Değerli Independent Türkçe okuyucuları,
Çinli elektrikli araç devi BYD’nin Türkiye’de planladığı 1 milyar dolarlık Manisa fabrika yatırımını askıya alması, yalnızca tek bir şirketin yatırım takvimiyle ilgili teknik bir mesele değildir. Bu gelişme, Türkiye’nin küresel üretim zincirlerindeki konumu, Avrupa Birliği ile ilişkileri, yatırım ortamı ve Doğu-Batı dengesi açısından önemli dersler içermektedir. BYD yani Build Your Dreams (Hayallerinizi İnşa Edin) kararı, maalesef isminin aksine tam bir ‘Hayal Kırıklığı’ olmuştur.
Reuters’a konuşan BYD Başkan Yardımcısı Stella Li, şirketin şu anda önceliğinin Macaristan’daki ilk Avrupa fabrikasında üretime başlamak olduğunu söyledi. BYD’nin Macaristan’daki Szeged fabrikasında üretimin 2026’nın son çeyreğinde başlaması bekleniyor. Aynı açıklamalara göre BYD’nin Türkiye’deki fabrika inşaatı henüz başlamış değil ve projenin ne zaman yeniden başlayacağına dair belirlenmiş bir takvim bulunmuyor.
fazla oku
Bu bölüm, konuyla ilgili referans noktalarını içerir. (Related Nodes field)
Bu durum, 2024’te büyük beklentilerle duyurulan Manisa yatırımının geleceği hakkında soru işaretleri doğuruyor. Anadolu Ajansı’nın aktardığına göre Sanayi ve Teknoloji Bakanlığı, BYD ile imzalanan yatırım anlaşmasının, yükümlülüklerin ve devlete sunulan garantilerin geçerliliğini koruduğunu belirtti. Bakanlık kaynakları ayrıca, yatırımda öngörülen ilerleme sağlanamadığı için şirketin teşviklere erişiminin 2026 başında askıya alındığını, yatırım tamamlanmazsa alınan teşviklerin ve verilen taahhütlerin ilgili mevzuat çerçevesinde geri ödenmesi gerekeceğini ifade etti.
Dolayısıyla mesele “BYD Türkiye’den tamamen vazgeçti mi?” sorusundan daha karmaşıktır. Resmî açıdan anlaşma hâlâ geçerlidir. Ancak şirketin fiilî önceliği artık Avrupa içi üretimdir. Bu da Türkiye açısından soğukkanlı okunması gereken bir işarettir.
Avrupa pazarı neden öncelik kazandı?
BYD’nin kararının temel nedeni, Avrupa pazarına doğrudan erişim arayışıdır. Çinli elektrikli araç üreticileri, Avrupa Birliği’nin Çin menşeli elektrikli araçlara yönelik gümrük vergileri ve yerel üretim beklentileri nedeniyle üretimlerini Avrupa içinde konumlandırmak istiyor. Reuters’a göre BYD, Macaristan’dan sonra ikinci Avrupa üretim tesisi için güney Avrupa’da mevcut bir fabrikayı devralma seçeneğini değerlendiriyor; İspanya bu seçenekler arasında öne çıkıyor.
Burada önemli nokta şudur: BYD gibi küresel şirketler için artık sadece ucuz işgücü, teşvik veya coğrafi yakınlık yeterli değildir. Pazar erişimi, regülasyon uyumu, yerel içerik kuralları, siyasi öngörülebilirlik ve kurumsal istikrar birlikte değerlendirilmektedir. Avrupa Birliği, yüksek maliyetlerine ve bürokratik zorluklarına rağmen, yatırımcıya büyük bir ortak pazar, kurallara dayalı bir sistem ve uzun vadeli öngörülebilirlik sunmaktadır.
Macaristan’daki BYD fabrikasının kendisi de sorunsuz bir örnek değildir. Independent Türkçe’nin aktardığı haberlerde, Szeged’deki fabrika inşaatında Çin’den getirilen işçilerle ilgili kötü muamele, haftanın yedi günü çalışma, aşırı mesai, borçlandırma ve taşeron çalışma düzeni gibi ciddi iddialar gündeme geldi. Avrupa Komisyonu’nun bu suçlamalardan haberdar olduğu ve Macaristan makamlarının soruşturmasının sürdüğü de belirtiliyor.
Buna rağmen BYD’nin önceliği Macaristan ve ardından ikinci bir Avrupa tesisi arayışı ise, bu bize çok net bir gerçeği gösteriyor: Avrupa Birliği pazarı, bütün iç tartışmalarına rağmen küresel üreticiler için hâlâ vazgeçilmez bir çekim merkezidir.
Türkiye için birinci ders: AB alternatifsiz değildir ama kısa vadede ikamesi zordur
Bu gelişmenin Türkiye’ye hatırlattığı ilk gerçek, Avrupa Birliği’nin hâlâ Türkiye’nin en önemli ekonomik ortağı olduğudur. Türkiye son yıllarda Çin, Körfez ülkeleri, Orta Asya, Afrika ve farklı Asya ekonomileriyle ilişkilerini çeşitlendirmeye çalışmaktadır. Bu doğru ve gerekli bir stratejidir. Ancak ekonomik çeşitlenme, Avrupa’nın yerini kısa sürede alabilecek bir alternatifin oluştuğu anlamına gelmez.
Türkiye’nin ihracat yapısı, sanayi üretimi, otomotiv sektörü, beyaz eşya, makine, tekstil, savunma sanayi tedarik zincirleri ve doğrudan yabancı yatırım geçmişi Avrupa ile derinden bağlantılıdır. Türkiye’nin en büyük ihracat pazarlarından biri Avrupa Birliği’dir. Türkiye’ye gelen doğrudan yabancı yatırımlar açısından da Avrupa ülkeleri tarihsel olarak çok önemli bir yer tutmaktadır.
AB ile Türkiye arasındaki Gümrük Birliği’nin güncellenmesi meselesinin yeniden gündeme gelmesi de bu nedenle önemlidir. Gümrük Birliği yalnızca ticaret hacmini artıran bir düzenleme değildir. Aynı zamanda Türkiye’nin üretim standartlarını, sanayi kalitesini, tedarik zincirlerini ve yatırımcı algısını da etkileyen stratejik bir çerçevedir.
BYD örneği bize şunu gösteriyor: Türkiye, Avrupa pazarına yakınlığı sayesinde avantajlıdır; fakat Avrupa pazarının içinde olmamak, özellikle elektrikli araçlar, batarya teknolojileri, yapay zekâ altyapısı ve yeşil dönüşüm sanayileri gibi alanlarda dezavantaj yaratabilir.
İkinci ders: Yatırımcı için teşvik kadar öngörülebilirlik de önemlidir
Türkiye’nin sunduğu teşvikler, genç nüfus, üretim kapasitesi, lojistik avantajlar ve sanayi deneyimi önemlidir. Manisa gibi sanayi altyapısı güçlü bölgeler, küresel üreticiler için gerçekten cazip olabilir. Ancak yatırımcı kararlarında yalnızca bu unsurlar belirleyici değildir.
Küresel şirketler uzun vadeli yatırım yaparken enflasyon görünümüne, kur istikrarına, hukuk devleti algısına, yargı bağımsızlığına, düzenleyici kurumların öngörülebilirliğine ve ekonomik politika sürekliliğine de bakar. Bir ülkenin jeopolitik önemi veya savunma sanayi kapasitesi güçlü olabilir. Fakat otomotiv, batarya, yapay zekâ, veri merkezleri ve yüksek teknoloji üretimi gibi piyasa odaklı sektörlerde genel ekonomik atmosfer belirleyicidir.
Bu noktada Avrupa Birliği üyesi ülkelerin avantajı ortaya çıkmaktadır. Almanya veya Macaristan kendi iç sorunlarına rağmen AB’nin kurumsal çerçevesi içinde yer almaktadır. İngiltere ise Brexit sonrası daha esnek bir ekonomi olarak görülse de AB iç pazarının dışında kalması nedeniyle bazı yatırımlar açısından daha az cazip hâle gelebilmektedir. BYD’nin ikinci Avrupa tesisi için mevcut bir fabrikayı devralma arayışında İspanya gibi AB üyesi ülkelerin öne çıkması da bu bağlamda okunmalıdır.
Bu durum yalnızca yabancı şirketler için geçerli değildir. Türk şirketleri de son dönemde Avrupa Birliği içindeki üretim ve yatırım ağlarını güçlendirmektedir. Ford Otosan’ın Romanya’daki Craiova fabrikası, Türk otomotiv sanayisinin Avrupa üretim zincirlerine entegrasyonunun güçlü bir örneğidir. Benzer şekilde Otokar da Romanya’da Automecanica şirketi ve Mediaș’taki üretim tesisi üzerinden uzun vadeli bir sanayi ortaklığı kurmaktadır.
Bu örnekler bize şunu söylüyor: Türk şirketleri de AB pazarının kurumsal, sanayi ve güvenlik mimarisi içinde yer almayı stratejik görüyor. Dolayısıyla Türkiye’nin AB ile ilişkilerini yalnızca dış politika başlığı olarak değil, sanayi politikası, teknoloji politikası ve yatırım stratejisi olarak da ele almak gerekir.
Üçüncü ders: Doğu ile Batı arasında denge, savrulmadan kurulmalıdır
Türkiye’nin jeopolitik konumu, Doğu ile Batı arasında köprü olma iddiasını her zaman canlı tutmuştur. Bu iddia doğrudur; fakat köprü olmak ile savrulmak aynı şey değildir. Türkiye, Çin’le, Körfez ülkeleriyle, Türk dünyasıyla, Afrika’yla ve Asya ekonomileriyle ilişkilerini geliştirmelidir. Ancak bunu yaparken mevcut üyesi olduğu kurumlarla bağlarını zayıflatmamalıdır.
Türkiye NATO üyesidir. Avrupa Konseyi üyesidir. AB’ye aday ülkedir. Gümrük Birliği üzerinden Avrupa ekonomisiyle derinden entegredir. Bu kurumsal bağlar Türkiye’nin dış politikasında bir yük değil, yatırımcı nezdinde güven üreten stratejik varlıklardır.
BYD’nin Manisa yatırımını askıya alması, Türkiye’nin Çin’le ekonomik ilişkilerini geliştirmesine karşı bir argüman değildir. Tam tersine, Türkiye’nin Çin yatırımlarını çekebilmesi için de Avrupa ile ilişkilerini daha güçlü, daha öngörülebilir ve daha kurumsal hâle getirmesi gerektiğini göstermektedir. Çünkü Çinli şirketler de Avrupa pazarına erişmek istiyor. Türkiye bu erişim için cazip bir üretim üssü olmak istiyorsa, Avrupa standartlarıyla daha uyumlu, hukuk devleti ilkelerini daha güçlü uygulayan, ekonomik politikalarında daha öngörülebilir bir ülke olmak zorundadır.
Türkiye’nin güçlü yanları vardır. Savunma sanayisi, otomotiv tecrübesi, genç işgücü, coğrafi konum, lojistik ağlar, enerji koridorları ve NATO içindeki stratejik konumu bunların başında gelir. Ancak yüksek teknoloji yatırımlarında bunların yanına kurumsal kalite, makroekonomik istikrar ve güvenilir hukuk sistemi eklenmediği sürece avantajlar tam olarak yatırıma dönüşmeyebilir.
Küresel krizler var; fakat yatırımcı yine de istikrar arıyor
Elbette Türkiye’nin karşı karşıya olduğu ekonomik zorlukları yalnızca iç dinamiklerle açıklamak doğru olmaz. Küresel ölçekte ciddi jeopolitik riskler, savaşlar, enerji piyasalarındaki dalgalanmalar, tedarik zinciri kırılmaları ve korumacılık eğilimleri bulunmaktadır. Rusya-Ukrayna Savaşı, Orta Doğu’daki istikrarsızlıklar, Kızıldeniz ve Hürmüz Boğazı çevresindeki riskler, ABD-Çin rekabeti ve Avrupa’nın kendi ekonomik durgunluk sorunları, bütün ülkeler için belirsizlik üretmektedir.
Ancak bu küresel krizler her ülkeyi aynı ölçüde etkilememektedir. Yatırımcılar, dış şoklarla karşılaşan ülkelerin bu şoklara nasıl tepki verdiğine de bakmaktadır. Enflasyonun ne ölçüde kontrol altına alınabildiği, para politikasının ne kadar öngörülebilir olduğu, mali disiplinin ne kadar korunabildiği ve ekonomik kurumların ne kadar güven verdiği, yatırım kararlarında belirleyici hâle gelmektedir.
Bu nedenle Türkiye’nin ekonomik olarak bu krizlerden dolayı enflasyonu yeterince hızlı kontrol altına alamamış olması, yatırımcıların daha ihtiyatlı davranmasına neden olabilmektedir. Yatırımcılar yalnızca bugünkü teşvik paketine değil, beş yıl sonra maliyetlerin, kurun, ücretlerin, finansmana erişimin ve regülasyonların nasıl şekilleneceğine de bakar. Özellikle elektrikli araç, batarya, yapay zekâ altyapısı ve yüksek teknoloji üretimi gibi uzun vadeli sektörlerde bu öngörülebilirlik daha da önemlidir.
Türkiye’nin jeopolitik önemi, NATO içindeki konumu ve bölgesel üretim kabiliyeti önemli avantajlardır. Fakat bu avantajların yatırıma dönüşebilmesi için makroekonomik göstergelerin de yatırım çeken ülkelerle rekabet edebilir seviyede olması gerekir. Enflasyon, kur oynaklığı, finansman maliyetleri ve hukuk devleti algısı, yatırımcı gözünde birbirinden ayrı başlıklar değildir. Hepsi birlikte ülkenin genel risk profilini oluşturur.
Bu yüzden Türkiye açısından mesele yalnızca “küresel krizler var” demekle sınırlı kalmamalıdır. Önemli olan, bu krizler karşısında Türkiye’nin daha dayanıklı, daha öngörülebilir ve daha kurallara dayalı bir ekonomik mimari kurabilmesidir. Böyle bir atmosfer sağlandığında Türkiye’nin coğrafi, sanayi ve insan kaynağı avantajları çok daha güçlü biçimde yatırıma dönüşebilir.
Avrupa hâlâ Türkiye için stratejik çıpadır
BYD örneği Türkiye açısından moral bozucu bir gelişme olarak değil, uyarıcı bir işaret olarak okunmalıdır. Türkiye’nin Manisa gibi sanayi merkezleri, elektrikli araç ve batarya yatırımları için hâlâ ciddi potansiyele sahiptir. Ancak bu potansiyelin gerçekleşmesi için yatırım ortamının güçlendirilmesi gerekir.
Bunun yolu, yalnızca daha fazla teşvik vermekten geçmez. Teşvik önemlidir ama yeterli değildir. Hukuk devleti, öngörülebilir ekonomi politikaları, enflasyonla mücadele, kur istikrarı, düzenleyici kurumların güvenilirliği, nitelikli işgücü, yeşil dönüşüm altyapısı ve AB standartlarıyla uyumlu üretim rejimi birlikte düşünülmelidir.
Türkiye’nin Avrupa Birliği üyelik sürecinin yeniden canlandırılması bu nedenle hâlâ önemlidir. Bu yalnızca diplomatik bir hedef değildir. Aynı zamanda ekonomik modernleşme, yatırım çekme, teknoloji transferi ve sanayi dönüşümü hedefidir.
BYD’nin kararı bize şunu hatırlatıyor: Küresel yatırımcılar sadece bugünkü teşviklere değil, yarının kurallarına bakıyor. Türkiye, Doğu ile Batı arasında köprü olmak istiyorsa, bu köprünün zemini sağlam olmalıdır. Sağlam zemin ise hukuk devleti, öngörülebilirlik, kurumsal güven ve Avrupa ile güçlü ilişkiler üzerine kurulabilir.
Türkiye’nin Çin’le, Asya’yla ve diğer yükselen ekonomilerle ilişkilerini geliştirmesi değerlidir. Fakat Türkiye’nin Avrupa’dan kopmadan, Avrupa kurumlarıyla bağlarını güçlendirerek ve kendi iç kurumlarını sağlamlaştırarak bu çeşitlenmeyi yürütmesi daha sağlıklı olacaktır.
BYD’nin Manisa yatırımı bir gün yeniden hız kazanabilir. Ancak bu tartışmanın asıl önemi, tek bir fabrikanın akıbetinden daha büyüktür. Mesele, Türkiye’nin yeni küresel sanayi rekabetinde nerede duracağıdır.
Bu rekabette Türkiye’nin yeri, yalnızca coğrafi konumuyla değil; hukukuyla, ekonomisiyle, kurumlarıyla, makroekonomik istikrarıyla ve Avrupa ile kuracağı daha sağlam gelecek vizyonuyla belirlenecektir.
Son Not: Yazıyı editöre ilettikten birkaç saat sonra, Ekrem Açıkel’in de BYD yatırım iptal kararı ile ilgili eleştirilerde bulunduğu videoyu izledim: https://youtu.be/c1r0RFZYR2I?si=8uSpNj6OEsXMGhea
Kaynaklar:
Reuters, “BYD Hungary plant to start production in late 2026, executive says”, 9 Haziran 2026.
Reuters, “BYD looking to take over existing factory for second European EV plant, executive says”, 10 Haziran 2026.
Anadolu Ajansı, “Türkiye says BYD investment deal, obligations remain valid”, 10 Haziran 2026.
Independent Türkçe, “Macaristan’daki BYD fabrikasında kötü muamele iddiası: Gözler Manisa projesinde”, 12 Mayıs 2026.
Cumhurbaşkanlığı Yatırım Ofisi, “FDI in Türkiye”.
Reuters, “Europe, Turkey agree to work toward updating customs union”, 6 Şubat 2026.
Otokar, “Otokar Strengthens Its Commitment to Romania, Signs Acquisition Agreement”, 29 Nisan 2026.
Romania Insider, “Ford Otosan Romania secures EUR 435 mln for Craiova plant production”, 26 Mart 2024.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish