Diplomatik masalarda kurulan insan pazarı

Sare Şanlı Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Reuters

Afrika'da tarih tekerrür ediyor. Dün gemilere zincirlenerek taşınan bedenler, bugün "göç yönetimi" adı altında uçaklarla geri postalanıyor. Değişen tek şey lojistik, değişmeyen ise Afrika'yı bir "araç" olarak gören zihniyet.

ABD'nin dış müdahaleleri yalnızca savaş alanlarını değil, göç yollarını da şekillendirdi. Irak işgali, Libya müdahalesi, Küba'ya uygulanan abluka… Bunlar milyonlarca insanı yerinden etti. Bugün o coğrafyalardan kaçıp Amerika'ya sığınan insanlar, bu kez "göç yönetimi" başlığı altında üçüncü ülkelere yönlendiriliyor.

Bu senaryo ilk kez sahneye konmuyor. Yalnızca Amerika değil, Avrupa ülkeleri de kendi topraklarında istemedikleri sığınmacıları başlarından atmak için Afrika ülkelerini birer geçici istasyon olarak kullanmak istedi.

İngiltere yakın zamanda mültecileri Ruanda'ya göndermeyi planladı; ne var ki plan ülke içinde "işe yaramaz ve pahalı" bulunarak rafa kaldırıldı. İtalya-Arnavutluk protokolü, AB-Tunus/Libya anlaşmaları da aynı mantığın ürünüydü.

Oysa Cenevre Sözleşmesi'nin "geri göndermeme" ilkesi açık: Hayatı veya özgürlüğü tehlikede olan hiç kimse, bu tehlikenin süreceği bir ülkeye iade edilemez. Amerika da Avrupa da bunu gayet iyi biliyor. Hukuku doğrudan delmek yerine, hukukun henüz tam olarak kapamadığı "gri alana" sızmayı tercih ediyorlar.

Doğrudan sınır dışı etmeyi yasaklayan kuralları çiğnemiyor, sorumluluğu üçüncü ülkelere devrederek sistemin etrafından dolanıyorlar. Bu eylem teknik olarak yasak değil ama insani açıdan tam bir skandal.

Batılı devletler, uluslararası sistemde kendilerini uzun süredir demokrasi, insan hakları ve hukukun üstünlüğü ilkelerinin başlıca savunucusu olarak konumlandırıyor.

Tüm hukuk metinleri, insan hakları ve demokrasi, Batı için evinin kapısına kadar geçerli. Kapının ötesinde aynı değerler sessizliğe gömülüyor, hukuk deliniyor, savaşlar izleniyor, acılar görmezden geliniyor.


Neden Kongo?

Birleşmiş Milletler verilerine göre dünyadaki mültecilerin büyük çoğunluğu sanılanın aksine zengin Batı ülkelerinde değil, düşük ve orta gelirli ülkelerde barındırılıyor. Yani Batı, göçü durdurmaktan çok, kendi sınırlarından uzak tutmayı tercih ediyor.

Amerika; Kamerun, Esvatini, Ruanda ve Güney Sudan gibi ülkelerin ardından şimdi de Kongo Demokratik Cumhuriyeti'ni bir "mülteci deposu" olarak kullanmayı planlıyor. Bu ülkelerin seçilmesi tesadüf değil. Zayıf kurumsal yapı, ekonomik bağımlılık ve uluslararası pazarlık gücünün sınırlı olması, bu tür anlaşmaları mümkün kılıyor.

fazla oku

Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)

Şubat 2025'te Devlet Başkanı Tshisekedi, ülkenin doğusundaki terör saldırılarının artmasının ardından ABD'ye açık bir teklif sundu: Güvenlik desteği karşılığında kobalt, koltan, lityum, yani teknolojinin en çok ihtiyaç duyduğu maden rezervleri. Ancak ABD madenlerle yetinmeyip pazarlığa bir madde daha ekledi: Kinşasa, Amerika'nın istemediği mültecileri de kabul edecekti.

Kongo bu iş için biçilmiş kaftan. Otuz yılı aşkın süredir iç savaşın erittiği devlet otoritesi, terör gruplarının fiilen kontrol ettiği doğu bölgesi, başkente bile zor ulaşan hukuk mekanizmaları… Denetim yok, kayıt yok, ses yok.

Sığınmacılar Kinşasa çevresinde kurulacak özel alanlarda 1 ila 3 ay süreyle, yani "geçici" olarak barındırılacak.

Peki, sonra ne olacak?

Kendi ülkelerine dönemiyorlarsa ve Kongo'da da kalıcı olmayacaklarsa nereye gidecekler?

Cevap yok. Zaten Amerika için önemli olan sorunun çözülmesi değil, sorunun gözden kaybolması. Masraflar kesildiğinde denetleyen olmayacak, Kongo'dan kimse hesap sormayacak.

ABD'nin göndereceği sığınmacılar arasında, Marco Rubio'nun "aşağılık insanlar" diye nitelendirdiği adi suçlulardan çok, sistemin dışına itilmiş "yasal statüsü iptal edilenler" var. Bunların bir kısmı yıllardır aynı mahallede yaşıyor, çocuğu Amerika'da doğmuş, vergi mükellefi olmuş insanlar.

Bu insanlar Kongo'ya gönderildiklerinde sadece yabancı bir ülkeye değil; hiç bilmedikleri bir dile, hiç tanımadıkları bir savaşın ortasına, tam anlamıyla bir "hiçliğe" terk ediliyorlar.

Gerçekten suç işlemiş olan kesim ise zaten kırılgan olan bu coğrafyayı daha da istikrarsız hale getirecek. Çünkü çeteleşme için uygun zemini burada kolayca bulacaklar.

Sığınmacıların yerleştirileceği bölgelerdeki yerel topluluklar ise hiç hesaba katılmıyor. Onlar, zaten onlarca yıldır yerinden edilmiş, kaynak savaşlarının ortasında hayatta kalmaya çalışan insanlar. ABD, Kongo'nun doğusunda yerlerinden olmuş milyonların gölgesine, bir de kendi istemediği "fazlalık" insanları bırakıyor. Aynı nehrin iki yakasında iki ayrı mağduriyet; ama ikisinin de müsebbibi aynı zihniyet.


İnsan kaynağından yüke

Vaktiyle Batı, sanayi devrimini ve bugünkü refahını inşa etmek için Afrika'dan milyonlarca insanı gemilere doldurdu. O dönemde iş gücü lazımdı. İnsan taşındı. Tarlalar, madenler, limanlar... Hepsi bu zorla taşınan bedenler üzerine kuruldu. Şimdi ise teknolojik dönüşümle birlikte tablo değişti. Artık fiziksel iş gücüne değil, yeraltı kaynaklarına ihtiyaç var. O kaynakların üzerinde yaşayan insanlarsa artık sadece bir maliyet kalemi.

Batı'nın sistemi, insanı ihtiyaç duyduğunda "kaynak", ihtiyaç duymadığında ise "yük" olarak yeniden tanımlıyor.

Amerika, dünya koltan rezervlerinin yüzde 70'ini barındıran Kongo'nun madenlerini küresel pazara entegre ederken, insanını küresel vatandaşlıktan dışlıyor. Telefonunuzun bataryasına giren maden Kongo'dan geliyor. ABD'nin istemediği göçmen Kongo'ya gönderiliyor. Ama bir Kongolu New York'a asla giremiyor.

Batılı başkentlerde göç konusu tartışılırken, nedenler hiç masaya yatırılmıyor. İşgal edilen coğrafyalar, silah satılarak körüklenen iç savaşlar, küresel şirketlerin pençesinde yoksullaştırılan devletler... Batı'nın sahip olduğu yaşam standardının, bu coğrafyaların bilinçli olarak istikrarsızlaştırılması üzerine kurulu olduğu tarihi bir gerçek.

Bugün ABD ve Avrupa'nın göç "krizi" dediği şey, aslında kendi dış politikalarının faturası. Ve o faturayı utanmadan başkalarına ödetmeye çalışıyorlar.

İnsan kaçakçılığı sadece karanlık örgütlerin işi değil. En büyük "insan ticareti" anlaşmaları, cilalı diplomatik masalarda, takım elbiseli liderlerin devlet mühürleriyle yapılıyor.

ABD söz konusu anlaşmada kişi başı maliyetleri ve tesis kurulumlarını üstleniyor. Yüksek bir bütçeden söz ediliyor. Kongo yönetimi içinse bu anlaşma bir prestij vitrininden ibaret: Halka dayanışma mesajı, Batı'ya itaat gösterisi, hazineye gelir.

Uluslararası hukuk bu kadar pervasızca delinmeye devam ettikçe ve Batı dünyasının yıkıcı dış politikaları sürdükçe göç dalgalanıyor. Göç dalgalandıkça Batı daha sert önlemler alarak sorunu çözeceği yanılgısına kapılıyor.

Oysa yangını kendinden uzak tuttuğunu zanneden Amerika ve Avrupa, sadece rüzgârın yönünü değiştiriyor. Alev ise her geçen gün biraz daha büyüyor.

 

 

Referanslar:

https://ihl-databases.icrc.org/en/ihl-treaties/gciv-1949/article-49
https://www.unhcr.org/about-unhcr/who-we-protect/refugees 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU