İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu'nun savaş politikası hem içeride hem de Batılı ülkeler nezdinde kabul görmediği gibi, sert eleştirilere ve husumete varan karşıt tutumlara maruz kalabiliyor. Kendisi yanlışlarda ısrar ettikçe itiraz edenlerin de sayısı artıyor; aleyhteki kampanyalar yaygınlaşıyor.
Avrupa'nın gözünde dünyayı zehirleyen "lanetli adam"
Tel Aviv Üniversitesi'nden siyaset bilimci Prof. Yossi Shain, Başbakan Netanyahu'yu Filistin, Lübnan, Suriye ve İran'da izlediği savaşçı politikaları nedeniyle eleştirmiş; Kanal 12 isimli yayın organında İsrail'in Avrupalı müttefikleri arasındaki itibarının siyasi ve ahlaki açıdan zedelenip Batı kamuoyunda giderek gözden düşmekte olduğunu dile getirmiştir. Mesela Batı Avrupalılar "kötü, çürük, yolsuz" olarak tanımlanan Netanyahu'yu "Dünyanın ruhunu zehirleyen, gerçekten tehlikeli bir melun!" gibi sıfatlarla anmaya başlamışlardır. (4 Mayıs 2026)
İnandırıcılıktan uzak "zafer" söylemi
Netanyahu, İsrail'in Lübnan ve bilhassa İran'a yönelik saldırıları sonucu "elde edilen başarı ve galibiyetleri" kamuoyuna açıklamak üzere 9 Mayıs'ta televizyonda konuştu. Oysa normal teamüle göre basın toplantısı düzenleyerek açıklama yapması; ardından da medya mensuplarının sorularına cevap vermesi gerekiyordu. Kaldı ki açıklamaları tek yanlı reklam ve propaganda (PR) faaliyeti olmaktan öte geçmeyen mübalağalı övünmelerden ibaretti.
Nitekim basın/medya bu hileli lokmayı yutmadı; tersine konuşmasını vesile ederek Netanyahu'ya alabildiğine yüklendi. İçlerinden muhalif gazeteler Yediot Ahronot ile Ynetglobal isimli yaygın web sitesi (haber ağı), Başbakan'ın bahsi geçen açıklamasının halkı ve kamuoyunu hayal kırıklığına uğrattığını belirtti. Aynı siteye bakılırsa küçük kabine toplantısında tatsızlık çıkmış ve savaş hususundaki açıklamaların Genelkurmay Başkanı General Eyal Zamir tarafından yapılması istenmişti.
Daha da kötüsü, halk "altı boş" olan ve somut bir kazanım elde etmeyen "zafer" açıklamasıyla dalga geçmekte; sosyal medya hesaplarında bu düzmece ve gerçek dışı galibiyet hakkında olmadık fıkralar dolaşmaktadır. Hatta "Netanyahu ‘Kükreyen Aslan Operasyonu' diye şamatayla başlattığı savaşı kedi miyavlamasıyla bitirmek zorunda kaldı!" diye alay edenler bile vardır.
İsrailli emekli general ve siyasetçi; Yaşar (Gelecek) Partisi üyesi ve milletvekili Gadi Eisenkot (Eizenkot) şu tespiti yapıyordu:
İsrail ile ABD İran'a karşı zafer kazanmış değiller. Kaldı ki İsrail'in bu savaş nedeniyle iç ve dış politikalarında iyileşme/gelişme de olmamıştır. Amerika'ya boyun eğen Netanyahu, ülkenin bağımsızlığına halel getirmekle kalmamış; beklentilerinin peşinden koşarak Amerikalıların kuyruğuna takılıp kalmıştır.
Lübnan'da yayılma tuzağı ve yıpratma savaşı
Gadi Eisenkot, İsrail'in karadan askeri müdahalesinden de umutlu değil ve bu konuda şöyle diyor:
Lübnan'daki hedeflerimiz net değildir; bu haliyle giderse, Hizbullah'ın vur-kaç taktikleriyle uğraşmak nedeniyle yıpratma savaşının tuzağına düşmüş olacağız.
İsrail ordusunun Lübnan'da daha kapsamlı askerî gerilim için hareket serbestisi talep ettiği bir dönemde, bugün sağ kanadın önde gelen isimlerinden biri olarak görülen Prof. Eyal Zisser de bu yaklaşımın karşısında duran dikkat çekici bir siyasi çıkış yaptı. Zisser, İran ve Lübnan'daki askerî operasyonların artık İsrail'in çıkarlarına ciddi zarar veren stratejik hatalar hâline geldiğini ve savaş yönetiminde ciddi bir başarısızlığı ortaya koyduğunu söyledi.
Bir İsrail radyosuna verdiği röportajda Zisser, İran cephesindeki Amerikan ve İsrail politikalarını eleştirdi. Her iki tarafın da İran rejiminin ideolojik ve siyasal dinamiklerini yeterince dikkate almadığını söyleyen Zisser, savaşın temel hedeflerinden birinin rejimi devirmek olarak belirlendiğini hatırlattı. Çatışmaların rejimin yıkılmadan sona ermesi hâlinde, Tahran yönetiminin halkına karşı "direnebildiği" mesajını verebileceği değerlendirmesinde bulundu.
Zisser'e göre bu durum başlı başına tehlikeli; çünkü rejim, uğradığı suikastlar ve maruz kaldığı yıkıma rağmen özgüvenini yeniden kazanabilir.
Bu açıklamalar, İsrail ordusunun tutumuyla açık bir çelişki oluşturması bakımından ayrıca önem taşıyor. Ordu, hükümeti operasyonlarını kısıtlamakla suçlarken, görevlerini tamamlayabilmek için daha geniş hareket alanı talep ediyor. Şarku'l Avsat gazetesinin edindiği bilgiye göre askeri yetkililer, operasyonların yalnızca hedefli suikastlarla sınırlı kalmaması ve Beyrut'a yönelik yoğun bombardıman seçeneğinin de değerlendirilmesi gerektiğini savunuyorlar.
Ordunun bu yaklaşımı, İsrail kamuoyunda yükselen sert eleştirilerden de besleniyor. Nitekim güvenlik güçleri, kuzey bölgelerinde yaşayan vatandaşların güvenliğini sağlamada başarısız olmakla suçlanıyor.
Ağırlıklı olarak Lübnan'daki Şii çevreleri hedef alan bu operasyonların İsrail'e herhangi bir olumlu sonuç getirmeyeceğini belirten Zisser şunları da söylüyor:
Gazze Şeridi'ndeki sivillere yönelik baskılar nasıl Hamas liderliğini etkilemediyse, Lübnan'daki saldırılar da Hizbullah yönetimi üzerinde benzer bir etki yaratmıyor. Aksine, her iki durumda da ilgili örgütlerin ‘mağduriyet' algısını güçlendiriyor. Bu ise Hizbullah'ın etrafında toplumsal kenetlenmeye yol açmakta ve ağır darbeler alan örgütün yeniden toparlanmasına katkı sunmaktadır.
Üstelik Hizbullah, İsrail'i askerlerini hedef alabileceği yıpratıcı bir savaşın içine çekerek önemli başarılar elde etmektedir. Ayrıca Lübnan topraklarının işgali İsrail'e ağır bir bedel yüklemektedir. Dolayısıyla asker kayıplar artmakta ve ülke (İsrail) kendi çıkarlarının dışındaki alanlara sürüklenmektedir. 1
İsrail istihbaratına darbe
Hemen bütün diktatörler gibi Başbakan Netanyahu da sorgulanmadan ve hesap vermeden her dediğinin yapılmasına heveslidir; kurumların şahsına bağlanmasına yönelik girişimlerinden de vazgeçmiş değildir.
Bir ara yargı erkini de kendi siyasetine ram etmek istemiş ancak tam başaramamıştı. Şimdilerde daha cüretkâr bir girişimde bulundu. Genelde hükümetin yaşamsal icraatlarıyla hassas politikalarının yanlışını belirleyip kamuoyuna açıklayan Mossad (dış istihbarat) ile Şabak (iç istihbarat) gibi iki teşkilattan oldukça rahatsız olan Netanyahu; sırf bu nedenle Roman Gofman'ı (d. 1975) Haziran 2026 başında Mossad Başkanı David Barnea'nın yerine atadı. General rütbesini taşıyan Gofman, aynı zamanda Başbakan Netanyahu'nun askeri sekreteri olarak görev yapmaktadır.
Netanyahu bir yıl öncesinde emekli General David Zini'yi emniyet istihbarat (Şabak) başkanlığına getirmişti. Bu tayinlerin yanlış ve yersiz olduğu hususunda Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir başta olmak üzere birçok emniyet-istihbarat sorumlusu hemfikirdir. Üstelik kendilerince açık veya örtülü tarzda bunu dillendirmektedirler.
Eski şef David Barnea'nın yönetmiş olduğu Mossad ise 2023 yılından beri Hamas, Hizbullah, Suriye ve İran'a yönelik istihbarat toplama ve operasyonel güç kullanma hususunda dünyadaki siyasi ve güvenlik çevrelerinde büyük takdir toplamıştı.
Atamalara itiraz eden yetkililerle muhalefet çevresindeki ana kaygı şudur:
Netanyahu, şahsi çıkarlarının korunması için siyasi ve maddi rant elde etmek uğruna normalde ‘milli' yani kamu çıkarına hizmet etmesi gereken bu kurumlara dar anlamda particiliği ve hizipçiliği sokarak ülke menfaatlerine aykırı hareket etmektedir. Dolayısıyla her şeye kadir olup hükmü geçen devlet çarkını dönemez hâle getirmekte; iç boğuşma ve kapışmalara zemin hazırlamaktadır.
Böyle giderse Mossad teşkilatı kendi içinde bölünme ve klikleşmelere uğrayabilir. İlaveten şahsileştirilip başbakanın adamlarıyla doldurulacak her iki istihbarat ile askeri kurumlar arasında ihtilaf, çekişme ve çatışmaların çıkmasına yol açabilir. Öyle ki yaşananlar ‘istihbarat içi darbe' olarak değerlendirilmektedir.
23 Mayıs 2026 tarihli konumuzla ilgili Kemal Allam imzalı değerlendirme, Londra merkezli Al Majalla dergisi tarafından yayımlandı; özetini paylaşalım:
Bundan daha beteri de var: Ultra Siyonist ve ırkçı koalisyonun buyruğuna girecek olan istihbarat kurumu, giderek daha büyük yanlış ve yanılgılara düşerek ülkenin menfaatlerine onulmaz zararlar verebilir.
Sözgelimi iç istihbarat şefi David Zini, mevcut haliyle ultra radikal ve ırkçı Yahudi Yerleşimciler hareketini desteklemekte ve kendisi de bizzat Siyonist ideolojinin köktendinci yorumunu benimsemektedir. Neticede kendisi gibi düşünmeyen Mossad ve Şabak kadrolarıyla ihtilaf hâlindedir.
Şu anda muhalefet saflarında faaliyet gösteren asker kökenli şahsiyetlerden Yoav Galant, Gadi Eisenkot ve Ehud Barak'a göre; Netanyahu, Hamas baskını (Ekim 2023) yılından bu yana iç ve dış istihbarat birimlerinden gelen raporları hasıraltı etmektedir. Bunun yerine ultra sağcı subayların ve hatta aşırı görüşlerinden dolayı ordudan atılan subayların istihbarat raporlarını dikkate almaktadır. Oysa onlardan bazılarının mesleki yetenekleri gayet kuşkuludur; liyakatleri yetersizdir.
Bizzat Genelkurmay Başkanı Eyal Zamir açıkça söylemişti:
'Ben Gazze, Lübnan ve Suriye hususunda brifing verirken Netanyahu ile oğlu ve diğer köktendinci kimseler dediklerime kulak asmadılar.'
Netanyahu istihbarat raporlarını dikkate almış olsaydı boşluktan istifade ederek Suriye topraklarından pay koparmak yerine zaten yumuşama/uzlaşma çizgisine gelmiş olan pragmatik Colani (Ahmed Şara) rejimiyle mutabakata varmayı tercih etmiş olurdu.Aynı itirazcılara göre; Mossad'ın yeni şefi David Gofman, esas olarak aşırı sağcı fikirleri benimsemiş olup mesleğine ilişkin soruşturmalarda çokça yalan söylemesiyle bilinen yeteneksiz biridir. Kendisi Güvenlik Bakanı Ben Gvir'in zihniyetindedir."
Haridim cemaati dinci-Siyonist olmasına rağmen dini okullarda okumaları veya mezun olmaları hasebiyle askerî hizmetten muaf tutulurlar. Sağcılıkta sınır tanımayan bu kesim, kendi yurdunu korumaktan kaçınırken onlar da aşırı sağcılığın ve dinciliğin propagandasını yapmaktadırlar.
Bütün bu nedenlerle aşırı sağcı (ırkçı-dinci Siyonist) kesimin İsrail'deki emniyet-istihbarat ve askerî kurumları ele geçirmeleri, tıpkı Roman Gofman'ın Mossad şefi yapılması gibi, son derece tehlikelidir; başta İsrail olmak üzere Ortadoğu'ya huzur ve istikrar getirmeyecektir.
Aşırı sağcı diktatörlerin tahakkümcü politika gütmelerinin sınıfsal ve küresel yanı da vardır. Savaş ve çatışmaları birer rant aracı olarak kullanmanın ötesinde kendilerini devlet yerine koyarak saltanatlarını devam ettirirler. Üstüne de herkesin kendilerine sadık olmasını şart koşar; tahttan düşmemek uğruna tüm dünyayı ateşe atmaktan çekinmezler.
Benzerlerinden ders alırlar mı dersiniz?
Öyle olsa, tarih tekerrürden ibaret olmazdı sanırım…
1. ([https://www.indyturk.com/node/777840/](https://www.indyturk.com/node/777840/), 30 Mayıs 2026)
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish