Haluk Levent olayı... Tuz kokarsa!

Altan Tan Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AA

Son 10 gündür sürekli Haluk Levent olayını konuşuyoruz.

Tabii Haluk Levent olayı, dışarıdan görüldüğü kadar basit bir olay değilmiş demek ki.

O kadar derinlere doğru iniyor, o kadar dallanıp budaklanıyor ki her bir televizyon izleyişimizde, her bir yorumu dinleyişimizde ya da her bir yazıyı, makaleyi okuyuşumuzda "Yahu, bu kadar da olmazmış" diye hayretler içinde kalıyoruz.

Şimdi bu işin genel çerçevesine bakarsak; ortada bir dolandırıcılık olayı ve çok ünlü birisinin bütün ümitleri boşa çıkarması var.

Ama bence bunun çok daha ötesinde, yani bu magazinel görüntünün ötesinde, çok daha derin sonuçları ve bu sonuçların ardından toplum üzerinde çok daha büyük etkileri olacak.

Biliyorsunuz, insanoğlu öyle girift bir yaratık ki içinde zulüm, işkence, haksızlık, dolandırıcılık ve vicdansızlık olduğu gibi; merhamet, yardımlaşma ve acıma gibi çok pozitif duygular da var.

Cenâb-ı Rabbü'l-Âlemîn, bütün zıtlıkları; kâinattaki bitki, hayvan ve nebatatın, madenlerin bütün özelliklerini insanın içinde toplamış.

Eskilerin tabiriyle "mezcetmiş."

İşte burada yardım, acıma ve merhamet de çok önemli bir yer tutuyor.
 


İnsanların büyük bir kısmı, ne hata işlerlerse işlesinler, ne günah işlerlerse işlesinler; sonuçta ister kendilerini arındırma, ister vicdanlarını rahatlatma, ister insani özelliklerinden dolayı iyi davranışlar sergileme duygularıyla olsun, yardım etmeyi seviyorlar.

İslam'da da zekât, fitre, kurban, infak yani dağıtma, verme ve tasadduk gibi birçok yardımlaşma şekli ile bunları teşvik eden onlarca ayet, yüzlerce hadis var.

İslam âlimlerinin neredeyse tamamı bu konularda yazıp çizmiş, konuşmuş ve toplumu bu yöne doğru yönlendirmişler.

Batı dünyasında da bunlar var.

Mesela vakıflar, yani "foundations", bütün Batı dünyasında evcil hayvanlara yardımdan kimsesiz yaşlılara yardıma, ilaçsız, çaresiz ve tedavisiz kalan insanlara destek olmaya kadar onlarca, yüzlerce alanda faaliyet gösteriyor.

Yani bu, sadece İslam dünyasına has bir şey değil. Çünkü insani bir şey.

Hemen çerçevesini çizelim.

İnsanın içindeki pozitif duygularla ilgili bir şey.

Peki, ne oldu?

Yani sorun nerede?

Bu Haluk Levent olayını niye bu kadar büyüttük, büyütüyoruz?

Ben de büyütenlerdenim, aynı şekilde.

Burada çok önemli bir nokta var.

Hani derler ya, artık bu "tuzun koktuğu nokta."

Ne demek tuzun koktuğu nokta?

Yani her türlü tedbiri aldıktan sonra, eğer tuz da bir çare olmamışsa, kokmuşsa; artık çürüme en son safhaya gelmiştir ve çaresi kalmamıştır.

Bizim toplumumuzda, hatırlarsanız, ilk büyük tartışmalar kurban derisi toplama üzerine oldu.

İşte Türk Hava Kurumu kurban derilerini vatandaştan alırdı. Ne yapardı, ne ederdi, o da ayrı bir hikâye.

Bir müddet sonra bütün İslami kesimde bir feryat başladı.

İşte siz, kurban derilerinizi Allah için yaptığınız bir ibadetin, ibadetinizin sonuçlarını, meyvelerini bu adamlara teslim ediyorsunuz.

Bunlar bununla işte içki oynuyorlar, balolar tertip ediyorlar gibi ajitatif duygularla insanlara şunu söylediler:

Artık kurban derilerinizi Türk Hava Kurumu'na vermeyin.


Peki kime verilsin?

Bize verin.


Benim özellikle üniversite yıllarımda onlarca İslami vakıf, dernek ve cemaat grubu, Kurban Bayramı'nda sokaklara düşer ve kurban derisi toplardı.

Daha sonra İslami kesimde de yine onlarca yardım derneği kuruldu.

İşte Afrika'da su kuyusu açmaktan, katarakt nedeniyle çok basit bir operasyonla gözleri görebilecekken kör kalan insanlara yardım etmeye, Avrupa'da birçok kuruluşa kadar ardı ardına dernekler kuruldu.

Vatandaş da, Allah razı olsun diyelim, elinden geldiği kadar bunlara büyük destekler veriyordu.

Bir müddet sonra laik, seküler ve ulusalcı kesim eleştirilirken, "Bunlar milletin dinî duygularına bir yandan karşı çıkıyorlar, bir yandan da dinî duygularla verilen bu yardımları çarçur ediyorlar" deniliyordu.

Derken bu İslami grup ve cemaatlerde de ciddi yozlaşmalar ve ciddi soru işaretleri görülmeye başladı.

Bir müddet sonra öyle bir noktaya gelindi ki, tabii hepsini kastetmiyorum. Halk arasında çok güzel bir tabir var. Maalesef böyle durumlarda yaş ile kuru birlikte yanıyor.

Yani 5-10 kötü yardım kuruluşu, 10 tane doğru derneğin de çalışamamasını, yardım toplayamamasını sağlıyor.

Bu eylemleriyle buna sebep oluyor, engelliyor ve güven kayboluyor.

Neyse, uzatmayalım.

Öyle bir noktaya gelindi ki artık İslami kesimin de kredisi büyük oranda kırıldı.

Milyon dolarlık arabalara binen tarikat şeyhleri, zevkü sefa ve şatafat içinde yaşayan liderler, dinî kanaat önderleri; toplumda bu kesimin de itibarını ciddi şekilde sarstı.

Ve laik kesim, seküler kesim, ulusalcı kesim atağa geçti.

Bakın, işte biz size demiştik. Bunlar şöyle sahtekâr, böyle yalan yanlış işler yapan, insanları kandıran insanlar. Cennete sokan tek terlik, yanmayan battaniye... Bakın ne hurafelerle uğraşıyorsunuz.


Peki, ne yapalım?

Yine ne varsa laik, seküler kesimde var; ulusalcı kesimde var, yani din dışı kesimde var.

O zaman burada da çok namuslu, dürüst insanlar var. Kim?

Haluk Levent gibi.

Bunlara büyük yardım yapalım.


Ve böylece katılıyorlar.

Yani 100 milyon dolarlar bu tarafa akmaya başladı.

Dindar insanlar da bu desteği verdiler.

Onlar da, "Madem bir yerde benim güvenimi sarsmışsa benim dindar kardeşim, bu işi kim doğru düzgün yapıyorsa; dini, mezhebi, inancı ne olursa olsun ben ona destek vereyim" diyerek bu yardımlar oraya aktı.
 


Peki, sonuç? Sonuç ne oldu?

Sonuç maalesef: "Tencere dibin kara, seninki benden kara."

Yani dolandırıcılığın demek ki dini, dili, mezhebi, ideolojisi yokmuş.

Her kesimden insanlar böyle olabiliyormuş.

Peki tamam, olabiliyormuş. O zaman ne oldu?

Yani hangi noktadayız?

İşte en kötü, en sıkıntılı, beni en fazla üzen, içimi acıtan nokta da geldiğimiz nokta bu.

Arap edebiyatında, halk edebiyatında çok meşhur bir hikâye var: Çöldeki bedevinin hikâyesi.

Çöldeki bedevi hikâyesinin çok değişik versiyonları var, fakat ben şunu anlatacağım:

Çölde bir bedevi, devesiyle giderken veya çok cins bir atıyla giderken, neyse, çölün ortasında, yolunun üzerinde susuzluktan ölmek üzere olan birine rast geliyor.

Hemen iniyor, kırbasından su çıkarıyor. Ona su vermeye çalışıyor. Biraz elini yüzünü yıkıyor.

Bir anlık bir boşlukta yerdeki adam zıplıyor; hemen atın veya devenin üzerine atlıyor ve kaçmaya başlıyor.

Adam arkadan feryat figan bağırıyor:

Aman, bunu kimseye söyleme! Aman kimseye söyleme! Aman kimseye söyleme!


Sonra arkadaşları geliyor ve diyorlar ki:

Ne oldu? Bu kadar feryat figan ediyorsun. Bir at, bir deve; neyse, canın gitmedi ya.

Yanıtı ise çok önemli:

Eğer bu hadise bütün çevrede duyulursa, bundan sonra çölde gerçekten susuzluktan, açlıktan ölmek üzere olan bir kimseye ne kimse 1 damla su verir ne de 1 lokma ekmek.


İşte hikâye bu.

Yani eğer toplumdaki bu güven duygusu sarsılırsa, ki maalesef sarsıldı, o zaman yardım yapmak isteyen, vicdanlı, namuslu, insani duyguları hâlâ ölmemiş milyonlar çaresiz kalır.

Herkes kendi eliyle bunları yapamaz, dağıtamaz, götüremez.

Organizasyonlar lazım.

Peki, devlete güvenmiyorsunuz, Türk Hava Kurumu karalandı, Kızılay karalandı...

Bir yandan da devlet kurumları, Çocuk Esirgeme Kurumu'ndan Darülaceze'ye kadar halkın gözünde itibar kaybetti.

Doğru ya da yanlış, ben o tartışmalara girmiyorum; karalandı.

Devlet karalandı, devlet kurumları karalandı...

Dinî grup ve cemaatler puan kaybetti.

Laik, seküler, ulusalcı kesim büyük darbe yedi.

Peki, vatandaş ne yapacak şimdi?

Kime güvenecek?

Yani en büyük sorun, en büyük felaket; ümitlerin kırılması.

Güvenin yerle bir olması...

Bu nasıl tekrar tesis edilir?

Nasıl tekrar ayağa kalkar?

İnanın, şu an toplumumuzun en büyük sorunu bu.


İkinci bir olay da şu:

Şimdi bu olaylar oluyor.

Dinî kesimde veya Haluk Levent olayında...

Kimsenin sesi çıkmıyor 2 sene, 3 sene, 4 sene.

Bir şekilde olay patlıyor.

Bakıyorsunuz, Haluk Levent'in onlarca arkadaşı, yakını, evlenmek üzere olduğu ya da özel ilişki yaşadığı kadınlar ortaya dökülüyor.

İşte biz zaten biliyorduk. Bu zaten kumarbazdı, bu zaten şu kadar bahis oynadı, bu zaten şöyleydi, böyleydi, şöyleydi...


Peki, şimdiye kadar neredeydiniz?

Niye ağzınızı açmadınız?

Neden bu kadar yolsuzluğa, hırsızlığa, suistimale göz yumdunuz siz?

Hepiniz bu hırsızlığa, yolsuzluğa ortaksınız.

Sorumlusunuz, vebal altındasınız.

Aynı şekilde devlet...

Devlet yetkilileri...

Diyorlar ya; devlet kulağının üzerine yatar, yatar, yatar; ondan sonra kükrer, uykudan uyanan bir aslan gibi pençesini vurur.

Ya bu pençeyi biraz çabuk vur.

3 senedir, 4 senedir, 5 senedir bu olaylar olurken devlet neredeydi?

Hiç mi hiçbir şeyden haberi yoktu?

Şimdi bakıyorsunuz, devlette de işte şu şöyle oldu, bu böyle oldu, şu böyle oldu...

Yazık.

Yazık, bize yazık.

Nereye güveneceğiz?

Devlete mi?

Laik, seküler kurumlara mı?

İslami grup ve cemaatlere mi?

Kime güveneceğiz?

Tabii son bir söz daha söylüyorum.

Ben burada herkesi kastetmiyorum.

"Yaşla kuru bir arada yanar" dedim zaten.

Güven sarsıldıktan sonra insan öyle bir noktaya gelir ki artık kardeşinden bile şüphe eder.

 

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU