Temellerini siyasal bir varlık olan insanın ikiliklerle örülü davranış kalıplarını çözümlemek üzerine kuran politik psikoloji disiplini, siyasal hadiseleri yalnızca devletlerin askerî kapasiteleri, iktisadi çıkarları veya kurumsal yapılarının işlevselliği üzerinden açıklamakla yetinmez.
Bütün bu yapıların gerisinde işleyen korku, kaygı, aidiyet, statü anksiyetesi, itibar arayışı ve güvenlik ihtiyacı gibi temel insani dürtüleri de inceleme alanına dâhil eder. Zira savaşlar devletler arasında gerçekleşse bile savaş kararlarını alanlar, düşman imgelerini "fabrike edenler", daha fazla güvenlik sağlama bahanesiyle daha fazla silahlananlar ve nihayetinde uluslararası ilişkiler sistemini çöküşün eşiğine getirenler yine insanlardır.
İşte tam da bu nedenle, insan tabiatının siyasal davranış üzerindeki bu çok katmanlı etkisini anlayabilmek için yalnızca modern insanın harp etme istencine değil, aynı zamanda türümüzün kolektif bilinçaltının dolaylı bir yansıması olan mitoslara ve beşeriyet tarihinin kurucu anlatılarına da başvurmak gerekir.
Bu noktadan hareketle, bu haftaki yazımda bahsi geçen korelasyonu en çarpıcı biçimde gözler önüne seren metinlerden biri olan Homeros'un Odysseia'sını olabilecek en sade biçimde siz değerli okuyucularım için çözümlemeye çalışacağım.
Öyleyse başlayabiliriz.
Bölüm 1: Savaşa gitmek istemeyen kral
İlk ve öncelikli olarak, Odysseia görünürde Troya Savaşı'nın ardından ülkesine dönmeye çalışan İthaka Kralı Odysseus'un akıllara durgunluk veren eve dönüş macerasını anlatır. Ne var ki, hikâyenin derinliklerine inildiğinde karşımıza yalnızca tanrılar, fırtınalı denizler ve korkutucu canavarlarla örülü mitolojik bir ekspedisyon çıkmaz. Odysseia, aynı zamanda savaşın parçaladığı bir insanın kendisine, ailesine ve kaybettiği ahlaki bütünlüğüne yeniden kavuşma mücadelesidir. Hatırlanacağı üzere Odysseus, başlangıçta Troya'ya gitmeye pek de istekli değildir. Karısı Penelope ile henüz birkaç aylık olan oğlu Telemakhos'u İthaka'da bir başlarına bırakmamak için akli dengesini yitirmiş gibi davranır.
Tarlasını sürerken toprağa tuz saçarak delirdiği izlenimini yaratmaya çalışır. Fakat onun kıvrak zekâsını ve kurnazlığını bilen Yunanlar bu gösteriye kolayca inanmazlar. Küçük Telemakhos'u sabanın önüne bırakarak Odysseus'u sınarlar. Odysseus oğlunu ezmemek için yönünü değiştirdiğinde, kurduğu oyun gün yüzüne çıkar ve savaşa katılmak zorunda kalır. Bununla birlikte, Odysseus gibi üst düzey zekâya sahip bir kralın böylesine kolay anlaşılabilecek bir oyun kurması, onun ruhunda saklı daha derin bir çatışmayı gözlerimizin önüne sermektedir. Odysseus bir taraftan ailesinin yanında kalmayı arzularken, diğer taraftan Akhilleus ve Agamemnon gibi süper kahramanvari savaşçıların tarih yazacağı "şanlı" bir seferin dışında kalmaktan korkmaktadır. Eğer kendi iradesiyle savaşa giderse karısını ve çocuğunu terk etmiş olacak; Yunanlar tarafından savaşa katılmaya zorlanırsa bu kararın vicdani yükünden kısmen kurtularak kendisini hâlâ iyi bir eş ve baba olarak görebilecektir. Odysseus'un bu oyunu, bu bakımdan yalnızca savaştan kaçma girişimi değil, aynı zamanda savaşa gitme sorumluluğunu başkalarına devretmenin "cingöz" bir yolu olarak da okunabilir.
Bölüm 2: Adalet arayışı, aile onuru ve atalarımızın bayrakları
Tüm bunlara ek olarak, kahramanımız Troya'ya doğru yol alırken verdiği kararın meşruluğunu daha da kuvvetlendirmek ve kendi yarattığı illüzyonu daha gerçekçi bir deneyime dönüştürmek için kendisini adalet, aile ve miras kavramları üzerine kurulu bir hikâyeye de inandırır. Odysseus'a göre savaş artık mutlak adalet içindir; çünkü "güzeller güzeli" Helen, Troya'ya götürülmüş ve sonradan silah arkadaşı olacak mevkidaşı Kral Menelaos'un onuru ayaklar altına alınmıştır. Aynı zamanda savaş aile içindir; çünkü "femme fatale" Helen'in kocasına dönmesi, Odysseus'un da eşi Penelope'nin yanına sağ salim ulaşması ve parçalanan aile birliğinin yeniden tesis edilmesi gerekmektedir. Son olarak, savaş miras içindir; zira Odysseus, oğlunun büyüdüğünü göremeyecek olsa bile ona hayatı boyunca gururla taşıyacağı "şerefli" bir isim bırakacaktır. Fakat tam da bu noktada politik psikolojinin temel kavramlarından biri olan "bilişsel uyumsuzluk" devreye girer. Bir zamanlar savaşa gitmemek için "deli" taklidi yapan kahramanımız, zamanla aklındaki tüm soru işaretlerini gidererek önüne çıkan her şeyi yok etmeye ve her türlü "çılgınlığı" yapmaya hazır bir savaş makinesine dönüşür. Troya Savaşı ne kadar uzarsa uzasın, savaşın kazanılması yalnızca askerî bir zorunluluk değil, geçmişte verdiği kararın doğru olduğunu ispatlayacak psikolojik bir ihtiyaç hâline gelir. Çünkü yenilgiyi kabul etmek, kahramanımızın ve silah arkadaşlarının ailelerinden uzakta geçirdiği yılların, kaybettiği arkadaşlarının ve yapılan bütün fedakârlıkların anlamsız olduğunu itiraf etmek demektir artık.
Bölüm 3: Troya'nın yıkıntılarında çöken hakikat
Ve uzun günün sonunda, 10 yıl boyunca aşılamayan Troya surları, nihayet Odysseus'un geliştirdiği Tahta At hilesiyle geçilir. Yunan savaşçıları devasa atın içine saklanırken, Troyalılar bu yapıyı tanrılara sunulmuş kutsal bir armağan zannederek şehre alırlar. Gece olduğunda askerler atın içinden sessizce çıkar, kimsenin daha önce açamadığı kapıları açar ve Troya'yı Yunan ordusuna teslim ederler. Odysseus başlangıçta zaferin heyecanına kapılarak karşısına çıkan herkesi öldürür. Fakat zihninin kıvrımlarında kodladığı savaş imgesini bütünüyle değiştiren beklenmedik bir sahneyle karşılaştığında, kendisini yıllardır inandırdığı "şizofreni" (bkz. self-imposed schizophrenia) anında çöker. Odysseus bu noktadan itibaren katledilen kadınların yüzünde karısı Penelope'yi, yerde yatan ölü askerlerde kendisini, babasız bırakılan Troyalı çocuklarda ise oğlu Telemakhos'u görür. Evladına bırakmak istediği "şerefli" mirasın üzerinde artık yakılan evlerin, öldürülen insanların ve köleleştirilen kadınların gölgesi bulunmaktadır.
Bölüm 4: İthaka'ya ruhen dönemeyen Odysseus
Yukarıda söylenenlerin haricinde, kadim şehir Troya düşmesine rağmen Odysseus'un mücadelesi sona ermez. İthaka'ya dönüşü 10 yıl daha sürer. Denizlerde kaybolur, yol arkadaşlarını yitirir, Cyclops ile savaşır ve Kalypso'nun adasında tutsak kalır. Bir zamanlar orduları peşinden sürükleyen, savaşın kaderini değiştiren ve Troya'nın aşılmaz surlarını eşsiz zekâsıyla aşılabilir kılan adam, artık deniz kıyısında oturup geçmişini düşünerek ağlamaktadır. Kendisini adalet uğruna savaşan bir kahraman olarak görmek isterken, hafızası ona yıkılan evleri, öldürülen insanları ve köleliğe sürüklenen masumları sistematik bir şekilde hatırlatmaktadır. Odysseus bu yönüyle yalnızca cepheden dönen askerleri değil, savaş sona erse dahi onun psikolojik tahribatından kurtulamayan devletleri ve toplumları da temsil eder.
Sonuç
Ve sonuç olarak, Odysseus'un memleketine dönüşü bu nedenle epik bir eve dönüş hikâyesi değildir. Meşhur şehir İthaka'ya dönüş, insanın kaybettiği ahlaki bütünlüğünün, kopan aile bağlarının, insan olabilmenin ve yeniden insan kalabilmenin bir sembolüdür. Bu nedenle, çağımızın asıl sorunsalı, savaşları kimin kazanacağı değil; kaleler fethedildikten, şehirler yıkıldıktan ve zafer şarkıları sustuktan sonra kimin kendi vicdanıyla yüzleşebileceği ve insanlığını kaybetmeden kendi İthaka'sına dönebileceğidir. Zira bir çatışmanın kalıcı biçimde sona ermesi için tarafların sadece kendi mağduriyetlerini anlatmaları yetmez; neden oldukları acılarla da cesurca yüzleşmeleri gerekir. Aksi takdirde, geçmişin kapanmayan yaraları toplumların kolektif hafızasında yaşamaya, kuşaktan kuşağa aktarılmaya ve gelecekte patlak verme potansiyeline sahip savaşların psikolojik altyapısını yeniden üretmeye devam eder. Herkese algı kapılarımızın her daim açık olduğu, mutlak barışın ve toplumsal huzurun hayatın her alanına sirayet ettiği güzel bir hafta dilerim.
*Bu içerik serbest gazeteci veya konuk yazarlar tarafından hazırlanmıştır. Bu içerikte yer alan görüş ve ifadeler yazara aittir ve Independent Türkçe'nin editöryal politikasını yansıtmayabilir.
© The Independentturkish