2023'te Rusya, çok tartışılacak bir iddia öne sürdü. Kremlin’e göre ABD, en az 18 Afrika ülkesinde biyolojik laboratuvarlar kuruyor ve Ukrayna’daki tartışmalı tesislerde yürütülen bazı faaliyetleri kıtaya kaydırıyordu. Rus yetkililer, bu laboratuvarların Afrika’yı ilaç deneyleri de dâhil olmak üzere çeşitli tıbbi araştırmalar için geniş çaplı bir test alanına dönüştürdüğünü öne sürüyor.
Batılı hükümetler ise söz konusu iddiaları kuvvetle reddediyor ve bunları Rusya'nın Ukrayna'daki savaşını meşrulaştırmak için kullandığı geniş dezenformasyon kampanyasının bir parçası olarak görüyor.
Rusya’nın dile getirdiği “Afrika’da gizli laboratuvarlar var” iddiası gerçek olup olmadığı için değil, böyle bir ihtimalin doğmasını mümkün kılan yapısal eşitsizlikler yüzünden ciddiye alınıyor.
En tehlikeli hastalıklarla çalışabilen yüksek biyogüvenlik laboratuvarlarının dağılımına bakıldığında dünya ikiye ayrılıyor: Gereken teknik kapasiteye sahip olanlar ve olmayanlar.
İkinci kategoride yer alan Afrika’daki sınırlı altyapı ile Batı ve Asya’daki yoğun biyogüvenlik yatırımları yan yana konduğunda ortaya çıkan dengesiz tablo “bağımlılık üreten bir güç haritası” çiziyor.
Bu durum, kaynakların değil artık insan bedeninin ve genetik kodunun hedef alındığı yeni bir sömürü çağının yani “biyolojik sömürgeciliğin” başlayabileceği yönündeki korkuları derinleştiriyor.
Batı kontrollü biyolaboratuvarlar neden bir tehdit unsuru?
Batı, söz konusu biyolaboratuvarların varlığını salgınları önleme ve tedavi geliştirme gibi insani gerekçelerle açıklıyor. Ancak geçmiş deneyimler, bu söylemin sorgulanmasını zorunlu kılıyor. HIV ve sıtma gibi Afrika’yı derinden etkileyen hastalıklar için geliştirilen hayat kurtarıcı ilaçlar uzun yıllar fahiş fiyatlarla satıldı. Afrika ülkelerinin daha ucuz jenerik ilaç üretim girişimleri ise patent rejimleri ve ticaret anlaşmalarıyla sistematik biçimde sınırlandırıldı. Salgın dönemlerinde Afrika’dan toplanan binlerce kan ve doku örneği “araştırma” adı altında Batı’ya taşınırken, ortaya çıkan bilgi, patent ve kârlar çoğu zaman kaynağına geri dönmedi.
Geçmiş Ebola salgınında yıllardır raflarda bekleyen aşı adaylarının ancak salgının Batı’ya yayılma ihtimali belirince hızla fonlanması, Kovid-19 pandemisinde ise aşı stokçuluğu karşısında Afrika’nın küresel tedarik zincirinin en arkasına itilmesi, bu eşitsizliğin en güncel örnekleri oldu. Trump yönetiminin USAID sağlık yardımlarını durdurma kararı ve sağlık verilerine erişimi kabul etmeyen ülkelerdeki yardım programlarını sonlandırması da kıta sağlığına olan taraflı yaklaşımı bir kez daha görünür kıldı.
Batı’nın bu niyet felsefesi bir kenara, meselenin yapısal ve fiziksel risk boyutu da en az biyolojik sömürgecilik kadar ürkütücü: Güvenlik zafiyeti. Özellikle BSL-3 ve BSL-4 (en tehlikeli ve ölümcül patojenlerle çalışılan, en yüksek biyogüvenlik gerektiren laboratuvarlar) düzeyindeki tesislerde, altyapı sorunları ve denetim zafiyetleri bulunan ülkelerde kaza ihtimali daha yıkıcı sonuçlar doğurabilir. Yüksek riskli patojenlerin kazara çevreye sızması, salgınla mücadele kapasitesi sınırlı bölgelerde felakete dönüşme potansiyeli taşır.
Ancak asıl tartışmalı alan, bu laboratuvarların “veri toplama” faaliyeti etrafında şekilleniyor. Bölgeye özgü patojenler ve Afrika’nın genç ve genetik açıdan son derece çeşitli nüfusundan elde edilen biyomateryaller, stratejik birer ham madde niteliğinde. Bu verilerin milyarlarca dolarlık biyoteknoloji ve kişiselleştirilmiş ilaç endüstrileri için “biyodeğere” dönüştürülmesi ihtimali, klasik sömürgeciliğin genetik kaynaklar üzerinden şekillendiği endişesini besliyor.
Dahası, bu tür laboratuvarların zamanla jeopolitik nüfuz araçlarına dönüşme riski de mevcut. Sağlık, güvenlik ve veri altyapılarının iç içe geçtiği bir dünyada biyolojik kapasite, askerî ve siyasi pazarlıklarda dolaylı bir “baskı unsuru” hâline gelebilir.
Bu nedenle yalnızca Batı’nın değil; Çin’in genomik veri yatırımları ve İsrail’in sağlık-güvenlik eksenli projeleri de benzer bir güç ve nüfuz çerçevesinde dikkatli bir biçimde değerlendirilmeli.
Kovid-19 ve küresel şüpheler
Tarih, hastalıkların zaman zaman bir silah olarak tasarlandığını ya da belirli coğrafyaların fiilen birer deney alanına dönüştürüldüğünü gösteriyor. Kovid-19 pandemisi ise belirsizlikler, ilaç şirketlerinin olağanüstü kârları ve hükümetlerin sert kontrol mekanizmalarıyla birleşerek, dünya genelinde “küresel bir deneyin parçası mıyız?” sorusunun daha yüksek bir sesle sorulmasına neden oldu.
Bugün hâlâ hatırlanan bazı etik dışı deneyler, güvensizliğin rastlantısal olmadığını ortaya koyuyor. Tuskegee'de siyah erkeklere kasıtlı olarak frengi bulaştırılması ve tedavi edilmemeleri, Pfizer'in Nijerya'da çocuklar üzerinde izinsiz ilaç denemeleri, Doğu Afrika’da Alman doktorların uyku hastalığı tedavisinde yüksek doz arsenik kullanmasının yol açtığı ölümler ve sömürge döneminde siyah kadınlara zorla doğum kontrolü uygulanması...
Bu vakalar münferit "skandal"lar olarak arşivlere kaldırıldı lakin zihniyet aynı kaldı.
Batı’nın Afrika'ya bakışı hiçbir zaman masum ve adilane olmadı. Kıta, yüzyıllardır yer altı kaynakları sömürülen, ormanları yok edilen, elektronik ve plastik atıkların boşaltıldığı, sağlıksız ürünlerin pazarlandığı bir coğrafya oldu. Öyle ki Achille Mbembe'nin “nekropolitika” olarak tanımladığı, bazı nüfusların yaşamının diğerlerinden daha değersiz görüldüğü bir siyasetin hedefi hâline geldi. Bugün Afrika'da faaliyette olduğu öne sürülen gizli biyolojik laboratuvarlar, temin edilmeyen aşılar, ilaçlar ve kesilen ya da siyasi koza dönüştürülen sağlık yardımları bu bakış açısının izdüşümü.
Salgın mı, saldırı mı?
Ünlü araştırmacı James Miller, Biyolojik Silahlar ve Amerika’nın Gizli Savaşları isimli çalışmasında şu hususa dikkat çekiyor:
Biyolojik silahlar, terör yaratma kapasiteleri bakımından benzersizdir. Bir nükleer patlama, ne olduğu konusunda hiçbir şüphe bırakmaz. Ancak biyolojik bir saldırı görünmez, sessiz olabilir ve etkileri günlerce ortaya çıkmayabilir. O zamana kadar, kimin sorumlu olduğunu ya da bunun bir saldırı olup olmadığını anlamak için çok geç olabilir.
Her salgının bir saldırı olduğunu söyleyemeyiz ama Ebola virüsünü üreten neoliberal ekolojik yıkım ile bu patojenlerin laboratuvarlarda silaha dönüştürülme potansiyeli yan yana geldiğinde, doğal ile yapay salgın arasındaki çizgi kendiliğinden bulanıklaşıyor.
Kongo'nun en zengin maden yataklarının tam kalbinde patlak veren bir Ebola salgını, hemen ardından ABD'nin Kenya'da kurduğu ve Afrika topraklarını fiilen bir 'biyolojik tampon bölgeye' çeviren karantina merkezleri, sağlık fonları karşılığında dayatılan genetik veri transferleri...
Tüm bu manzara karşısında şu soruları sormak artık komplo teorisi değil, zorunluluk:
Neden en zengin maden havzaları aynı zamanda en ölümcül virüslerin merkezi haline geliyor?
Neden bir kriz anında küresel refleks insan kurtarmak değil de haritalar dolusu 'biyodeğer' ve veri toplamak oluyor?
Neden Afrika, genetik zenginliğiyle küresel ilaç sanayisini beslerken, aşı ve tedavi kuyruğunda her defasında en arkada bırakılıyor?
Ve neden kıta, her salgında kaderine terk edilirken, aynı Batı en ufak bir tehditte sınırlarını kapatıp kendi bahçesini çeviriyor?
Kaynaklar:
Kassim, K. S. (2021). Human OMICs and computational biology research in Africa: Current challenges and prospects. OMICS: A Journal of Integrative Biology, 25(4), 213–233. https://doi.org/10.1089/omi.2021.0004
Calkins, S. (2020). Toxic remains: Infrastructural failure in a Ugandan molecular biology lab. Journal of the Royal Anthropological Institute, 26(4), 897–916. https://doi.org/10.1111/1467-8322.12622
Cigar, N. (2023). The Russian military’s biological warfare disinformation campaign and the Russo-Ukrainian war. The Journal of Slavic Military Studies, 36(4), 361–409. https://doi.org/10.1080/13518046.2023.2305511
Tibiri, E. B., Boua, P. R., Soulama, I., Dubreuil-Tranchant, C., Tando, N., Tollenaere, C., Brugidou, C., Nanema, R. K., & Tiendrebeogo, F. (2025). Challenges and opportunities of developing bioinformatics platforms in Africa: The case of BurkinaBioinfo at Joseph Ki-Zerbo University, Burkina Faso. Briefings in Bioinformatics, 26(1), bbaf040.
Şanlı, S. (2026, 26 Mayıs). Sömürgeci iştahın doğurduğu virüs: Neoliberal Ebola. Independent Türkçe.
Miller, J., Engelberg, S., & Broad, W. J. (2002). Germs: Biological Weapons and America's Secret War (Touchstone ed., s. 11). New York: Simon & Schuster.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish