Her şey çok tanıdık geliyor. Hatta biraz "fazla" tanıdık.
Avrupa'da eşzamanlı yükselişe geçen sağ ve sol popülizmlerden bahsediyorum. Berlin'de Die Linke'nin zaferi, Almanya genelinde AfD'nin istikrarlı ilerleyişi, Fransa'da iktidarın eşiğinde duran Ulusal Birlik olgusunun karşısında "anti-faşist cephe" çağrıları yapan Mélenchon örneği, İtalya'da Meloni'nin rakipsiz iktidar pratiği, İspanya'daki hararetli ideolojik çatallaşma ve ötesi…
Bir sahne gözümüzün önünde çağa uyarlanmış vaziyette sanki yine, yeniden oynanıyor. Hem de herkesin perdenin bir daha açılmayacağını düşündüğü bir anda.
Peki, ama gerçekten 1930'lara mı ışınlandık? 100 yıl öncesine mi dönüyoruz?
Yok, şâyet bu "yeni" bir durum ise, onu nasıl anlamlandıracağız?
Evvelâ bir tespitle başlamak gerekiyor. "Sahne"nin tekrarını adeta dâvet eden, zorlayan bir "dekor" sabiti var: Çözülen liberalizm.
Tıpkı Almanya'da Weimar Cumhuriyeti tecrübesi gibi, tıpkı Fransa'da art arda düşen kabinelerin arasında nefessiz kalan Üçüncü Cumhuriyet'in yorgun parlamentarizmi gibi, tıpkı İspanya'da İkinci Cumhuriyet'in kendi içinde kampa bölünerek iç savaşın kucağına yuvarlanması gibi bugün de buhranın kalbi liberalizmin çözülüşünde atıyor.
Evet, söz konusu dekoru tahkim edecek nitelikte, 1929 benzeri geniş çaplı bir küresel ekonomik kriz belki (henüz) yaşanmadı. Ancak onun yerine dünyanın kademeli, yapısal ve uzun soluklu bir "kapitalist gerileme" yaşadığı, bunun sonuçlarıyla dalgalar hâlinde muhatap bırakıldığı da bir gerçek.
Prekaryalaşma, sosyal terfi imkânlarının berhava edilmesi, reel ücretlerin on yıllardır yerinde sayması, konut ve besin pahalılığı, sanayisizleşme ve şimdi dijitalleşme-yapay zekâ derken, ortaya yadsınamayacak bir "kronik sefâlet" tablosu çıkıyor.
Yaşanan bu tıkanıklıklar silsilesine "çözüm" geliştirmesi icap eden demokratik mekanizmalar ise durağanlaştı, akim kaldı. "Siyâsetçi siyâseti" ve onun liberal açılımları, zuhur eden sorunlara "müdahalede radikallik" hususunda çuvalladı. Aynı ezberler, aynı basmakalıplar sürekli tekrar edildi. Nihâyetinde sosyal ve ekonomik kırılganlığa bir de demokratik aksaklık eşlik eder oldu.
Son noktada ise "kültürel büzüşme" var. Belirsizliğin ve güvencesizliğin kucağına terk edilen kitleler bir sığınak aradı. Kimisi onu otoriteryen-kimlikçilik örüntüsünde, kimisi de otoriteryen-eşitlikçilik nakışında buldu.
Ya sonuç?
Sonuç, bugün Avrupa'dan Kuzey ve Latin Amerika'ya, Batı'dan Doğu'ya değin uzanan muhtelif coğrafyalarda türdeş dinamiklerin birbirleriyle kesişmeleri.
1930'lu yıllarla mukayese edildiğinde mükerrer konular olduğu kadar, farklı özne ve çerçeveler de saptamak mümkün.
Bir kere sağ muhitte "Yahudi-Bolşevizmi" imgesinin yerini "İslamo-sol" diskuru aldı. Yahudi varlığının yaslanageldiği sol muhitte ise bugün anti-Siyonizm rüzgârları sert esiyor.
Hâlâ kimi tereddütler kaydedilse de İsrail, sadece Avrupa'daki değil – Hindutva'dan Milei'ye – uluslararası sağ-popülizmlerin jeo-kültürel müttefiki konumuna geldi. Düşman, kesin ve pazarlıksız bir tarzda İslâm, Müslüman göçmenler ve dahi İslâmî dokulu medeniyetler oldu.
Geçmiş dönemde Yahudilere tatbik edilen ayrımcı nitelemeler artık topyekûn söz konusu medeniyetler havzasından gelen profillere tatbik edilmeye başlandı. Sakaldan başörtüsüne, kaftandan tespihe, isimden aksana, helâl kesime ve ten rengine uzanan kaba bir "zararlı dış oluş işâretleri" kataloğu belirdi.
Solda, Gazze katliamlarını müteakip Müslümanlarla organik bir dayanışma duygusu gelişti. Bu dayanışmanın ve dahi İsrail'e nispetle geliştirilen eleştirelliğin sandığa da sirayet ettiği, oy eğilimlerinde rahatlıkla gözlemleniyor. İsrail'e menfi bakış ve anti-Siyonizm solda yeni değil, aksine. Ancak bu denli yaygın ve sistemli bir "antisemitizm" ithamıyla uzun zamandır karşılaşılmamıştı. Etiket el değiştirdi.
Eşcinsellik levhasındaki tabaka kaymaları da çarpıcı. 1920 ve 30'lar bağlamında iki farklı mektep vardı. Adolf Brand'ın başını çektiği hiper-maskülen (halkçı-milliyetçi völkisch damarla da uyumlu ve bazen "iç içe") eşcinsellik ile Magnus Hirschfeld'in "üçüncü cins" kuramı. İlki "erkekler birliği"ni (Männerbund) esas alırken, ikincisi cinsiyeti tıbbî-hukukî bir ara kategori şeklinde kodladı.
Brand'ın şablonu D'Annunzio'nun Fiume deneyiminden Röhm'ün SA'larına değin faşizan çevrelerde kısa süreliğine de olsa (hususen 1934'teki Uzun Bıçaklar Gecesi'ndeki kanlı tasfiyelere kadar) "uzak akrabalık" bâbında yankı bulurken, Hirschfeld'inki komünist-sosyal demokrat düzlemde derin izdüşümler bıraktı. İki sürüm de birbirine ölesiye düşman kesildi.
Bugün sağ-popülistler eşcinselliğe – Hirschfeld'ci "LGBTİ+ kültünün cinsiyetsizleştirme emelleri"ne karşı durarak – "sınırlı" bir değer atfediyorlar. Brand'ı çağrıştıran bir tarzda, eşcinsellik burada da – tek başına bir kimlik konusu olmaktan çok – daha kapsamlı bir kültürel-siyasal aidiyetin işâretine dönüşüyor.
En önemli söylemsel yenilik ise esasen eşcinselliği İslâm'ın karşısında bir "medeniyet savunusu aracı"na çevirmeleri. 1930'ların propagandalarında "beynelmilel Yahudiliğin Avrupa uluslarını yozlaştırma" vasıtası şeklinde tanımlanan eşcinsellik, bugünlerde ise "Müslüman işgâlinin çiğnemeyi istediği özgürlük alanı" olarak takdim ediliyor.
Sol-popülistlerde ise durum daha karmaşık seyrediyor. Bir yanda dindar, Mağripli-Afrikalı göçmenler ve onların iç ağları, diğer yanda Hirschfeld çizgisinin güncelleşmiş hâli olan LGBTİ+ kimlik siyaseti, feminist hassasiyetler ve laik-özgürlükçü kentli taban var. Nitekim "gerilim" de burada başlıyor. Söz konusu iki zıt kutbu ahenkli ve bütüncül bir kütle etrafında harmanlama işi sanıldığı kadar kolay değil. Fokurdayan bir fay hattından bahsetmek pekâlâ mümkün.
Gerek sağ-popülizm gerekse sol-popülizm "liberal demokrasinin iflâsı" çıkarımında uzlaşıyor. Her ikisi de amaçlarını "yitirilen demokrasiyi ihyâ etmek" olarak sunsa da pratik manzara daha girift.
1930'ların "mutlak iktidar" hedefinin esamisi okunmuyor. Açıktan ilân edilen bir "devrimci istenç" neredeyse hiç yok. Bu anlamda sağ-popülizmler sakat bırakılmış sistemi "referandumlar"la restore etmek niyetindeyken, sol-popülizmler onu "aşağıdan yukarıya" – yani yerelden genele bir yeniden örgütlenmeyle onarmayı teklif ediyorlar.
Ne var ki bu durum epey çelişkili. Şâyet başlangıç noktası "liberal demokrasi çöktü" ise – ki öyle – o hâlde normal şartlarda yeni bir paradigma perspektifiyle gelmeleri icap ederdi. Oysa bu kavrayış(lılık) irâdesi ne söylem ne de eylem düzeylerinde saptanabiliyor.
Gelelim meselenin sosyo-ekonomik boyutuna.
Dünyada hâlihazırda cereyân eden bir "sermayenin el değişimi" süreci hâsıl. Finans-kapitalden tekno-kapitale doğru bir gidişat hâkim. 1930'larda ise sanayici sınıfın hem taşkın proletaryaya hem de güçlenen finans-kapitale karşı bir kökleşme derdi vardı.
Sanayici sermaye 1930'larda faşizmlerle uzlaşmayı seçti. Bugün tekno-kapitalin de aynı yatkınlığı sağ-popülizmler için geliştirdiği kanaati yaygın. Haksız da sayılmaz. Elon Musk'ın siyasal aktivizmine ve son olarak Palantir'in yayımladığı manifestonun muhteviyatına bakıldığında böylesi bir yorum çok da sıra dışı gelmiyor.
Gelecek kaygısıyla tanışan orta sınıfın gönlü hâlâ "merkez" partilerden yana atsa da "can havliyle" gitgide sağ-popülizme doğru kaydığı (yahut kaymaya meyilli olduğu) anlaşılıyor. Öte yandan emekçi sınıfların da kendi bünyelerinde bölündüğü aşikâr. Ülkelerin "yerli" karakterli işçilerinde sağ-popülizm revaçtayken, "göçmen" karakterli işçilerinde sol-popülizm tercihi ağır basıyor.
1930'ların aksine günümüzde sokaklarda devriye gezen milisler, paramiliter kuvvetler yok. Ne kızıl kolluklular ne de siyah-kahverengi gömleklilere rastlanıyor. ABD'de ve Avrupa'da sağlı-sollu marjinal gruplar (Antifa, Black Bloc, Génération Identitaire, Nucleo Nacional, Blood & Honour vb.) varlık belirtse de (henüz) 100 yıl öncesinin kitleselliğinin fersah fersah uzağındalar.
Üstelik ideolojik sembollerde de – yukarıda vurguladığım alternatif "paradigmasızlık"tan mütevellit – yaratıcılık noksanlığı dikkat çekiyor. Ne orak-çekiçler ne gamalı haçlar ne de çubuk demetleri kaldı. Yayımlanan seçim anketlerindeki ayırt edici "klâsik" renkler dışında iki kutbu "tanımlayan" semboliğin buharlaşması söz konusu.
Maddeler elbette bir kitap uzunluğunda derinleştirilebilir ve çoğaltılabilir. Ancak buradaki temel tespit şu: Adına "makul merkez" denilen ve liberal-demokratik statükonun üzerine titreyen klâsik sağ ve solun "nöbetleşe iktidar" modeli tüm kol ve şubeleriyle erirken, toplumlar nezdinde – bizzat kendi talepleri doğrultusunda – öznel ulusal koşullara göre ya sağ ya da sol bir otoriteryenlik ufku doğuyor.
"Otoriteryenlik" elbette göreceli bir kavram. İki kesim için de kendi otoriteryenliği esaret zincirlerini parçalamak ve özgürleşmek iken, diğerinin otoriteryenliği tersine esaretin katlanması anlamına gelecek. Mesele daha ziyâde bunun bir "rejim değişikliği"ne mi evrileceği yoksa liberalizmin kendi içinden (ve kendi içine) doğan uzun bir "istisna hâli" mi olacağı.
Birinci senaryoyu yukarıda arz ettiğim sebeplerden ötürü (en azından şimdilik) olası görmüyorum. 1920'ler, 1930'lar "kapıyı ardından çekmek ve kilitlemek" üzerineydi. 2020'lerde ise bu aksiyonu kaldırabilecek/destekleyebilecek bir fikrî altyapı da bir "âlet-edevat çantası" da bir irâde de sezilemiyor.
Iskaladığımız ve asıl bakmamız gereken yön ise bence şu: Tekrarlayan (yahut tekrarlıyormuş gibi görünen) 1930'lar sahnesinin çağımızdaki perdesini bu defa kim, nasıl ve neden indirecek?
Öyle zannediyorum ki perdeyi, her zaman olduğu gibi, yine emprezaryolar indirir. Biz zoraki seyircilere ise "bu sefer farklı olacak" diye aldığımız biletin koçanıyla bakışmak düşer.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish