Aşırılıktan neden korkarız?

Gazeteci Müjgan Halis, Independent Türkçe için yazdı

Fotoğraf: Independent Türkçe

Adam Phillips, Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet'te aşırılığı bir sapma ya da patoloji olarak değil, insan ruhunun ve toplumsal düzenin aynası olarak ele alıyor. Denge takıntısının egemen olduğu çağda Phillips, okuru "normal" dediğimiz şeyin sınırlarını ve bastırılmış arzularımızı yeniden düşünmeye çağırıyor.

Bugünün dünyasında en çok kutsanan sözcüklerden biri "denge". Psikoloji kitapları, yaşam koçları, şirket eğitimleri, sağlıklı beslenme rehberleri ve hatta siyasal söylem bile aynı vaadi yineliyor: Dengeli olursan iyi yaşarsın. Duygularını kontrol et, öfkeni bastır, arzularını yönet, ölçülü ol. Sanki insanın bütün sorunları aşırılıklarından kaynaklanıyormuş gibi... İş ile özel hayatın, iştah ile diyetin, coşku ile kederin tam ortasında durmamız; çizginin hiçbir yanına fazla savrulmamamız öğütleniyor. Sanki çağdaş insanın ahlaki sınavı da ruhsal sağlığının yegâne kanıtı da bu pürüzsüz "denge" idealinde yatıyor. Peki ya dengede kalma takıntımız, bizi biz yapan esas arzuları, yaratıcı pürüzleri ve insan doğasının en hakiki yanlarını boğuyorsa?

Londra’daki Charing Cross Hastanesi’nde uzun yıllar çocuk psikoterapisti olarak çalışan, Freud ve Winnicott yorumlarıyla çağdaş düşüncenin en kışkırtıcı seslerinden birine dönüşen İngiliz psikanalist ve yazar Adam Phillips, Türkçesi Ayrıntı Yayınları tarafından yayımlanan Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet adlı kitabında tam da bu inancı hedef alıyor. Ancak bunu didaktik bir dille ya da kesin hükümlerle yapmıyor. Phillips'in yazarlığının alametifarikası olan deneme üslubu burada da belirleyici. Okuruna cevap vermiyor; onu kendi cevaplarından kuşku duymaya davet ediyor.

Aşırılık bir sapma mı, bir ayna mı?

Bu nedenle kitap, "aşırılık kötüdür" ya da "aşırılık iyidir" diyen bir metin değil. Asıl sorduğu soru çok daha rahatsız edici: Bir davranışı neden "aşırı" olarak adlandırıyoruz? Ve daha da önemlisi, neden dengeli olmaya bu kadar tutkuyla ihtiyaç duyuyoruz?

Bu soru ilk bakışta basit görünse de kitabın ilerleyen sayfalarında siyaset, din, cinsellik, çocukluk, tüketim kültürü ve fanatizm gibi birbirinden uzak görünen alanları birbirine bağlayan temel eksene dönüşüyor. Phillips'e göre aşırılık, yalnızca sınırların ihlali değil; sınırların varlığını görünür kılan şey.  Yani toplum hangi davranışları "fazla" ilan ediyorsa, aslında kendi ahlaki düzenini de ilan etmiş olur. Başka bir ifadeyle aşırılık, normların karşıtı değil, onların dürüst bir aynasıdır.

Bu yaklaşım, Freud'un bastırma kuramını hatırlatıyor. Freud için bastırılan hiçbir arzu ortadan kalkmaz; yalnızca başka biçimlerde geri döner. Phillips ise bu düşünceyi genişletiyor. Ona göre aşırılık çoğu zaman bastırılmış arzuların değil, bastırılmış yoksunlukların dışavurumudur. İnsan yalnızca istediği için değil, eksik hissettiği için de aşırıya kaçar.

Tüketim, açgözlülük ve doymayan arzu

Kitabın iştah ve tüketim üzerine kurduğu tartışma tam da bu nedenle son derece güncel. Thomas Mann’ın çocukluk anılarından yola çıkan Phillips, açgözlülüğü basit bir ahlaki zayıflık olarak açıklamıyor. Biriktirme tutkusunun, sürekli daha fazlasını istemenin ya da tüketimin ardında çoğu zaman kaybetme korkusunun, eksiklik duygusunun ve tatmin olamamanın bulunduğunu söylüyor. Bu tespit, yalnızca bireyi değil, tüketim kapitalizmini de anlamak için güçlü bir anahtar sunuyor. Sürekli yeni arzular üreten piyasa, aslında hiçbir zaman doyurulamayan bir eksiklik hissi üzerinden işliyor.

Burada Phillips'in düşüncesi, çağımızın önemli filozoflarından Byung-Chul Han'la ilginç biçimde kesişiyor. Han, neoliberal öznenin kendisini sürekli optimize etmeye çalıştığını, sonunda ise tükenmişliğe sürüklendiğini söyler. Phillips ise aynı öznenin neden hiçbir zaman doyamadığını sorgular. Biri performans toplumunun yorgunluğunu anlatırken, diğeri arzunun bitmeyen açlığını inceler. İkisi de aynı çağın farklı semptomlarını okur.

Çocukluk, taşkınlık ve büyümenin bedeli

Kitabın en etkileyici noktalarından biri, insanın yaşadığı yoğun duygular nedeniyle hem çevresine hem de kendisine "fazla" gelmesi fikri üzerine kurulu. Phillips, özellikle çocukluk ve ergenlik dönemindeki taşkınlıkları patolojik bir sorun olarak görmüyor. Donald Winnicott'un "yeterince iyi anne" kavramını hatırlatırcasına, insanın gelişebilmesi için zaman zaman aşırı olabilmesi gerektiğini ima eder. Ergenlikteki sınırsızlık ve duygusal taşma, bireyin büyüme ve ayrışma sancısıdır; çünkü çocuk, sınırlarını ancak onları zorlayarak öğrenebilir. Bastırılmış çocukluk değil, yaşanabilmiş çocukluk sağlıklı yetişkinliği mümkün kılar.

Phillips’in masal okumaları da çocukluğun bu tekinsiz doğasını görünür kılar. Külkedisi metnindeki katı yoksunluk, aşırı alçakgönüllülük kılığına girmiş muazzam bir seçilmişlik fantezisini barındırırken; Jack ve Fasulye Sırığı anlatısındaki devasa sırık ve Dev’in öldürülmesi, çocuğun büyüme, ebeveyn otoritesini aşma ve kendi dengesini kurabilme adına attığı zorunlu, yırtıcı adımları simgeler.

Benzer bir cesaret, din ve fanatizm üzerine olan bölümlerde de öne çıkar. Phillips burada fanatikliği yalnızca siyasal ya da dinsel bir sorun olarak ele almaz; onu ruhsal bir savunma mekanizması olarak okur. Fanatik kişi, mutlak bir hakikate sarılarak kendi içindeki aşırı kuşkuları ve belirsizlikleri bastırmaya çalışmaktadır. Bu yorum, Jacques Lacan'ın öznenin eksiklikle kurduğu ilişkiyi hatırlatır. İnanç bazen hakikatten çok, belirsizliğe duyulan tahammülsüzlüğün adıdır.

Phillips'in en güçlü yanı da burada ortaya çıkıyor. O, insan davranışlarını açıklamaya değil, anlamaya çalışıyor. Psikanalizi bir teşhis yöntemi değil, bir dinleme biçimi olarak kullanıyor. Bu nedenle kitap boyunca okura sürekli aynı çağrıyı yapıyor: Hızlı yargılama, önce anlamaya çalış.

Belki de bu yüzden kitap, başkalarının aşırılıklarından çok, onlara verdiğimiz tepkilerle ilgileniyor. Phillips'in Lacan'dan ödünç aldığı önemli fikirlerden biri de şu: Başkasındaki aşırılık bizi, kendi bastırılmış aşırılıklarımızı hatırlattığı ölçüde rahatsız eder. Öfkemiz çoğu zaman karşımızdakine değil, kendi karanlık odalarımızın kapısını kilitli tutma telaşımıza yöneliktir.

Başkalarının aşırılığı neden bizi rahatsız eder?

Metin üzerine yürütülen genel tartışmalarda bir yanda Phillips'in dengeyi ahlaki bir erdem değil, kültürel bir saplantı olarak ele alışındaki edebi zarafet ve okuru rahatlatmak yerine düşünmeye sevk eden tavrı takdir toplayabilir. Diğer yanda ise denemelerin tek bir organik bütün oluşturmaktan uzak olduğu, metinler arasında gevşek bağlar bulunduğu veya bazı masal okumalarında geleneksel psikanalitik kalıplara fazla kolayca yaslanıldığı da öne sürülebilir. Ancak bu değerlendirmeler bile eserin özgünlüğünü gölgelemiyor. Phillips doğrusal bir anlatı kurmuyor; denemeler arasında dolaşıyor, edebiyata, psikanalize, dine ve felsefeye aynı anda yaslanıyor. Shakespeare'den Thomas Mann'a, Diane Arbus'tan W. G. Sebald'a ve Freud'a uzanan göndermeler, okuru sürekli yeni çağrışımlara davet ediyor. Onun cümleleri, tek okumada tüketilecek türden değil; dönüp yeniden bakmayı gerektiren düşünce egzersizleri.

Son yıllarda psikoloji, giderek kişisel gelişim endüstrisinin diliyle konuşmaya başladı. "Mutlu ol", "kendini sev", "dengeyi bul", "iyi hisset"... Phillips'in Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan bu kitabı ise bu iyimser sözlüğü sessizce ters yüz ediyor. İnsan ruhunun yalnızca uyumdan değil; çelişkilerden, taşkınlıklardan, doyumsuzluklardan ve eksikliklerden de oluştuğunu hatırlatıyor. Ruh sağlığını, bütün aşırılıkların ortadan kalktığı steril bir hayat olarak değil; onlarla yaşayabilme kapasitesi olarak yeniden tanımlıyor.

Belki de Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet'in en önemli katkısı burada yatıyor. Phillips, aşırılıkları ortadan kaldırmaya çalışmıyor. Onları dinlemeyi öneriyor. Çünkü bastırılan her şey gibi aşırılıklar da susturulduklarında yok olmuyor; yalnızca başka biçimlerde geri dönüyor.

Bugün siyasal kutuplaşmadan tüketim çılgınlığına, sosyal medya öfkesinden dinsel fanatizme kadar "aşırılık" sözcüğünü her gün kullanıyoruz. Phillips ise bu sözcüğün kendisini sorgulamamızı istiyor. Belki de asıl mesele, insanların neden aşırı olduğu değil; bizim neden bu kadar kolay yargıladığımızdır.

İyi psikanalitik metinler, okuru ikna etmez; onu kendisiyle tartıştırır. Adam Phillips'in Aşırılık Üzerine Beş Kısa Sohbet'i de tam olarak bunu yapıyor. Kitabı bitirdiğinizde aşırılık hakkında daha kesin fikirlere sahip olmuyorsunuz. Ama "normal" dediğiniz şeyin ne kadar kırılgan, ne kadar tarihsel ve ne kadar ideolojik olduğunu yeniden düşünmeye başlıyorsunuz. Ve belki de iyi bir kitabın yapabileceği en önemli şey tam da budur.

 

*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.

© The Independentturkish

DAHA FAZLA HABER OKU