Uluslararası oligarşi tuzağından tarihsel geçiş doktrini

Naser Chamani Jam Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: AP

8 Nisan 2026 gecesi, İran garip bir kararla halkını ve uluslararası toplumu derin bir şoka sürükledi. İran, küresel bir süper gücün askeri ve teknolojik üstünlüğünün sembolü olan USS Gerald R. Ford'un yemekhanesini etkisiz hale getirmeyi ve füze gücüyle geri çekilmeye zorlamış; bölgenin füze savunma sistemlerini, füzeler yerine ucuz akıllı yemler ile mühimmatsız bırakarak işlevsiz kılmış; radar sistemlerinin çoğunu ve hatta AWACS radarlarını imha etmeyi başarmıştı.

Yağmur ve hipersonik füzelerinin isabet oranını yüzde 90'ın üzerine çıkarmış, 80 kilometre uzunluğundaki füze üslerinden bazılarının kapılarını henüz açmamış ve füzelerinin sadece yüzde 10'unu kullanmıştı. Üstelik İsfahan'da Delta Force'u etkisiz hale getirip milyarlar dolarlık hasara yol açmış ve dünyanın dördüncü askeri süper gücü olma yolunda ilerliyordu. Tüm bu üstünlüğüne rağmen Pakistan'ın ateşkes teklifine aniden olumlu yanıt verdi.

Dünyadaki perde arkası güç dinamiklerini tam olarak dikkate almayan bazı analistler, konuya basit bir bakış açısıyla yaklaşarak bunun tek nedeninin Hiroşima gibi nükleer bir tehdit olabileceğini öne sürdüler.

Ancak, dünyada hüküm süren istikrarsız koşulların stratejik derinliğini dikkate alan analizler gösteriyor ki, jeopolitik ve uluslararası siyasi ekonomi konusunda derin ve doğru bir anlayışa sahip İran elitlerinin, Amerika'yı kolayca çökertebilecek bir araç olarak gördükleri bu durumda, ulusal gurur ve çıkarlar için değil, Amerika'nın tamamen çöküşüne yol açabilecek bu oyundan gezegenin yararı için çıkmaya karar verdiler


Tekrarlayan bir tarihsel kalıbın incelenmesi

Bugün dünya, dini ve ideolojik bir savaşın arka planında gizli zenginlik merkezlerinin "stratejik güç kayması"na tanık oluyor. Tıpkı 20'nci yüzyılın ortalarında, İngiliz İmparatorluğu'nun gerilemesini fark eden uluslararası finansal oligarşinin ağırlık merkezini Amerika Birleşik Devletleri'ne kaydırması gibi, bugün de bu tarihsel kalıbın tekrarına tanık oluyoruz. Sınır veya bayrağa bağlı olmayan bu hareket, Amerika'nın ulusal kapasitelerini tüketiyor ve Çin'in yükselen ekonomisi bağlamında güç yapısını yeniden inşa ediyor.

Britanya İmparatorluğu'nun çöküşüyle birlikte, 19'uncu yüzyılın sonlarında Britanya'dan Amerika Birleşik Devletleri'ne büyük ölçekli sermaye transferi başladı ve özellikle 1920'lerde I. Dünya Savaşı'nın ardından hız kazandı. Bu dönemde, Britanya'nın mali zayıflığı, artan borçları ve Amerikan ekonomik gücünün büyümesi, küresel sermayenin Londra'dan New York'a kademeli olarak kaymasına neden oldu.

II. Dünya Savaşı'ndan sonra ise, Amerika'nın Britanya üzerindeki bu üstünlüğü Süveyş gibi krizlerle pekişti. 1956 Süveyş Krizi'nde Washington, bazı mali kredileri vermeyi reddetti, IMF kredisi için gerekli desteği geciktirdi ve Londra'nın petrol ve emtia ithalatı için dolara olan yoğun bağımlılığı göz önüne alındığında, Britanya'nın operasyonlarına devam etme ve sterlinin değerini koruma yeteneğini fiilen sınırladı. Bu baskının Britanya üzerindeki kısa vadeli mali sonuçları ağırdı: döviz rezervleri azaldı, sterlinin istikrarını koruma yeteneği zayıfladı ve hükümet daha geniş bir krizi önlemek için Süveyş operasyonundan çekilmek zorunda kaldı.

Günümüzde, tıpkı geçen yüzyılda dünyanın sömürgeci güçlerinin Londra'dan Washington'a kaydığı gibi, bu yüzyılda da Washington'dan Pekin'e kaydıklarını gösteren tekrarlayan bir örüntü açıkça gözlemlenmektedir.

Bu analiz, hegemonik döngüler teorisiyle, özellikle Immanuel Wallerstein'ın modern dünya teorileriyle tutarlıdır. Tarih, sermayenin her zaman daha fazla güvenlik ve karlılık yönünde aktığını göstermiştir. II. Dünya Savaşı'ndan sonra, borçlu ve zayıflamış olan Britanya, dünya ekonomik ve askeri liderliğini ve referans para birimi konumunu Amerika Birleşik Devletleri'ne devretti.

Benzer şekilde, Yahudi ve Avrupa sermayesi de daha fazla güvenlik arayışı ile Amerika’ya yöneldi. 1956 Süveyş Krizi sadece bir su yolu anlaşmazlığı değil, Britanya İmparatorluğu'nun çöküşünde belirleyici bir an oldu. Kanal üzerindeki kontrolünü korumak için harekete geçen Londra, kısa süre sonra Amerika Birleşik Devletleri'nden yoğun siyasi ve mali baskıyla karşılaşarak geri çekilmek zorunda kaldı. Kriz, Britanya'nın artık büyük bir küresel operasyonu bağımsız olarak yönetemeyeceğini açıkça ortaya koydu. Nitekim birçok tarihçi Süveyş'i Britanya İmparatorluğu'nun çöküşünü hızlandıran ve Amerika'nın tam yükselişinin yolunu açan bir dönüm noktası olarak değerlendirmektedir.

Bu bağlamda Amerika, Süveyş Krizi öncesinde Britanya'nın düştüğü tuzağın aynısına düşmüş durumda. Bu anlamda, Hürmüz Boğazı'ndaki "Süveyş başarısızlığı", hayati bir su yolunun bir süper gücün gerçek zayıflığını ortaya koyabileceği bir örnektir; tıpkı Süveyş'in 1956'da İngiltere'nin artık kendi iradesini dayatamayacağını göstermesi gibi.

Bu bağlamda, Hürmüz Boğazı sadece coğrafi bir nokta değil, aynı zamanda Amerika'nın enerji güvenliğini, doların güvenilirliğini ve müttefiklerinin güvenini koruma yeteneğinin bir testidir. Aslında, Washington'ın Hürmüz Krizi'nde petrol ve denizcilik istikrarını garanti edememesi, Süveyş'e benzer bir mesaj gönderebilir: Düne kadar "tartışmasız küresel süper güç" olarak adlandırılan güç artık sahneyi tam olarak kontrol edemiyor. Bu nedenle, bazı analistler Hürmüz'ü "Amerika'nın Süveyş'i" olarak adlandırmaktadır.


"Rakip yıkımı" mekanizması

Bir coğrafi noktadan diğerine güç ve sermaye transferinin büyük olaylarında, devletsiz bir oligarşi, yeni merkezde gücü pekiştirmek için, önceki ülkeyi yapısal olarak zayıflatmalıdır; böylece bu ülke gelecekte bağımsız bir "ulus devlet" olarak yeni düzenle rekabet edemez ve ona meydan okuyamaz.

Aslında, bugün Hürmüz Boğazı'nda tanık olduğumuz olaylar, İran'ı Amerikan ekonomik ve askeri gücünü yok etmek için ücretsiz bir araç olarak kullanan gizli güç merkezlerinin ayrıntılı ve karmaşık bir senaryosunu göstermektedir.
Gerçekçi analizler, Amerika'nın içsel zayıflamasının (sosyal bölünmeler, 34 trilyon dolarlık borç ve kimlik krizleri gibi) kanıtlarını göstermektedir; bu nedenle kemer sıkma politikaları veya Amerika'yı yıpratma savaşlarına sokmak, bu büyük savaş makinesini devre dışı bırakmak için kullanılan araçlardır.

Böylece varlıkların Amerika’dan sonra hızlıca aktarıldığı yeni yer olan Çin'in egemenliğe ulaştığı dönemde Amerika zirveye geri dönemez. Aslında, Amerika'nın ekonomik altyapısının yıkımı, trilyonlarca dolarlık borca batması ve sosyal bozulma, Amerika'nın izolasyonu ve yenilgisi için bir bulmacanın parçalarıdır.


Çin'in komünizm maskesi altında yeni bir köleliğe ev sahipliği yapma potansiyeli

Yeni hipotez, küresel gücün ve gizli zenginliğin merkezi olan Çin'in, sadece ekonomik üstünlüğü nedeniyle değil, aynı zamanda demir gibi sağlam sosyal disiplini nedeniyle de "yeni bir sistem" için daha uygun bir platform olarak gördüğü öncülüne dayanmaktadır.

Çin'de işçi grevleri anlamsızdır, gizlilik minimum düzeydedir ve dijital gözetim zirveye ulaşmıştır.

Bu hipotezde, İran'ın meydan okuması, Amerikan çukurundan çıkarak Çin çukuruna düşmesi halinde yalnızca bağımlılık ilişkisini değiştirmekten ibarettir. Dolayısıyla İran'ın sorunu, liberalizmden Çin otoriterliğine yönelen bu gücün "arka plandaki doğası" ile ilgilidir.


İran'ın rolü: "Erozyon tuzağından" "stratejik uyanıklığa"

Son 40 yıldır İran, ideolojik ve jeopolitik potansiyelini ABD'nin savaş ve ekonomik makinesini yıpratmak için bir araç olarak kullandı. İran'ı kontrol altına almak için Ortadoğu'da trilyonlarca dolar harcayan ABD, Doğu Asya'ya odaklanmayı fiilen bıraktı ve Çin'in ekonomik bir süper güç haline gelmesine izin verdi. Çin'in ekonomik üstünlüğünün ve Amerika'nın ekonomik gerilemesinin belirtilerinin ortaya çıkmasıyla, bu durum, sermayesini en düşük maliyetle (İran gücünü kullanarak) Çin'e aktardıktan sonra gelecekteki rakibini (ABD'yi) yıpratacak küresel bir oligarşi fikrini yeniden canlandırdı.

İran'ın faz değişimi: Yeni analizler, bu oyunu anlayan İran'ın stratejik elitinin, ABD gücünün tamamen çökmesine yol açacak son darbeyi indirmekten kaçındığını gösteriyor. Çünkü ABD'nin ani çöküşü, Çin'e devredilen yeni kölelik sisteminin tüm dünyada mutlak hakimiyetini sağlamaktan başka bir şey ifade etmeyecekti. İran, "yeni ve canlandırıcı bir mutlak tek kutupluluğun" oluşmasını önlemek için artık ulusal bir bakış açısıyla değil, küresel bir bakış açısıyla dengeyi korumaya çalışması gerektiği sonucuna vardı.


İran'ın değişen stratejisi: Amerika'nın çöküşünü önlemek

Zamanında serbest bir araç haline gelebileceğinin farkına varan İran, tehlikeli bir küresel güç boşluğunu önlemek için Amerika'nın istikrarını korumaya çalışıyor.

Bu analiz, bir paradigma değişimini temsil ediyor. İran'da yüzeysel olarak Amerikan karşıtı söylemler devam etse de, makro düzeyde, ABD ekonomisinin ani çöküşü, doğuya doğru göçünün son aşamalarında olan küresel köle ekonomisini güçlendirecek küresel bir domino etkisi yaratabilir. Yıllarca süren zorluklardan sonra İran, yeni bir Doğu tek kutuplu sisteminin ortaya çıkmasına yol açacak bir kaos aracı olmaktansa, çok kutuplu bir sistemde bağımsız bir ülke olarak tanınmayı tercih edecektir.

Ani bir ABD dönüşüne ve İran ile stratejik iş birliğine yol açabilecek bu senaryo, en cesur jeopolitik analizlerden biridir. Küresel gücün gizli ve açık merkezlerinin Amerika'yı atlamaya çalıştığını kabul edersek, Amerika'nın hayatta kalması için iki seçeneği vardır: ya bu düşüşe teslim olmak ya da beklenmedik ittifaklarla oyunu bozmak.


Medeniyetin ortak çıkarları: Oligarşiye karşı İran ve Amerika

Bu makalenin ana hipotezi, İran'ın "Amerikan ulusu" veya "Amerikan jeopolitiği" ile esaslı bir çatışmasının olmadığıdır. İran'ın asıl çatışması, İngiltere'den sonra yıllarca Amerika'da yuvalanan ve günümüzde Çin'e yerleşmesini tamamlayan sinsi bir egemenlik sistemiyle ilişkilidir.

Küreselleşmeye karşı milliyetçi bir bakış açısıyla: Her iki ülke de "ulus devlet" modeline dönüşü ve uluslararası kurumların (Uluslararası Para Fonu ve Dünya Bankası gibi) egemenliğinden çıkışı talep eden güçlü iç akımlara sahiptir.

Ayrıca, Amerika'nın ulusal bir güç olarak hayatta kalabilmesi için birbirlerine ihtiyacı vardır ve İran'ın da medeniyet bağımsızlığını koruyabilmesi için birbirlerine ihtiyacı vardır; bu da yakında dünyanın enerji ve veri kaynaklarını yutacak olan Yeni İpek Yolu'nda hayatta kalmak içindir.

İşte Washington'ı İran'ın katılımıyla "büyük küresel projelere" itebilecek bazı nedenler:


1. İpek Yolu üzerinde ara bir "çapa"

Çin, "Tek Kemer, Tek Yol" (BRI) projesiyle ABD'yi bypass ederek Avrasya'ya hakim oluyor. Bu ekonomik ablukaya karşı koymak için ABD'nin dünyanın kavşağında güçlü bir ortağa (İran) ihtiyacı var.
Hint-Arap-Avrupa Koridoru (IMEC) projesi: Eğer ABD İpek Yolu'nun yerini almak istiyorsa, İran ile işbirliği (Orta Asya ve Kafkasya'ya en kısa yol olarak) "stratejik bir kısayol" olacaktır.


2. ABD'nin iç yeniden yapılanma için "ucuz ve sürdürülebilir enerjiye" ihtiyacı var

Eğer ABD ekonomisini sermaye kaçışına karşı dirençli hale getirmek istiyorsa, kendi topraklarında üretim maliyetlerini düşürmesi gerekiyor.

Dünyanın ikinci büyük doğalgaz rezervlerine ve dördüncü büyük petrol rezervlerine sahip olan İran, ne Çin ne de Rusya tarafından kontrol edilmeyen bir enerji güvenliğinin garantörü olabilir. Büyük bir anlaşma, İran'ı düşmandan büyük bir tedarikçiye dönüştürebilir.


3. Çin'in Batı Asya'daki gerilemesi

Amerika Birleşik Devletleri, "maksimum baskı" politikasının İran'ı Doğu'ya daha da yaklaştırdığını fark etti.
Washington'daki bazı realist stratejistlerin bakış açısına göre, İran'ı Pekin ile olan ittifakından çıkarmanın tek yolu, İran'ın reddedemeyeceği bir teklif sunmaktır: İran'ın bölgesel gücünün tanınması ve enerji güvenliğinin yönetimine katılımı.


4. "İkiz sütun" modeline dönüş

1970'lerde Amerika Birleşik Devletleri, Ortadoğu güvenliğini İran ve Suudi Arabistan'ın iki sütununa dayandırdı. Bu modele dönüş, Amerika Birleşik Devletleri'nin askeri güçlerini bölgeden çekmesine ve savaşın muazzam maliyetlerini kendi topraklarındaki altyapı projelerine aktarmasına olanak tanırken, İran da enerji akışlarının güvenliğini sağlayacaktır.
İran ve ABD'nin ortak çıkarları "ekonomik milliyetçilik"tir.

Eğer ABD'de "Önce Amerika"yı ve sanayileri ülkeye geri getirmeyi önceliklendiren bir akım iktidara gelirse, İran'ın stratejisiyle garip bir kesişme noktası oluşacaktır:

  • Ulusötesi kurumların zayıflatılması: Her iki taraf da, gizli güçlerin etkisi altında olan Uluslararası Para Fonu veya Dünya Bankası gibi kurumları zayıflatmak istiyor.
  • Stratejik bağımsızlık: "Milliyetçi" ve "müdahaleci olmayan" bir Amerika'yı destekleyerek, İran, bu güç merkezlerinin bitmek bilmeyen savaşlarında (kaynakları tüketmek için) artık serbest bir piyon olarak kullanılmayacağından emin olabilir.


Bu dönüş mümkün mü?

Amerika'nın İran'a yönelik hızlı dönüşü bir tercih değil, Washington'ın ulusal hayatta kalması için bir zorunluluktur. Bu analiz, Washington'da "Amerikan vatanseverliğine" inanan bir grup güç elitinin, Amerika'nın yıkımında kendi çıkarlarını gören finansal oligarşiye karşı zafer kazanmasını gerektirir. İran'da da, ana düşmanın "Amerikan yaşam tarzı" değil, tüm ulusları itaatkâr kölelere dönüştürmek isteyen küresel finans sistemi olduğu görüşünün güçlendirilmesi gerekir.

Bu konuyu daha derinlemesine incelemek için, resmi politikalar katmanının ötesine geçmeli ve "gizli siyasi ekonomi" katmanına girmeliyiz. Burada "ulus devlet" gibi kavramlar "ulusötesi şirket egemenliği" ile karşılaştırılır.

İşte bu stratejik dönüşü ve modern köleliğe karşı mücadeleyi açıklayan 3 ana eksen:

1. "Ulus devlet"in "ülkesiz oligarşi"ye karşı savaşı

İran ve ABD'deki (iktidarı Washington'a geri getirmeyi amaçlayan) bir grup elitin ortak düşmanı var: ülkesiz sermaye.

  • Bu sermaye 19'uncu yüzyılda Londra'daydı, 20'nci yüzyılda Wall Street'e geldi ve şimdi hızla Şanghay ve Shenzhen'de altyapısını kuruyor.
  • İran mantığı: Siyasi bağımsızlığına dayanan İran, on yıllardır bu küresel finans sistemine tam entegrasyonun önünde bir engel olmuştur.
  • Yeni Amerika mantığı: Amerikan yönetici sınıfının bir kısmı, bu oligarşinin teknoloji ve üretimi Çin'e aktararak Amerika'yı içeriden "boşalttığını" fark etmiştir.

Önemli nokta: İran-Amerikan işbirliği, "ulusal egemenliğin" güçlendirilmesine dayanabilir; yani, her iki ülke de uluslararası finans kuruluşlarının ulusal kaderlerine karar vermesine izin vermemeyi kabul eder.


2. "Platform köleliğine" karşı "yerli teknoloji" projesi

Günümüzün modern köleliği, veri kontrolü ve yapay zeka yoluyla uygulanmakta olup, altyapı açısından Çin lider konumdadır. Amerika Birleşik Devletleri bu modele düşmekten kaçınmak istiyorsa, kendileri de "stratejik derinliğe" ve "bağımsız bir kültüre" sahip müttefiklere ihtiyaç duymaktadır.

Dünyada mühendis sayısı bakımından beşinci sırada yer alan uzmanlaşmış insan sermayesi ve (yaptırımlar nedeniyle geliştirmek zorunda kaldığı) yerli altyapısıyla İran, "dijital köleciler" tarafından izlenemeyen ve kontrol edilemeyen merkezi olmayan iletişim ve finans ağları oluşturmak için İran ve Amerikan süper sistemlerinin teknik bilgisini kullanarak, gücün merkezsizleştirilmesine dayalı yeni bir küresel platformda Amerika Birleşik Devletleri ile iş birliği yapabilir.


3. "Enerji koridorlarını" özgürlük aracı olarak yeniden tanımlamak

Gizli güçler, ekonomik üstünlüklerini korumak için dünyanın enerjisini kontrol etmelidir. Bu güçler, uzun vadeli sözleşmelerle dünyanın enerji kaynaklarını tüketmektedir.

Eğer Amerika Birleşik Devletleri, İran ile enerji ve transit koridorları (Kuzey-Güney ve Doğu-Batı) alanında büyük bir ortaklığa girerse, bu durum fiilen "tek kutuplu enerji tekelini" kıracaktır.

Oligarkların kontrolü ve hissedarlığının dışında, sürdürülebilir küresel enerji sağlamak için İran gaz ve petrol sahalarının geliştirilmesinde iş birliği yapılması, yalnızca ABD ekonomisini durgunluktan kurtarmakla kalmayacak, aynı zamanda İran'a "basit bir petrol satıcısı" olmaktan ziyade "küresel bir enerji düzenleme merkezi" olma konumunu da kazandıracaktır.


Türkiye'nin büyük küresel projedeki potansiyeli: Küresel oligarşiye karşı bağımsız medeniyetler

Bu çerçevede, İran-ABD işbirliği "bağımsız medeniyetlerin çok kutuplu dünyası" modeli üzerine kurulabilir.

Batı Asya'nın medeniyet kutbu olarak İran ve Batı Yarımküre'nin medeniyet kutbu olarak Amerika Birleşik Devletleri, "dünyanın yeniden tek kutuplu hale gelmesini" önlemek konusunda anlaşabilirler.

Bu büyük projeler, ülkelerin ulusal kimliklerinin korunduğu enerji koridorlarının ve yeni teknolojilerin yönetimini içerebilir.

Öte yandan, bu iş birliği, Suudi Arabistan ve Türkiye gibi ülkelerin bu çembere girmesiyle dengeli birçok kutuplu dünyanın oluşmasına zemin hazırlayabilir.

NATO'nun ikinci büyük askeri gücü ve dünyanın on yedinci büyük ekonomik gücü, üç kıtayı birbirine bağlayan köprü, yerli savunma sanayisi ve stratejik öneme sahip Boğazlar ve Çanakkale Boğazı'na sahip olan Türkiye, çok kutuplu bir dünyada sadece etkili bir güvenlik ve enerji merkezi olarak değil, aynı zamanda İslam dünyası ile Batı dünyası arasında ideolojik bir kutup görevi de görebilir.


Sonuç

İran ve Amerika Birleşik Devletleri arasındaki barış, tarihte ilk kez küresel ölçekte gizli zincirleri kırabilir. Eğer bu iki güç, devletsiz oligarşinin onlar için yarattığı karmaşık tuzaktan kurtulabilirse ve Türkiye de bu zihniyete katılırsa, Ortadoğu'daki savaşların sona ereceği ve küresel ekonominin de "köle merkezli ve yağma merkezli tek kutupluluktan" "insan merkezli ve üretim merkezli çok kutupluluğa" geçeceği bir dünya sistemi kurulacaktır. Gerçek düşman, oligarşinin karanlık düşünce kuruluşlarında gizlidir; bu düşmanı tanımak, insan uygarlığını yaklaşan çöküşten kurtarmanın ilk adımıdır.


Amerikan elitine son bir söz:

Ülkeniz 1898'den beri gezegen için bir bela olmuştur. Lütfen tüm kitaplarınızı ve makalelerinizi çöpe atın ve şu Türk atasözünü dikkate alın:

Öküz saraya çıkınca kral olmaz, ama saray ahır olur.

 

 

*Naser Jam, 1963 yılında İran'ın Tahran şehrinde doğdu. 1991 yılında Şerif Teknoloji Üniversitesi'nde Elektrik Mühendisliği bölümünden mezun olduktan sonra, mühendislik kariyerinin yanı sıra yaklaşık 20 yıl boyunca din ve Kur'an ilimleri üzerine çalışmalar yaptı. Teknoloji alanında İran Cumhurbaşkanlığı'ndan ulusal ödüller kazanmasının yanı sıra, din ilimleri ve uluslararası politika alanlarında da birçok kitabı ve birincilik ödülü kazanmış makalesi bulunmaktadır. Şu anda Türkiye'de enerji sektöründeki çalışmalarının yanı sıra uluslararası politika alanındaki araştırmalarına devam etmektedir.

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU