinin en canlı ama bir o kadar da hüzünlü dönemini bu iki yüzüyle yaşadı.
 

1920'ler İstanbul’u: Ekim Devrimi'nden kaçan Beyaz Rusların Beyoğlu'nda açtığı ünlü Turkuaz Lokantası / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi
1920'ler İstanbul’u: Ekim Devrimi'nden kaçan Beyaz Rusların Beyoğlu'nda açtığı ünlü Turkuaz Lokantası / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi

 

Sürgünde yeniden kurulan hayat: Bir toplumun İstanbul hafızası

1920 yılının Kasım ayında İstanbul Boğazı'na demirleyen binlerce sığınmacı, birkaç hafta öncesine kadar yönünü bilmeyen bir kitleydi. Ancak bu belirsizlik, kısa sürede yerini şehirde Rusça konuşan dinamik bir gündelik hayata bıraktı.

Bu dönüşümün en somut tanığı dönemin Rus basını ve özellikle Zarnitsy adlı süreli yayındı. Dergi sayfalarını dolduran otel, restoran, doktor ve tiyatro ilanları, sürgün hayatının siyaset veya memleket hasretinden ibaret olmadığını; aksine yeni bir toplumsal yapının bu küçük ayrıntılarla filizlendiğini gösteriyordu. Göçün geçici bir bekleyişten kalıcı bir yaşama evrildiğinin en net kanıtı ise yayımlanan Russkiy v Konstantinopole (İstanbul'da Rus) adlı rehber oldu. Sığınmacıların temel sorusu artık "Nereye gideceğiz?" değil, "Burada nasıl yaşayacağız?" sorusuydu.

Günler aylara dönüştükçe adresler netleşti, iş yerleri açıldı ve okullar faaliyete geçti. Kilise sadece dinî bir mekân olmaktan çıkıp, ortak dili konuşan ve aynı geçmişi paylaşan insanların en önemli sosyal buluşma ağına dönüştü.

Ancak bu kurumsallaşma çabasının ardında hüzünlü bir arayış gizliydi. Aileler; yakınlarının İstanbul'da mı kaldığını, yoksa Gelibolu, Limni veya Balkanlar'a mı gönderildiğini bilmiyordu. Beyoğlu'ndaki Rus Haberleşme Bürosu gibi kuruluşların tuttuğu kayıtlar, sadece bürokratik birer belge değil, kayıp insanların izlerini taşıyan insanî birer vesikaydı. Nitekim büyük tarihsel göçlerde istatistiklere dönüşen "nüfus", gerçekte birbirini bulmaya çalışan binlerce parçalanmış hayatın toplamından ibaretti.
 

Rusya'daki asalet unvanlarını geride bırakıp İstanbul'da seyyar esnaflık yapan mülteciler, 1920'ler / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi
Rusya'daki asalet unvanlarını geride bırakıp İstanbul'da seyyar esnaflık yapan mülteciler, 1920'ler / Fotoğraf: İstanbul Kent Arşivi

 

Efsanelerin ardındaki gerçek: Beyaz Rus kadınlarının İstanbul'daki varoluş mücadelesi

Beyaz Rusların İstanbul anlatısında, belki de en fazla efsane Rus kadınları üzerinden üretildi. Bugün bile sıkça tekrarlanan "Şehre gelenlerin hepsi kontesti", "Herkes onların güzelliğine hayran kaldı" ya da "İstanbul'da modern modayı onlar başlattı" gibi iddialar, popüler kültürün romantik birer ürünüdür.

Bu anlatıların şüphesiz tarihsel bir zemini vardır; ancak gerçeği büyük ölçüde basitleştirir ve tek tipleştirir. Rus kadınlarının İstanbul'un kamusal alanında görünür olması elbette devrimsel nitelikteydi. Ne var ki bu görünürlüğün arkasında şık kıyafetler veya yeni bir yaşam tarzından ziyade, sürgünün getirdiği ağır ekonomik zorunluluklar yatıyordu. Rusya'daki korunaklı hayatlarını geride bırakan, aile gelirlerini kaybeden ve eşleri işsiz kalan pek çok kadın, İstanbul'da hayatta kalabilmek için iş gücüne katıldı. Dolayısıyla onları yalnızca zarafet ve moda üzerinden okumak, verdikleri büyük toplumsal ve ekonomik mücadeleyi görünmez kılar. Onlar her şeyden önce çalışan, çocuk büyüten ve yabancı bir kentin sert koşullarında sıfırdan hayat kuran kadınlardı.

Nitekim İstanbul folklorunda yer alan "Rus kadınlarının hijyen ve bitlenme sorunu yüzünden saçlarını kestirdiği, bunun da şehirde kısa saç modasını başlattığı" efsanesi bu abartılı bakışın en net örneğidir. Göç yollarının ağır sağlık koşulları barındırdığı yadsınamaz bir gerçektir; fakat bu modayı tek bir nedene veya topluluğa bağlamak tarihsel açıdan eksiktir. Kısa saç, Birinci Dünya Savaşı sonrasında tüm Avrupa'da zaten yükselişte olan modern kadın imajının küresel bir parçasıydı.

Sonuç olarak Rus kadınları, savaş sonrası dünyada dönüşen modern kadının İstanbul'daki en radikal ve estetik temsilcileri oldular. Ancak İstanbul'daki bu modernleşme dalgasını sadece onlara indirgemek, dönemin daha geniş, küresel ve tarihsel dinamiklerini göz ardı etmek anlamına gelir.


Büyük kavşak İstanbul: Rus göçünün son durağı değil, dağılım noktası

İstanbul'da filizlenen Rusça hayat, tüm canlılığına rağmen kalıcı bir merkeze dönüşemedi. Şehrin bu kitle için nihai bir yuva olamamasının ardında barınma krizleri, kronik işsizlik, hayat pahalılığı, hukuki belirsizlikler ve uluslararası yardımların yetersizliği gibi ağır sosyo-ekonomik gerçekler yatıyordu.

Rakamlar, bu zorunlu geçiciliği çarpıcı bir biçimde ortaya koymaktadır. Tarihçi Pınar Üre'nin verilerine göre, 1920'lerde Türkiye'deki Rus mülteci nüfusu 100 bin dolaylarındayken, Cumhuriyet'in ilanını takip eden yıllarda bu sayı hızla eridi ve 1930'lara gelindiğinde birkaç bine kadar geriledi. Dönemin İstanbul'u, on binlerce göçmeni uzun vadede ekonomik olarak taşıyabilecek bir kapasiteye sahip değildi. Zaten sığınmacıların büyük kısmı ilk andan itibaren burayı geçici bir durak olarak görüyordu; kimisi Rusya'ya dönme hayalleri kuruyor, kimisi Avrupa'daki akrabalarına ulaşmaya çalışıyor, kimisi ise uluslararası kuruluşların yardımıyla üçüncü bir ülkeye iltica etmeyi bekliyordu. Böylece Rusya'dan İstanbul'a uzanan ilk büyük dalga, yerini İstanbul'dan dünyaya yayılan ikinci bir göç dalgasına bıraktı.

Bu ikinci büyük yolculuğun tek bir rotası yoktu. Sürgünün yeni coğrafyaları Balkanlar, Orta Avrupa ve denizaşırı ülkeler oldu; zamanla Belgrad, Sofya, Prag, Berlin ve Paris, Rus diasporasının yeni ana merkezleri hâline geldi. İstanbul, Beyaz Rus göçünün son noktası değil, tarihin en büyük küresel kavşaklarından biriydi. İnsanlar bu kadim şehre sığındı, burada nefes aldı, toparlandı ve kendi kaderlerine doğru buradan uğurlandı.
 

1890'lı yıllarda okyanus aşırı seyahatlerle Amerika'ya sığınan Avrupalı göçmenlerin dramatik varış anı / İllüstrasyon: Charles Broughto
1890'lı yıllarda okyanus aşırı seyahatlerle Amerika'ya sığınan Avrupalı göçmenlerin dramatik varış anı / İllüstrasyon: Charles Broughto

 

Kök salanlar ve son buluşma: İstanbul'un Beyaz Rus hafızası

Büyük göçmen kitlesinin önemli bir bölümü zamanla Türkiye'den ayrılsa da hayatını bu şehirde kurmayı seçenler de oldu. İstanbul'da iş kuran, evlenen ve zamanla Türk vatandaşlığına geçerek kök salan Rus mülteciler, kentin toplumsal dokusuna karıştı.

Burada kritik bir tarihsel ayrımın altını çizmek gerekir: Bugün Türkiye'de yaşayan Rusya Federasyonu vatandaşları ile 1920'lerde İstanbul'a gelen Beyaz Rusların torunları aynı topluluk değildir; günümüzdeki nüfus hareketliliği tamamen farklı dinamiklerin ürünüdür. Yüz yıllık süreçte Türk toplumuyla büyük ölçüde bütünleşen bu ailelerin bir kısmında Rusça korunurken, bir kısmında unutuldu ve Rusya zamanla sadece büyüklerden dinlenen bir hatıraya dönüştü. Bugün İstanbul'da kapalı ve homojen bir "Beyaz Rus topluluğu" ya da buna dair güncel bir nüfus verisi olmasa da tarihî izler kiliselerde, arşivlerde, mezarlıklarda ve kentin kültürel hafızasında canlılığını korumaktadır.


Bir limanın ortak hafızası

1920'de İstanbul Boğazı'na sığınan binlerce insan, bu kadim şehrin hayatlarındaki rolünü o gün bilmiyordu. Kimileri birkaç ay sonra yeniden yola koyuldu, kimileri yıllarca burada yaşadı, bir kısmı ise burayı yeni vatanı yaptı. Ancak hepsi için İstanbul ortak bir anlama sahipti: İlk büyük liman, ilk güvenli sığınak ve yeniden başlamanın mümkün olduğu ilk şehir.

100 yılı aşkın bir süre sonra bu hikâyeye baktığımızda, gemilerdeki insanları yalnızca "Beyaz Ruslar" gibi tek tip bir kategori altında toplamak yetersiz kalır. Bu ifade; aynı tarihsel trajedinin içine sürüklenmiş anneleri, çocukları, subayları, doktorları ve öğretmenleri görünmez kılar. Onlar İstanbul'da çalıştılar, gazeteler çıkardılar, çocuklarını okuttular ve en önemlisi birbirlerini aradılar. Hayatları daha sonra dünyanın dört bir yanına savrulmuş olsa da yolları ayrılmadan önce aynı şehirde, aynı felaketin ardından hayata tutundular.

Beyaz Rusların İstanbul hikâyesi, bu yönüyle basit bir göç ve sığınma anlatısı değildir. Statülerini, ülkelerini ve geçmişlerini kaybetmiş insanların, yabancı bir coğrafyada varoluşu yeniden inşa etme mücadelesidir. İstanbul onların çoğu için son durak olmadı; ancak Rusya'dan ayrıldıktan sonra karşılarına çıkan, yeniden başlamanın mümkün olduğunu kanıtlayan o ilk unutulmaz liman olarak hafızalara kazındı.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU